|
"İstanbul Mekanları" 06.06.2002 Zafer Sönmez - netyorum.com / Sayı: 111
PANTOKRATOR İSA KİLİSESİ -
MOLLA ZEYREK CAMİİ
Sevmek Tanımakla Başlıyor;
Bilemem ne zaman atarım üzerimden belli olmaz ama bu taşra çekingenliği kolay
kolay insanın üzerinden gitmiyor. Ufak çaplı seyyah olmaya karar verseniz bile
bir yerleri görüp gezmek için insanın epey dolanması gerekiyor. Öyle ilk anda
çıkmıyor herşey karşınıza, zaten ilk anda da çıkmıyorsunuz herşeyin karşısına…
Ben bir garip çocuktum bir bilseniz…Bizim mahallede bayramda çocuklara yeni bir
şey alınınca herkes gururla sanki bir askeri geçit yaparmışcasına dolanır
dururdu. Ben ise bana alınan yeni ayakkabıların çok dikkat çekmesinden utanarak
bir ayağımı diğerinin üzerine basarak ayakkabıları tozlardım ki parlaklığı
diğerlerinin dikkatini çekmesin… Bu huyumu ilk işe girdiğimde de atamadım. İlk
takım elbisem ile ayakkabımı aldığımda kimse görmesin diye ayakkabılarımı yere o
kadar sürtmüştüm ki işe gittiğimde onları tekrar cilalamam gerekmişti…
Neyse utangaçlık fayda etmez diye bir gün Şehzade Camii’nin yanındaki çocuk
parkından tırmanıverdim kemerin üzerine. Ne kemeri demeyin hemen! Su kemeri,
İstanbul’un orta yerinde herkesin surlardan bir parça sandığı Büyükşehir
Belediyesi’nin tam karşısındaki iki katlı devasa yapı: Bozdoğan Kemeri ya da
diğer adıyla Romalı İmparator Valens Kemeri’dir. Daha önce bir çok defa gördüğüm
kemerlerin suyu nasıl taşıdıklarını hep merak etmiştim. Kemerler İstanbul gibi
yüzyıllar öncesinde de su sıkıntısı çeken şehirler için önemli bir çözümmüş. Bu
Romalılar mühendislik alanında epeyce uğraşmışlar. Biraz eğimli yaparlarmış
kemerleri ve üstlerinden kanal gibi bir bölümden su şehre doğru akarmış.
Parkın içinde kemerin en dibinden tırmandım üst tarafa doğru. Eskiden daha iyi
tırmanırdım. Hiç yaptınız mı bilmem ama çocukken benim en sevdiğim şeylerden
biri kapıların içine iki ayağımı sıkıştırarak tırmanmaktı. Şimdi ise 1 metrelik
duvara zor sıçrıyorum… Kemerin üzerinden yürümeye başlayınca karşınıza muazzam
bir İstanbul manzarası çıkıyor. Sağınızda arkada Şehzade Camii, sağda saat 3
yönünde ise Mimar Sinan’ın bizlere hediyesi Süleymaniye Camii, hemen önüne düşen
noktada ise İMÇ Blokları. Solda saat 9 yönünde SSK blokları ve hemen arkasında
Molla Zeyrek Camii… Kemerin üstüne çıkan bir sürü çocuk var. Gençler ise ne
gariptir hepsi yabancı. Bunlara Vefa’da rastlamıştım. Çoğu Bangladeşli ya da
Pakistanlı galiba… Canları sıkılınca bu şehirden bunalınca kemerin üzerine çıkıp
geldikleri köyü düşünüyorlar herhalde. Vefa’da garip bir alt yabancı kültürü
oluşmuş. Hepsi Avrupa ülkelerine kapağı atabilmek için bir durak olarak
İstanbul’da toplanmışlar. Irgatlık yapıyorlar eğer şanslılarsa... Bir ara o
mahalleyi de anlatırım. Esasında ne farkım var ki onlardan… Şu koskoca
İstanbul’da o kadar kalabalığın içinde yapayalnız değil miyim? Kendime yarenlik
etsin diye bu yaşlı kadını (İstanbul’u) dost edindim. Ama öyle zor ki onu
tanımak da. 25 metre yükseklikten baksan bile tanıyamıyorsun her yerini… En
azından daha çok uğraşıp da sonunda kendini bile tanımayıp size bildiklerinizi
de unutturmaya çalışanlardan değil diye avundum kendi kendime… Sevmek tanımakla
başlıyor galiba. Tanıdıkça seviyorum bu yaşlı kadını… (Not: Artık Bozdoğan
Kemeri’ne tırmanılmaması için çıkış yoluna tahtadan kocaman bir engel yapılmış.
Ama hedefinden şaşmayanlar için engel olmamalı...)
Kemerden aşağıya doğru inip yolun sol tarafından devam edip mahallenin içine
girdim. Burası İstanbul’daki Siirtlilerin Kabesi… Siirt Pazarı diğer adıyla
Kadınlar Pazarı… Siirt ve Bitlis’e ait herşeyi daha fazlası bütün güneydoğunun
yöresel yiyeceklerini tezgahlarda bulabilirsiniz. Hatay’dan salça mı istersiniz
yoksa Bıtın denilen yeşil sabundan mı... Van’ın küp peynirini mi yoksa kırık
nohut mu istersiniz. Ama hepsinden öte otlu peynirimizi nereden alırsınız,
Kars’tan mı Ağrı’dan mı yoksa Siirt’ten mi..?
Ben bilmem ama size tavsiyem Kadınlar Pazarı’na kadar gelmişken, Siirt’in meşhur
Büryan Kebabı’nı tatmadan gitmeyin buralardan… Büryan da ne mi? Esasında yerel
ağızda “Biryan” derler. Ben de azıcık buralardan oldum galiba, ben de öyle
diyeceğim. Biryan 1 yaşına gelmemiş erkek kuzuyu kuyuda tandıra denir. Yerel
hazinelerimizdendir. Kırmızı et yemiyor musunuz? Olsun bir kerecikten ne çıkar
ki? İyidir… En iyisini de Osman Büryan’da bulabilirsiniz. Nasıl mı? Dükkanın
önünde koca resminden tanırsınız. Hizmette sınır yok, ihtimam ise o biçim!
Tarih gezisi diye yola çıktım yine boğazımdan geçemedim yolları. Pazardan dışarı
atacaktım ki kendimi sağda bir hamam duruyor. Turkish Bath - Çinili Hamam.
Esasında böyle tabelalara fazla kanmam ama bu hamam Mimar Sinan’ın eseri imiş.
Barbaros Hayrettin Paşa’nın hayratı olarak yaptırılmış. İstanbul’un bu tür eski
mahallelerinde eski hamamlar sizi en beklenmedik anınızda yakalarlar. Benim
hamamlarla ilgili maceralarım, anneannemlerin Bolu’ya gittikleri zamanlarda
kadınlar bölümünde bizi kurnalarda yıkayıp havuza salmasıyla başlar. Küçük bir
erkek çocuk için en büyük eziyet kadınlar bölümünde yıkanmaktır. Neyse herkesin
(erkeğin) başına gelmiştir herhalde.
Hamamı geçince solda bir türbe ve başında dua eden insanlar... Biz garip bir
toplumuz. Kendi kendimize kolayca başarabileceğimiz şeyleri hep başkalarından
bekleriz. Belki de onun içindir yıllar önce vefat eden insanların mezarları
önünde çaputlar, dua eden insanlar bulmamız. Bilemiyorum ama düşünüyorum.
Haksızlık etmem Bu alışkanlığın İslamiyetle de bir alakası yoktur. Zira Bizans
döneminde de insanlar bu tür hurafelerle besliyorlarmış ruhlarını. Çözüm
içimizde mi dışımızda mı? Can Baba’nın dediği gibi ya içindeyiz çemberin ya da
dışında. Ah bir yakalasam o çemberi var ya, neler yapacağım…
Türbeyi söylemeyi mi unuttum. Unutur muyum sadece Cem Yılmaz’ın şovunda yaptığı
gibi büyük parantezler açıp konuyu ilgi çekici hale getirmeye çalışıyorum:
Zembilli Ali Efendi Türbesi (1455-1525). Zat-ı muhterem uzun zaman
Şeyh-ülislamlık yapmış ve halkın problemlerini evinden sarkıttığı sepetin içine
yazdığı notlarla tahlil edip çözüm bulurmuş. Bence bütün patronlar bunu yapmalı.
Kapısının önüne boş bir sepet koyup şikayetleri burada toplayıp çözüme
kavuşturmalı. Zembil ne mi demek ? Herşeyi de açık etmenin bir anlamı var mı?
Alın size bir deyim bulun anlamını: Gökten zembille mi düştün birader?
Türbeyi geçip sola dönüp, tekrar sağa dönünce karşınızda Molla Zeyrek Camii…
Assolistler arkadan çıkar değil mi? Koca İstanbul’da Ayasofya’dan sonra ayakta
kalan en büyük Bizans yapısı desem ilginizi çeker mi? Daha hala mı gezmediniz
Ayasofya’yı. O sizin probleminiz. Zaten kendinizi de pek gezmediğiniz belli
oluyor ama hiçbirşey kaçırmış sayılmazsınız. Sizin gibi o da yerinde duruyor. Ne
zamana kadar bilemem ama bizden daha uzun kalacağı kesin. En iyisi siz önceliği
kendinize verin ama belki de Ayasofya’yı gezerken bulursunuz kendinizi kim
bilebilir?
Molla Zeyrek Camii asıl adıyla Pantokrator İsa Kilisesi, yani evrenin hakimi İsa
Kilisesi. Geç dönem Bizans yapılarından olan kilise esasında 3 kilisenin
birleşiminden yapılmış. İlk kiliseyi güney tarafta II. Kommenos’un karısı
İmporatoriçe İrene yaptırmış. (12. yy) İmparatoriçe ölünce imparator biraz
kuzeye ikinci kiliseyi yaptırmış daha sonrada iki kiliseyi birleştirerek ve asıl
vazifesi imparatorlara mezar olması için yaptırılan üçüncü kilise ile hepsi
birleştirilmiştir. Fatih’in fethi ile kilise Molla Zeyrek Efendi’ye verilerek
Cami olarak kullanılarak günümüze kadar gelmiştir. Ben Pantokrator demeyi
seviyorum.
Pantokrator’un dışarıdan görülen 4 tane kubbesi var. Girişi Süleymaniye
tarafından değil tam tersi taraftan. Önünde Zeyrek Mahalle muhtarlığı ve ne
zaman gidersem gideyim top oynayan ve giriş kapısını kale olarak kullanan
çocuklar vardır. Zaten biz her türlü tarihi yapıtı kendi pratik amaçlarımız için
kullanmakta pek başarılıyızdır. Köyde babaannemin bahçesinde Bizanstan kalma bir
taş inekleri sulamak için yalak olarak kullanılırdı… Onun için kızamıyorum bu
çocuklara. Biz kendimize ne kadar yakınsak tarihimize de o kadar yakınız galiba…
Caminin içine girmek için hocanın keyfini beklemeniz ve namaz vakitlerini
bilmeniz kafidir. Eğer şanslıysanız hocayı yakalayıp içeri girin. Dış cephedeki
restorasyon çalışmaları içeride de epey acemice yapılmış. Büyük olan güneydeki
kilise cami olarak kullanılıyor, buradaki halıların altını kaldırırsanız mozaik
yer süslemeleri görünüyor. Hoca bunları biraz da abartarak anlatmaya pek
meraklı. İstanbul’daki tarihi camilerin hocaları zaten pek hoş dillidirler.
Mutlaka birileri cami hocalarının hayatlarını konu eden bir belgesel çekmelidir
diye düşünüyorum. Düşünsenize evde yemek yerken 2 tane turist gelecek hem de
yerli olacak, bir de size anlattıracak buranın tarihini şortla başı açık bir
halde… Bir de namaz vaktinde gelmezler mi ? İşimiz gücümüz var birader. Gerçi
cemaat bir kaç kişiyi geçmez ama işimiz ciddidir. Kalabalığa luzüm yok ki!
Pantokrator, Bizans’ın son döneminde Patrikhane olarak kullanılmış. Hatta
Fatih’in fethi sırasında İstanbul’da Katolik serpuşu görmektense Osmanlı
kavuğunu tercih ederim diyen Patrik Gennadios burada yaşamış…
Hazır Pantokrator’a gelmişken alt tarafta Zeyrekhane Lokantası’na uğramayı
unutmayın. İstanbul’da böyle yerler de var mı dedirtecektir size. Bu arada
garsonları çok kalitelidir, menüdeki bütün yemekleri tarif ettirebilirsiniz. Ben
size Hindiba Şerbetini tavsiye ederim. Eski Ramazanlarda İstanbul’un en gözde
içeceğiymiş… Ayrıca Haliç’in en güzel manzaralarından birini bulabilirsiniz.
İçinizdeki güzelllikleri o derinlerden çıkarıp, fırsat tanıyın kendinize. Eminim
seveceksiniz bu mahalleyi…
Haftaya Hırka-i Şerif Camii’nden başlayacağız, son durak ise Yavuz Selim Camii…
Saygılarımla,
Zafer Sönmez
e-posta:
zafer.sonmez@disbank.com.tr
netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel
yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine
tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya
link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)
|