|
"İstanbul Mekanları" 13.06.2002 Zafer Sönmez - netyorum.com / Sayı: 112
TANIMAK SEVMEKSE, GEZMEK BİLMEKTİR...
Bayram Günü İstanbul’da evden uzakta bir başınıza ne yaparsınız?
Tanımak Sevmekse, Gezmek Bilmektir…
Hep şikayet ederiz. Zamanım yok... Param yok... Vaktim yok…Teyzemin güzel bir
sözü vardır böyle bol "yok" 'lu şikayetler üzerine…
"Yok'a karış oğlum yok'a!!!"
***
Bir insanı tanımanın en kolay ve güzel yollarından biri onun yaşadığı yeri
görmektir. Evinin her köşesini, giydiği pijamayı, havlusunu koklamaktır. Onunla
pazar kahvaltısında yumurta tokuşturmaktır. Ya, ben acayip severim bu adeti. Ne
güzeldir değil mi yumurta tokuşturmak Pazar kahvaltısında. Acemiler bilmez,
yumurtanın tombul tarafını vurup, hemen kırarlar. Sivri tarafıyla vuracaksın.
Bir de sen vuracaksın ki diğerinin ki kırılsın. İncelikleri vardır bu işin. Ama
en güzeli sofrada beraber olmaktır. Uzakta olunca insan ailesinden, özler oluyor
bu tür şeyleri. Neyse fazla uzatmayayım bir ara da memlekete gidip tokuşturayım
yumurtaları…
Tanıdıkça seversiniz karşınızdakini… Tersinden gidersek, bir şehri sevmenin en
güzel yolu onu tanımaktır. Seversiniz tanıdıkça yaşadığınız şehri. Trafiği,
boğucu sıcakları, sürekli esen rüzgarı, üzerinize üzerinize gelen insanları bile
sinirlerinize dokunmaz. Bunları bile özlemeye başlarsınız uzak düşünce… Bugün
biraz karışık gezeceğiz. Dört tane mekanı tanıtacağım sizlere: Hırka-i Şerif
Camii, Galata Mevlevihanesi, Markiz Pastanesi, Yavuz Selim Camisi.
Bu yerlerin ne ortak özelliği var derseniz, hiçbir ortak özelliği yok diyeceğim.
Hem de hiç. Zaten biz de bir takıntı vardır. Herşeyin bir anlamı olmalı ya da
mutlaka ortak bir paydası olmalı. Ortak paydaları benim. Yine her zaman ki gibi
çıktım yola…
Gerçek şu: yola mola çıkamadım. Ramazan bayramının birinci günü memlekete giden
bütün otobüslerin dolu olması sebebiyle, her bayram yaptığımın aksine bir bayram
da en azından birinci günü İstanbul’da kalayım dedim. İsteksiz de olsa tek
başına da olsa el öpmeler, tepsi tepsi baklavaları kaçırmak pahasına da olsa
mecbur kaldım. Bu bayram İstanbul’daydım.
Dün akşam yatarken saati kurdum sabahın kör vaktine. Bayram namazını kaçırmak
olmaz. Ben batıl inançları olan biriyim. Belki batıl da değilller ama… Bayram
namazına gidilmezse o bayramın iyi geçmeyeceğine inanırım. Onun için evdeki
bütün halkı bayram namazı için erkenden uyandırma vazifesini yıllar boyu kimseye
bırakmamışımdır. Bu bayram ise kendimi zor kaldırdım. İnsan yalnızken
isteksizleşiyor galiba…
Hırka-i Şerif Camii
Fatih’teki evimiz tam da İstanbul’un Ramazan aylarında en ünlü mekanlarından
biri olan Hırka-i Şerif Camii’nin sokağındadır. Sokağın adı Akseki Cd. Sokak
dedim zira Fatih’in bütün sokakları gibi bir arabanın bile zor geçtiği buraya
cadde demeye dilim varmıyor ama resmi adı öyle. Bu caminin özelliği İstanbul’da
Peygambere ait emanetlerden olan iki hırkadan birinin burada saklanıyor olması
ve her Ramazan ayının son 15 günü ziyarete açılıyor olmasıdır. İnanın o günlerde
bu sokağı gezseniz kendinizi Kabe’de ya da Konya’da Mevlana türbesinde
zannedersiniz. O kalabalık bir yandan, hurmalar binbir çeşit… Kasetlerden Kur’an
okuyan ya da okumaya çalışıp da teknolojinin azizliğine uğrayan müezzinlerin
sesleri arasında derin bir “Binbir Gece Masalları” dekorundan geçtiğinizi
düşünebilirsiniz…
Daha güneş aydınlanmadan evden çıktım. Camiye giden yol en fazla 1-2 dakika
sürmesine rağmen ben hem sabah sabah köpeklerin saldırısından korktuğum için hem
de hocanın arkasında saf tutabilmek için hızlı hareket ettim. Camiye gelmeden
sağda sizi ahşap bir mescit karşılıyor. Burada şimdi bir Kur’an Kursu var.
Çocukluğumda benim de her yaz gittiğim bu kurslar sanıldığının aksine eğlenceli
çocukluk anıları olarak hatırlanıyor. Hoca sizi dövse de, arada bir caminin
temizliğini yapsanız da, hatta lunaparka gideceğim diye kursu assanız da…
Hırkanın hikayesi Peygamberin Veysel Karani’ye hediye ettiği hırkadan ibarettir.
I. Ahmet zamanında burada hırkanın ziyaret edilmesi için bir ev yaptırılmış,
daha sonra da Abdulmecit zamanında 1851 yılında buradaki cami yaptırılmış.
Caminin mimarının adı belli değildir. Gerçi bazı kaynaklar o zamanın ünlü
mimarları Balyan Ailesinin yapıtı olduğunu ifade ediyorlarsa da bu kesin
değilmiş. Belki de bir yabancının Peygamber emaneti olan hırkanın korunduğu
binayı yapması uygun görülmediği için mimarın adını saklamışlardır. Kim bilir
ki? Benim camiyle tanışmam hep bahçesinden geçen yolu Aksaray’a inerken kısa yol
olarak kullanmamdan ibaretti. Ta ki o gün bayram namazını kılana kadar. Dışından
büyük görünen caminin içi o kadar da büyük değil. Ama benim gördüğüm bütün küçük
çaplı Osmanlı Camilerindeki sevimlilik bu camiye de yansımış. Neyse namazdan
hemen sonra kısa bir bayramlaşmadan sonra biraz da caminin imareti için biraz
para vererek Taksim otobüsüne doğru yöneldim. Niye kızıyorsunuz ki? Ben bu tür
şeyleri bağışlamaktan hiç çekinmem. İnsan o kadar anlamsız yerlere paralara
veriyor ki bayram namazı çıkışında bir kaç milyonu makbuz karşılığı vermekten
hiç sakınca görmüyorum…
Bilir misiniz İstanbul’u en iyi gezme şekli belediye otobüsleridir. Ben bunların
hatlarını ezberlemiştim. Hatta bu hatlarda klasikleşen yolcular ve şöfoler bile
vardır. 28-Beşiktaş-Edirnekapı Otobüsünün kel kafalı çatak şöforü ile bir gezi
yapmanızı tavsiye ederim. Sizi tanımasa bile hoşgeldiniz diye açar kapıyı.
Mutlaka yanındakine laf atar, yüzü hep güler… Taksim-Edirnekapı ise 87
numaradır. Sabahları ve akşam dönüşleri epey kalabalık olur. Bir de Cumartesi
günleri her saat. Halk otobüslerini pek sevmem. Ama bu akbil olayı çıktıktan
sonra onlara binmek de kolaylaştı. Zira bütün Halk Otobüsleri’ndeki muavinler
sanki Cüneyt’in tarihi fiilimlerinden çıkan kahpe Bizanslılar gibiler. Bir de en
önemli özellikleri siz ısrar etmedikçe biletinizi vermezler. Oradan kar
edecekleri konusuna sıkı bir şekilde takmışlardır ve hem patronu olan hem de
genelde yakın akrabası olan şöfore de böylece koltuk çıkarlar… Arkalara
ilerleyelim beyler… Belediye Refah ve türev partilerine geçtikten sonra bence
doğru ama sıkışık bir uygulama olan bayramlarda bedava uygulaması muavinlere iş
çıkardı… Hadi beyler milletin işi gücü var… Öpülecek eller bekliyor…
Taksim’e nihayet gelebildim… İstanbul'daki en önemli buluşma mekanıdır. Ama
herkes tramvayın bulunduğu sokağı bilir genelde.
Galata Mevlevihanesi-Divan Edebiyati Müzesi
Tüneli biliyorsanız bulmanız çok kolaydır. Eğer bilmiyorsanız, tramvaya atlayın
İstiklal'in başından (biletler tramvay durağının arkasındaki seyyarlarda
bulunur, ayrıca akbil de geçiyor. Sonuna kadar bir hızla bakının Beyoğlu'na, son
durakta inin. Sessize yaıin bir meydanda bulursunuz kendinizi… Müzik
dükkanlarını takip edip Karaköy'e inen sokağa girin. Yaklaşık 50 mt. sonra sağda
müzenin tabelasını bulursunuz. Biraz saklanmıştır, kıyıda köşededir. Ama bütün
güzellikler esasında göze az görünen yerde değil midir? Giriş paralıdır. Ama
değer…
Sağda Şeyh Galip'in türbesi bulunur. Girişin karşısındaki büyük bina
Mevlevihane'nin olduğu eski binadır. Öncelikle onu gezmenizi tavsiye ederim.
Eğer bir grup bulabilirseniz onlara takılın. Benden bir tavsiye… Yabancı diliniz
müsaitse, turistik bir yeri en iyi öğrenme yolunun rehberlere takılmak olduğunu
göreceksiniz, ama fazla dikkat çekmeyin. Genelde sessiz olursanız ses
çıkarmazlar, göz yumarlar… Binanın içinde gözlerinize inanamayacağınız kadar
ilginç müzik aletleri var. Ben sahnenin tam arkasında duran kocaman davulu
tavsiye ederim..
Buradaki en önemli keşfim, türbenin arkasında bulunan İbrahim Müteferrika'nın
mezarıdır. Oradaki mezarlığı da ayrıca tavsiye ederim. Hayatınızla ilgili önemli
bir karar vermeden önce düşünmek için sessiz sakin bir yer ve huzur arıyorsanız
Mevlevihanenin mezarlığı bire birdir. İnsana huzur verir bu tür yerler… Gerisini
gidip görmek gerekir.
Mevlevihane’den çıkıp tekrar Beyoğlu’nun içine doğru yürüyedurdum. Richmond
Oteli’nin karşısındaki Markiz Pastanesi’nin hikayesini de anlatmadan geçmek
olmaz. Ama öncelikle boğaz meraklısı olanlara iki mekan:
1. Tünelin tam karşısındaki pasajda bulunan K.V. Café’yi mutlaka görün derim.
Havuçlu kekini tavsiye ederim. Son zamanlarda epey meşhur oldu ama yine de
güzel. Servis biraz yavaştır. Geniş bir zamanda gidin.
2. K.V.’nin tam arkasındaki sokaktaki Sofyalı Meyhanesi. Asmalımescitte yeni
yeni meşhur olmaya başlayan bir meyhane gidip görün özellikle Cuma akşamı bir
yer arıyorsanız… Rezervasyonsuz gidilmez İstanbulumda meyhaneye… Helal hele
Asmalımescitte…
Markiz Pastanesi
İçine girmek bir defa kısmet oldu. Jak Deleon Hoca’nın sayesinde gezebilmiştik.
Eskiden çok daha harap bir şekilde idi. Otelin sahibi Süzer Grubu, bu yaşayan
tarihi ayakta tutmaya çalışıyor. İstanbul'un bir zamanlar en önemli
pastanelerinden biri olan Markiz daha önemli bir pastane olan Lebon'un
geleneğini 70'li yılların sonuna kadar sürdürmüş. En önemli müdavimi Haldun
Taner'miş. Türkan Şoray gibi bir çok ünlü sima da gidermiş Markiz'e… İçinde iki
tane seramik tablo var; biri sonbahar biri ise ilkbahar… Paha biçilmez bu
eserlerin yanında içerideki vitrayların da çok güzel olduğunu söylemek
istiyorum. Markiz'in yanında Şark Pasajı var. Jön Türklerin yurtdışından
getirttikleri malları ve postaları temin ettikleri yermiş bu pasaj. İçeride bu
malları aldıkları bir postane varmış. Ayrıca Markiz'e şapkasız girilmediği için,
beyler ve bayanların şapkalarını temin ettikleri bir şapkacı bulunurmuş Şark
Pasajında… Şimdilerde içini biraz aydınlatıp Haldun Taner gibi birkaç müdavimin
resmini de içeri yerleştirdiler. Hiç olmazsa dış cepheden içeri uzanıp bir
bakın, belki sizi de eski anılara götürüverir…
Gez gez karnım acıktı. Hemen koşturuverdim Kızılkayalar’a… Sağlıklı beslenmeye
özen göstemekle beraber Kızılkayalar denince akan sular durur. İki hamburger bir
ayranımı söyleyiveririm hemencecik. Şu ana kadar yemediyseniz lütfen yemeyin.
Zira bağışıklık yaratıyor, kurtulamıyosunuz…
Bayram gezmesi yordu vallahi… 87’ye binip geri döndüm. Biraz kafamı dinlemek
için Yavuz Selim Camii’nin bahçesinden Haliç’i seyredeyim dedim. Herkes Piyer
Loti’ye neden gider anlamıyorum burası inanın Zeyrekhane’nin manzarasından bile
güzel…
Yavuz Selim Camii
Yolda o kadar çok yer var ki. İnanın başka bir yazıda anlatırım oraları. Bu yazı
fazla uzadığı için sonraya saklıyorum. Neden o kadar camii varken Yavuz Selim’e
geldik diyeceksiniz. Haklısınız… Ne demiş vezir padişaha “Mağrur olma devletlüm
senden büyük Allah var..!”
Koskoca Yavuz Sultan Selim ol… Mercidabık’larda Ridaniye’lerde savaş… Yedi
düveli dize getir… Fatih’in Haliç’e bakan İstanbul’un beşinci tepesinde mütevazı
bir caminin bahçesine gömülüver… Pek az kişi bilir Yavuz Selim’in türbesini…
Camii gerçi büyüktür ama Sultan Selim gibi mütevazı bir ihtişamı vardır. İnanın
şadırvanın bulunduğu bahçenin bir köşesine çekilip sessizliği dinlemenizin
yerine geçebilecek çok az şey vardır. Ama yine de hafta sonu böyle bir
beklentiyle gitmeyin çünkü etraftaki halk orayı piknik alanı olarak kullandığı
için her an bir top kafanıza gelebilir…
Buradaki türbe Şehzadeler Türbesi olarak bilinirmiş. Kanuninin iki oğlu, iki
kızı, Abdülmecit ve bazı oğulları burada yatıyormuş…
Bahçesinden aşağıya inen yolu takip ederseniz Haliç’in kıyılarına kadar
inebilirsiniz. Geçen gittiğimde burada bir mahalle kavgası vardı. İnsanlar
birbirine girmişti. Belki de buranın kaderi bu. Herşey birbirine girmiş biraz
biraz…
***
Haftaya mı? Fener semtinde gezineceğiz. Yok’lara karışmadan, yoklukların
içinde varlıkları bulmaya çalışacağız…
Saygılarımla,
Zafer Sönmez
e-posta:
zafer.sonmez@lycos.com ,
zafer.sonmez@disbank.com.tr
netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel
yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine
tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya
link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)
|