|
"İstanbul Mekanları" 20.06.2002 Zafer Sönmez - netyorum.com / Sayı: 113
MUTLULUK YA DA MUTSUZLUK OYUNUNU BOZMAK
RUM LİSESİ'NDEN KANLI MERYEM'E KADAR FENER SEMTİ...
Bir insanı kendinize bağlamanın en kolay yolu, eğer size karşı biraz ilgisi
varsa, ona kötü davranmaktır. Ben bu ilkeyi yaşadığım ilişkilerden çıkardım.
Çevremdeki insanlarda da sürekli gözlemliyorum. Birine ne kadar kötü
davranırsanız o kadar önemli oluyorsunuz onun gözünde. Bir garip mutsuzluk oyunu
yaşanıyor bazı ilişkilerde…
İnsan, karşısına mutluluğu tatmamış, hayatı boyunca çevresinde kendisini özel
hissetmemiş biri çıkınca farkediyor bu kuralın ne kadar acı olabileceğini…
İçinde hep bir sıkıntı vardı. Sürekli mutsuzluktan bahsederdi. Bir şeyleri derin
derin süzer, düşünürdü. Neredeyse hiç arkadaşı yoktu çevresinde özel şeyler
paylaştığı, bir arkadaşı olunca tanıştıracağı… Ailesi ise her zaman sevgiden
önce vazifelerini hatırlatmıştı hayatı boyunca. Evde yapılacak işler,
doldurulması gereken pazar poşetleri ve “biz mutlu aileyiz” tablosunda verilecek
bir poz daha. Gerçek ise tam bir kabustu. Sürekli sıkıntı, kuruntu… Mutsuzum,
mutsuzuz, mutsuz olmalıyız, mutlu olamayız türündeki fiil çekimleri. O kadar
alınmıştı ki merkeze kendisi, diğerlerini pek umursamaz olmuştu. Umursasa da
kendini tutamıyordu diğerlerine acı çektirirken.
İşte böyle bir anda çıkıverdim karşısına. Hem de işte benim, sana sürprizlerim
var diyerek. Anlamadı başında. Sadece değişik olana karşı bir ilgi duydu
isteksizce. Belki de istekliydi ama bize göre isteksiz sayılırdı her
anlamda…Yaşam bu sefer ikisine de gülmüştü galiba sonunda.
Ona gösterdiğim ilginin, kendisinde bir iç hesaplaşmaya döndüğünü epey sonra
anladım. Nedense ben ona ilgi gösterdikçe o kendisini neden bu kadar mutlu
etmeye çalışan bir insan var diye düşünür olmuş da bulamamış cevabını. Aradıkça
içine bir sıkıntı düşmüş. Bu sıkıntıdan kurtulmak için, kendisini biraz bildiği
topraklara çekebilmek için bu ilgiye isteksizleşmiş… Karşıdan sevgi gördükçe
korur olmuş kendini, tepkisizleşmiş öylece. Ama uzak oldukça da özlediğini
farkeder olmuş. Aramış arada bir. Birlikte olunca ise suçlu hissettirmiş
diğerini, yani beni…
Kaşıdıkça sevginin üzerindeki deriyi, kanatır olmuş. Kabuk tuttukça kanayan yara
kopartır olmuş kabuğunu… Sevgi üzülür olmuş, sevgili üzgün. Hayat ikisine de zor
buldukları şeyleri kolay kaybetmenin acısını yaşatır olmuş. Ama biri neden diye
sorarken, diğeri neden olmasın bile diyememiş. Aramamışlar birbirlerini ama biri
yapamaz olmuş diğeri olmadan…Arada bir aradıkça kendisine kızar olmuş. Nedir
seni bu hallere düşüren diye…
Geçer gider zaman, bu yaralar da kapanır. Biri daha iyisini bulacakken, diğeri
ise daha iyilerini hep kaybedecek nasıl olsa. Üzüldüğüm tek şey, karşıma çıkan
bu kızın derin huzursuzluğunu mutluluğa kavuşturabilecekken kendimi girdaplarda
bulmam oldu bu ilişkinin sonunda.
Bu yazının başlangıcı özel oldu, yazıya başlamam da böyle oldu… Bir şeyleri
tekrar bulmak için gittim Fener’e… Haliç kıyılarına…
* * *
İnsan kafası karışıkken gezmeli dolanmalı etraflıca. Biraz ayaklarınıza kan
gidince yaşamın tadına varıyorsunuz. Arnavut kaldırımlarda dolandıkça, hayatın
kimseye karşı özel bir acımasızlığının olmadığını, herkese verilen rollerin
adilane bir şekilde dağıtıldığını anlıyorsunuz… Fener semtine gidelim biraz da
gezelim.
Öncelikle Haliç’in iki kıyısından semtler itibariyle bahsedelim sırayla.
Unkapanı Köprüsü’nü biliyorsanız işimiz kolay. Bilmiyorsanız İMÇ Blokları veya
Kasetçiler Çarşısı’nı hangi tekerlekli tezgaha sorarsanız bilir. Zira hepsinin
gözünde bir gün orada kaset yapmak vardır. O çarşının bitimindeki köprüdür.
Köprünün üzerine çıkın, Galata Kulesi arkanızda kalsın şimdi soldan sayalım
semtleri sırayla: Cibali, Fener, Balat, Ayvansaray, Eyüp. Sağdan sayalım:
Kasımpaşa, Hasköy, Sütlüce. Bu semtlerde bütün bütün gezsek herhalde bir yıl
boyunca yazmam gerekir. Ama bugün sadece iki yeri göreceğiz: Fener Rum Lisesi ve
Kanlı Meryem Kilisesi. Fener deyince akla Patrikhane gelir ama Patrikhane’yi de
ayrı bir yazıya saklayacağım çünkü o yazıda bazı önyargılar üzerine çuvaldızı
batırmayı düşünüyorum.
Bilmeyenler için önemli not: Fener semtinin Fenerbahçe ile uzaktan yakından
alakası yoktur. Ben çocukluğumda Fener Patriği’nin hep Fenerbahçe Burnu’nda
olduğunu düşünürdüm. Eminim hala içimizde böyle düşünenler vardır… Fener
semtinin ismi gerçekten fenerden gelir. Hem Roma, hem Bizans hem de Osmanlı
zamanlarında liman olan Fener Semti’nin ucundaki deniz fenerinden gelirmiş ismi.
Köprüden sahil boyunca yürüyünce yaklaşık on dakika sonra sağda parkın ucunda
Fener İskelesi karşınıza çıkar. İskelenin yanında Fener Polis Karakolu vardır.
Onun için güvenle gidebilirsiniz. İskeleye kadar arkanıza sakın bakmayın,
iskeleyi bulduktan sonra gözünü lütfen kapatın ve arkanızı dönün. Bir dilek
dileyin. (Unutmayın iyi şeyler dileyin…) Arkanızı döndüğünüz zaman Avrupa’nın en
büyük şatolarından, Haliç’in en büyük binası, kırmızı tuğladan yapılmış, rüya
ülkelerinin saraylarına benzeyen bir yapı göreceksiniz burası Fener Rum
Lisesi’dir. İnanamıyacaksınız ama bu devasa bina hala faaliyette bulunan Rum
Lisesi’dir. Parkın içinden çıkıp sola doğru dik yokuşu tırmanırsanız bu okula
ulaşırsınız. Kondisyonunuz iyi değilse yol boyunca bulunan renkli taş evlerin
merdivenlerinde dinlenebilirsiniz. Kendinizi bir film setinde geziniyor gibi
hissedebilirsiniz. Zaten ben İstanbul’da gezerken kendimi hep bir film setinde
hissetmişimdir. Sanki otantik bir “Truman Show” kahramanı gibi. Biri sanki bir
gün çıkıp, bunların hepsi kurguydu diyecekmiş gibi geliyor…
Lise 1881 yılında yapılmış, mimarının adı Dimadis imiş. Çoğu insan büyüklüğü
nedeniyle bu binayı Patrikhane zanneder. Osmanlı döneminde Rum Mekteb-i Kebir’i
ismini taşıyormuş. Rumların dini eğitimleri Heybeliada’da yapılırken dünyevi
eğitimleri ise bu binada yapılırmış. Gerçekten insan bu binayı görünce
bazılarının nasıl ilerleyip bizim ise nasıl geri kaldığımızı anlıyor. Bir lise
binası için yapılan harcamayı düşününce şaşıyor insan. Jak Deleon’nun "Balat ve
Çevresi" kitabında zamanında yapılması için 17.210 liranın harcandığı
belirtilmiş. 1904 yılında yapılan “jimnastikhane” ve genel tadilat için ise
4.000 lira harcanmış. O zaman için büyük paralar olmalı.
Yokuşu bitirip hemen sağa dönerseniz okulun kulesinin arkasında yapılış tarihini
ve Grek harfleri ile mimarın adını görebilirsiniz. Bu yokuşun bitiminde bir
önceki yazıda bahsettiğim Yavuz Selim Camii vardır. Yedi tepeli İstanbul’un hala
aynı tepesinde geziniyoruz anlayacağınız…
* * *
Kuleyi gördükten sonra okulun etrafında bir tur atmanızı tavsiye ederim.
Okulun Eyüp tarafına gelince bir başka ilginç yapıya rastlıyorsunuz: Kanlı
Meryem Kilisesi. Duvarları kırmızı olduğu için isminin bu şekilde anıldığı
yazılıyor. Diğer isimleri ise Aya Maria, Moğol Meryem Kilisesi veya Theotokos
Muchliotissa olarak da bilinir.
Kilisenin romantik bir efsanesi vardır. İmparator VIII. Michael Palaeologos
gayrimeşru kızı Maria’yı Moğol Hükümdarı Hülagü Han’a İran’dan öteye geçememesi
için diyet olarak gönderir. Maria, Moğol Hükümdarı’nın yanına İran’a giderken
Hülagü Han ölür ve Maria, Hülagü’nün kardeşi Abaka Han ile evlendirilir. Abaka
Han ile 15 yıl evli kalan Maria çevresinde o kadar sevilir ki, o zamandaki
yöneticilerin bir çoğu Hıristiyanlığı seçer. Daha sonra Abaka Han kardeşi Ahmet
Han tarafından öldürülünce Maria, İstanbul’a geri gönderilir. Bundan sonraki
hayatını münzevi olarak insanlara yardıma adar ve bu iklisede devam eder.
Kilisenin özelliği İstanbul’un fethinden bu zamana kalan orijinal tek Rum
Ortodoks Kilisesi olmasıdır. Ayrıca İstanbul’daki yonca yaprağı şeklindeki iki
kiliseden biriymiş.
Bir Paskalya Bayramı’nın ertesinde kİlisenin içine girme fırsatını bulmuştum.
Yerdeki halılarda defne yaprakları vardı. Kİlisenin içi beklediğimden küçüktü.
İçeride Fatih’in daha önceki yazılarda belirttiğim Patrik Gennadios’a verdiği
fermanın bir kopyası bulunuyor. Kilisenin bakıcısı orijinal olduğunu ifade etse
de bana göre orijinali mutlaka Patrikhane’dedir. Ayrıca kilisenin bahçesinde
bulunan bir Moğol kadın heykeli de Murat Belge’nin kitabında belirttiği üzere
Patrikhane taşınmış. Bakıcıdan teyidini aldım. Bakıcı kadının oğlu genelde
sokakta top oynuyor, kendisine biraz ilgi gösterirseniz annesini çağırıp size
kiliseyi gezdirebilir. Gezerken kilisenin içinde sağ tarafta bulunan sarnıçı
gezmeyi unutmayın. Aşağıya doğru merdivenle iniliyor, kapalı yer korkunuz yoksa
görülmeye değer. İçeride bir kaç tane büyük küp var. İnsan küplerin içinde
hazine olmasını hayal ediyor doğrusu…
* * *
İnsan, Maria’nın kaderini görünce günümüz aşklarının ya da sevgilerinin ne
kadar sıradan olduğunu bir kez daha kavrıyor. Karşınıza kimin çıkacağını
bilmiyorsunuz. Kaderiniz tamamen sizin kontrolünüz dışında. Yolda bir başkası
ile evleneceğinizi anlıyorsunuz. 15 yıllık evlilikten sonra tekrar yurdunuza
geri dönmek durumunda kalıyorsunuz…
Modern dünyanın insanları ise ne kadar çabuk vazgeçebiliyorlar değil mi?
Mutluluk oyununu ne kadar kolay bozabiliyorlar? Zaten kuralları da kendileri
koymuyorlar mı? Gerçekte öyle mi acaba? Belki de…
Sahte mutluluk ya da mutsuzluklardan uzak olmanız dileğiyle… Haftaya yine
Fener’de dolanacağız…
Saygılarımla,
Zafer Sönmez
e-posta:
zafer.sonmez@lycos.com ,
zafer.sonmez@disbank.com.tr
netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel
yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine
tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya
link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)
|