| Önsöz | Arama | Üyelik | Sohbet | Alış-Veriş | www.netyorum.com   
Ajanda
Seçtiklerimiz
Arşiv
Yazarlar
Yorumlar

Bölümler

Köşe Yazıları
Teknoloji
Sanat
Soru & Cevap
Dostluk & Sevgi
Eğlence
Geçmiş Zaman Olur ki

Konular

Sinema
Müzik
Kitap
Sözler
Oyunlar
Ürünler
Mekan
 
 
Reklam Fiyatları

İzleyici Mesajları

Elektronik posta :
bilgi@netyorum.com

 
 
Bu sayfayı arkadaşınıza göndermek için tıklayın.

 
 
Açılış sayfası yapmak için tıklayın.

Sık kullanılanlar listesine eklemek için tıklayın.

 

Eski Sayıları

20.06.2002 Daruma - netyorum.com / Sayı: 113

İSTANBUL ve YEŞİL

Doğayı seviyorum, yeşili seviyorum ama ne yazık ki İstanbul’da bu rengi görme imkanı öyle azaldı ki, giderek de gözlerimizin önünde yok oluyor. Bu yazıyı, geçenlerde duyduğum ve çok üzüldüğüm bir haber üzerine yazdım. Haber “İIstanbul’da Çınar ağaçlarının bahar aylarında ürettikleri pamukçukların insan sağlığını tehdit ettiği, tehlikeli olduğu gerekçesiyle kesileceği” idi. Çok üzüldüm. Elimden geldiği kadar duygularımı, hissettiklerimi anlatmaya çalıştım. Mutlaka bu konu üzerinde İstanbulluların söyleyecekleri vardır.

Doğa bu, renk üzerine kurulmuş, mutluluk, sakinlik, huzur veriyor. Kim yemyeşil bahçeli bir evde oturmak istemez, pazar kahvaltıları, bahçelerde ne de zevkle yapılır. Bana çocukluğumu hatırlatıyor. Bahçe benim huzur mekanımdı. Her bina kendi çevresinde yeşil bir mekan yaratsa İstanbul daha güzel olmaz mıydı. Çocuklarımız bahçelerde daha mutlu oynamaz mıydı? Bu yüzden eski Türk filmlerini seyretmeyi çok seviyorum. Eski İstanbul’un ne de güzel görüntüleri var. Boğazın iki yanını (deniz kenarındaki yalılar hariç) ne zenginler ne de Anadoludan göç edenlerin gecekonduları parsellemiş. Yemyeşil tepeler alabildiğine boş, doğaya terkedilmiş. Herşeyi doğaya bıraksak acaba daha mı mutlu oluruz. Nerede bir toplantıda sohbet etsek konu bu noktaya gelince herkes İstanbul’un eski halini özlüyor. Öyleyse kim sebep oldu bu hale gelmesine, bilinçsiz müteahhitler mi? Daha çok kazanmak isteyen ticari mektepliler mi? Mektepliler diyorum, eskiyi düşünüyorum ya, bu bile beni mutlu etti. Herşey eskisi gibi olsun demiyorum, tabii ki ileriye bakılmalı ama eski değerlere de sahip çıkılmalı.

Ben, Erenköy Kız Lisesinde yatılı okudum. Yatılı binası, benim okuduğum yıllarda betonarme binaydı. Anlatılana göre eskiden ahşapmış ama çıkan bir yangında sadece varak kenarlı dev boy aynaları kurtarılabilmiş. Hala duruyor mu bilmiyorum. Çevresinde de ahşap müştemilatlar, o zamanlarda ahçılar, kapıcılar, garsonlar ve Yatılı Başkanı kalıyordu. Bahçesinde havuzlu kamelyalar, lar eki koyuyorum çünkü irili ufaklı camlısı, ferforjelisi birkaç tane vardı. üstünü de yemyeşil çiçekler sarmış, muhteşemdi. Bahçesi çeşit çeşit ağaçlarla kaplıydı.

O günlerde çok da tadını çıkarttığımı söyleyemem. Aileme özlemim kamelyada hep üzgün üzgün oturmama sebep olurdu. Bahar akşamları çok güzel olurdu, ancak etüd saati, yemek saati, yatma saati derken o güzelim bahçenin tadını bir türlü çıkaramadım. Ama yine de şimdi düşündüğümde, doğa bana hep huzur vermiş. Her öğle tatilinde gündüzlüler kapının önünde bekleyen sevgililere koşarken, biz yatılılarda pansiyon binasında kamelyada dinlenmeye giderdik. Orada oturduğum sürece yeşilin tonlarına bakardım. Öyle bir renk ki; her tonu doğadan bir örnek ile isim almış, bazen de farklı anlamlar yüklenmiş. Örneğin; Ördek başı yeşil, ceviz yeşili, çimen yeşili, çağla yeşili, yosun yeşili, zümrüt yeşili, su yeşili, zeytinyağ yeşili. Ayrıca rüyada yeşil görmek hayırlara yorulur “murada ermek” demektir. Camilerin içi ise yeşil ağırlıklıdır, içinde dinsel tema taşır. Aklıma gelenler bunlar belki daha da vardır. Ama diğer renklere bir bakın. Örneğin; Pembe; şeker pembe, çingene pembesi, toz pembe / Mavi; doğaya daha yakın, deniz mavisi, camgöbeği mavi (camgöbeği yeşil de var), saks mavi, havacı mavisi, gri mavi üstelik bir de sonradan isim almış tam bir reklam harikası Parliement mavisi.

Yeşilin güzelliği ise aldığı isimlerden de belli değil mi?

Bir tatil yerine gittiğimizde “yeşillik bir yer olsun” demez miyiz. Şimdi soruyorum. Yeşil, yeşil, diye istediğimiz bu güzelliği neden bu kadar çok sevip de, bir o kadar da yok etmeye çalışıyoruz. Duyumlarıma göre, gazetelerde de yazdı. İsim vermiyorum, bir Belediye Başkanı, Çınar ağaçlarından yayılan pamukçukların, alerjisi olan insanlara zarar verdiği için Çınar ağaçlarının kesilmesi emrini vermiş. Eskiden hiç alerji hastalığı yok muydu? Bahar aylarında benim de alerjim var, arka arkaya on kez hapşuruyorum, ama asla bu ulu ağaçların kesilmesini istemiyorum. Bu sağlık sorunum nedeniyle doktora gittim, bu aylarda iğne olarak bu problemimi çözdüm.

Yılların izini taşıyan o yaşlı çınar ağaçlarını kestirmeye hakları olabilir mi? Kararı almışlar, ne zaman halka sordular ki?

Rahmetli babamın üç yaşında iken bir çınar ağacının altında çekilmiş bir resmi, aynı ağacın altında ağbimin, benim, kardeşimin resimleri de var. O ağaç eski hatıraları ve yüceliği ile dimdik ayakta hala. İstanbul’da doğmamış, çayırlarında oynamamış, boğazın temiz sularında yüzmemiş, yani İstanbul’un ruhunu bilmeyen, tanımayan insanlardan da bu beklenir zaten. Kabahat aslında bizlerde. Bu insanları biz getiriyoruz, şimdi de hayıflanıyoruz. Kendi adıma ben onlara oy vermedim. Bu konuda kendimi sorumlu tutmuyorum, ancak İstanbul’a sahip çıkılması gerektiğini düşünüyorum. Belki bunu söylemek bana düşmez, haddimi aşmış olabilirim, özür dilerim ama kendimi sorumlu hissediyorum ve de çok üzülüyorum.

Bu ağaçlardan misal bugün 50 adet varsa 50 yıl önce belki de 500 adet vardı. Ama gökyüzünü beton binalar kaplamadığı için o uçuşan pamuklar toprağa yapışıyordu. Bu ne kadar bilimseldir bilemiyorum ama bana mantıklı geldi. Demek ki zararlı olmalarına sebep yine biz insanlarız.

Aslında bir düşünseler, şu çınarları ne de çok sevmişiz de bazı yerlere de ismini vermişiz. Emirgan Çınaraltı Gazinosu’nda çay içme keyfini bugün birçok İstanbullu yaşamıştır. Belki de bir çınar ağacının yanında sevgilimizle buluştuk veya güneşten korunmak için çınar ağacının gölgesine sığındık. Karşımızda sağlık sorunlarını neden olarak gösterdikleri için vicdanlar tabii ki kesilmesinden yana da! Bol bol da oksijen üretmezler mi? Lisede, Biyoloji dersinde fotosentez yaptıklarını öğrenmedik mi? Atmosferde Ozon tabakası bu ve benzer duyarsızlıklar nedeniyle delinmedi mi? Bugün ben birey olarak üzerime düşeni, O üzerine düşeni, Onlar üzerine düşeni yapsa dünyada bir çoğunluk oluşmaz mı? Ozon tabakasının delinmesinden, pamukçukların sadece bir ay havaya yayılması daha mı çok insanlığı tehdit ediyor? Her konu tamamlandı da bir tek pamukçuklar mı kaldı? Uzman olan insanlara birşeyler öğretecek kadar bilgili değilim, onları yine aynı dalda uzmanlar eleştirsin ama duyarlıyım, dikkatliyim. Eleştiriyi aynı düzeyde insanların yapması, sorunu uzmanların tartışması ve yaptırım güçlerini kullanması gerekir iken onlar sessizce harekete geçtiler bile. İçim cız ediyor ve inşallah başka formülleri vardır diyerek gelecekte yine o güzel yeşil İstanbul’u inşa edecek beyinlerin bir an önce harekete geçmesini, tüm insanlığın doğaya karşı duyarlı olmasını diliyorum.

Daruma


netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)


Yorum Ekle Yorumları Listele
113. Sayı önceki yazı 113. Sayı sonraki yazı
Yazarın Önceki Yazısı Yazarın Sonraki Yazısı
Her hakkı saklıdır. All rights reserved. netyorum.com © 2000-2005 İstanbul-Türkiye