| Önsöz | Arama | Üyelik | Sohbet | Alış-Veriş | www.netyorum.com   
Ajanda
Seçtiklerimiz
Arşiv
Yazarlar
Yorumlar

Bölümler

Köşe Yazıları
Teknoloji
Sanat
Soru & Cevap
Dostluk & Sevgi
Eğlence
Geçmiş Zaman Olur ki

Konular

Sinema
Müzik
Kitap
Sözler
Oyunlar
Ürünler
Mekan
 
 
Reklam Fiyatları

İzleyici Mesajları

Elektronik posta :
bilgi@netyorum.com

 
 
Bu sayfayı arkadaşınıza göndermek için tıklayın.

 
 
Açılış sayfası yapmak için tıklayın.

Sık kullanılanlar listesine eklemek için tıklayın.

 

Eski Sayıları

18.07.2002 Daruma - netyorum.com / Sayı: 114

KIRK DAKİKALIK DÜŞÜNCE

Özlüyor musun bilmiyorum ama
Sevdiğini biliyorum Istanbul’u.
Artık yağmurlar dindi, bahar güneşi yakmaya başladı,
Akşamları aldanmıyorum gündüzün o ılık sıcağına,
Kazağımı hırkamı alıp çıkıyorum,
Şöyle bir akşam boğaz turana.
Maslak’dan Yeniköy hemen sağa Emirgan’a kıvrılıyorum,
Hani seninle de hep öyle giderdik vaktimiz dar olduğunda...
Efkarla bir sigara yakıyorum... Geçmişe kısa bir yolculuğa hazırım artık.
Penceremi de biraz açıyorum,
Yoksa sigara dumanından boğuluyorum,
Çok denedim ama senin gibi araba kullanırken sol elimle sigara içemiyorum,
Bu da bir marifetmiş demek ki.
Bazen küçük kazalar da yaşanabiliyor biliyorsun,
Pencerenin kenarını yakarım diye korkuyorum.
Arabanı yeni almıştın, ne de üzülmüştün o gün.
Radyonun sesi kısık, çok yüksek seste dinleyemiyorum,
Eski mektuplarda derler ya ...” İyiyim. Beni sorarsan hiç değişmedim.”diyerek,
Detaylarla uğraşmaya devam ediyorum,
Hala aynı söylenemeyen duygular, sadece yazılanlar, kendi yazdığını kendi okuyan, aynı çekingenlik, duyarlılık içindeyim,
Bir yandan düşünüyorum, kulağım hala müzikte,
Şarkılardan fal tuttum desem çok mu klasik olur,
Ama itiraf ediyorum, evet tutuyorum,
Bu akşam aklım iki karış havada desem yalan olur,
Çünkü sende, yani karışlar sayamayacağım kadar çok, yükseklerde,
Geçmişle iç içeyim.
Sen hiç aldırmazdın görünmeyen duygulara, yüksek sesle konuşmaya,
İçinden geleni gizlemeden saklamadan haykırmaya,
Hoşuma da giderdi bu tavırların,
Avaz avaz şarkılar söylerdin,
İlk zamanlar çekinerek, utanarak, sonra,
Bütün kalbimle sana eşlik ederdim.
Ben şimdi hiç şarkı söyleyemiyorum,
Sesim kısılıyor, kesiliyor.
Şarkıların sözlerini unutmak istediğim için unutuyorum.
Hayat çok garip; birşeyleri çok yoğun yaşarken
Farkına varamıyor insan,
Bir hışım ve süratle duygular en doruk noktalarda,
İnişe geçtiğinde ise, herşey tüm detayları ile gözler önünde,
Yükselişte şarkıları dinlerken etkilendiğini bile hissetmiyor insan,
Ama inişte bir bakıyorsun sözler ezberlenmiş bile.
Arabayı Bebek’de deniz kenarına park ediyorum.
Bir çay bir tost söylüyorum.
Garson, parkçı, çaycı, her ne iş yapıyorsa o kabadayı çocuk
Hatırlar mısın bilmem...
İki çay iki tost getiriyor.
“Abiyi göremedim abla” diyor.
Sanırım senin bahşişlerini özlüyor.
Boğazım düğümleniyor, bol kaşarlı tostu yiyemiyorum.
Ama merak etme giderken en az senin kadar bahşiş bırakıyorum.
Delikanlı mutlu,
Ben ise geçmişte, hatıralara dalıp gidiyorum.
Hem de ne dalmak, boğulurcasına,
Gözlerim Kanlıca’ya takılıp kalıyor.
Seninle Kanlıca’ya hiç gitmediğimiz aklıma geliyor
Oysa benim çocukluğum hep oralarda geçti.
Neden hiç gitmedik Kanlıca’ya?
İçimde bir pişmanlık duyuyorum. Keşke diyorum,
Keşke Kanlıca’nın tepelerine çıkıp, sana çocukken topladığım
Krizantemler, katır tırnakları, leylaklar, hele o mimozalar
Daha adını bilmediğim o güzel çiçeklerden toplasaydım demet demet.
Ama artık o tepelerde beton beton evler demet demet.
Hatırlıyorum da,
Evimizin misafir odasında o küçük vazolarda hep taze çiçek bulundururdu annem.
İki katlı, büyük, ahşap, bahçeli bir evdi.
Babaanne, amcalar, halalar, yengeler ve çocuklar
hepsi aynı evde oturur,
Babaannem, yemekleri büyük bakır tencerelerde pişirirdi,
kocaman sofalarda, kocaman sofralarda birlikte yemekler yenirdi,
Ne güzel günlerdi.
Misafirler için ayrı odalar vardı,
Sadece misafirler içindi.
Çocuklarsa hep bahçelerde
Şimdi ev değil, daireler var,
Salonları (misafir odaları) ise ortak kullanılıyor, ev sahipleri ve misafirlere
Çocuklar, büyük alışveriş merkezlerinde
Ya da bilgisayarda oyun oynama peşinde
Taze çiçekler ise Çiçekçilerde...
Alabilmek için bir servet ödemek gerekiyor.
Geçmişten dönüp kendime geliyorum,
Aynada kendimle göz göze geliyorum,
Üzülmeye değer mi ? acaba!
Tekrar geçmişe dönüyorum,
Çocukluğumda büyükler bir konuya üzüldüklerini söyleyince
Üzüntü ne demek, nasıl bir duygudur diye düşünürdüm,
Biraz büyüyüp de, ablalar, abiler, aşktan bahsetmeye başlayınca,
Ben ne zaman aşık olacağım diye merak ederdim.
Zamanı geldi ve bende bu soruların cevaplarını öğrendim.
Gözlerimde bir pırıltı ama biraz hüzün.
Etrafıma bakıyorum; Kimi çok mutlu kimi ise üzgün.
Orada daha fazla kalamıyorum,
Kararımı veriyorum, doğru Aşiyan’a.
Hatıralar hep oralarda, hatırlasana,
Deniz kenarında, set üstünde, mezarlığın önünde
Birbirine dolanmış iki Ağacı.
Bir zamanlar sevgili imişler.
Istanbullular bilirler,
Arabayla geçerken bir çok kişi korna çalar,
Hep heyecanla beklerdim, geçerken
Sevgililere selam verecek mi diye seni
Şimdi ben veriyorum. Ama hiç heyecanlanmıyorum,
Arada bir dilek tutuyorum, sonra gökyüzüne bakıyorum.
Belki bir duyan olur diyorum.
Sen hiç selam vermeden geçmezdin
Ben ise bir kere geçtim.
O gün sen, beni terk etmiştin.
Gökyüzü ile deniz birleşmiş, gündüz ve gece karışmıştı,
Ve ben kaybolmuş, kim olduğumu, nerede olduğumu bilmiyordum,
Neyse...
Her seferinde kornaya basıp o yüksek kahkahalarınla güler,
“Yine unuttuğumu zannettin” derdin.
Gecenin karanlığında sevildiğimi, sevdiğimi hissederdim...
Gözlerin ise pırıl pırıl içtendi...
Çok neşeliydin, neşeni çok sevdim, seni çok özledim.
Hele sigarandan bir nefes çekip de, kısık gözlerine duman kaçtığında
Nasıl da ağlayan yaramaz çocuklar gibi ellerinle gözlerini ovuştururdun.
Evet, sen, top sakallı , kel kafalı kocaman bir çocuktun. Hep çocuktun.
Arabadan bir şey almak için indiğinde hep seni izlerdim.
Omuzlarını kısar, kamburunu çıkarır , bir elin cebinde , ayaklarını da hep içe içe basardın.
Her seferinde dükkanda, tanımadığın biriyle ayak üstü bir sohbet yapardın.
Sanki kırk yıllık dost derler ya...
Ne konuştuğunu, iki dakikada nereden konu bulduğunu anlayamazdım ama
Sohbetlerden hep memnun ayrılırdın.
Çünkü o zamanlar, kalbin, dilin aynı konuşurdun
Hala bu tür sohbetler yapıyor musun? Duyamıyorum, Göremiyorum...
Sonra, sen,
arabaya doğru yürürken,
Arabanın içinde ben,
seni izlerken,
“Acaba gözlerimin içine bakacak mı?” diye... düşünürdüm hep.
Uzaktan hayır, ama yakına gelince evet. Her seferinde...
Öyle ki kalbim şimdi bile aynı heyecanla çarptı birden.
Kalbin gözlerini kullanırdı,
Konuşmana hiç gerek yoktu.
Aşiyan’dan çıktıktan sonra Istanbul’un gece hayatı
Klüpler, restoranlar, barlar, hepsi bıraktığın gibi, özledin mi bilmem.
Ben hiç özlemiyorum.
Önlerinden geçerken balık kokusu ile rakı kokusu karışmış, genzimi yakıyor,
Hepsinden kahkahalar yükseliyor,
Ya da ben hep gülen insanları görüyorum,
O günlerde ben hariç...
Hatırlar mısın bilmem
Sesizliğimin ve çekingenliğimin içinde
Önce korkmuş, irkilmiş ama sonra çok sevmiştim o gürültülü gülmelerini,
Sen, dışında fırtınalar esen
Ben ise içinde fırtınalar esendim.
Fırtınalara dayanamadı aşkımız sevgilim.
Ortaköy’e gelmeden son bir kez de senin için bakıyorum
O güzel Boğazın gece karanlığındaki simsiyah ürkütücü sularına,
Karşı sahilde Kuleli, öyle güzel aksetmiş ki denize,
Ah bir de mehtap olsa,
Dalgaların üzerine inci taneleri konmuş yakamoz olsa...
Hatırlar mısın bilmem
Sen genelde rakı ben de gazoz yada soda içerdim,
Her zaman bana sormadan siparişleri sen verirdin
Ne yiyeceğimden hep emindin.
Ağzının tadını biliyor diye kendine pay mı çıkarıyordun bilmem ama,
Gönül istedimi ferman dinlemiyor.
Yine Beylerbeyi’nde bir gece
Deniz kenarında bir lokanta, lokanta demeyelim meyhane tarzı bir yerde,
“Ona süt getirin, O sütçüdür” demiştin garsona
Sen çok gülmüştün, ben ise çok utanmıştım,
O günden beri artık özel yemeklerde şarap içiyorum.
Tüm içkilerin tadına baktım, sütün tadını değiştirdim.
Belki bilmek istersin,
Kırmızı Şarap'ta karar kıldım,
Boşver! Bunlar benim küçük takıntılarım,
Unut gitsin.
Zaten okunmayacak bu satırlarım.
Unutulmazlar benim için,
Unutmak da senin işin.
Dinliyorum sahile vuran dalgaların sesini bu akşamlık senin için son kez
Dalgalar yüksekse, caddeyi ıslatıyorsa iniyorum arabadan
Sesini dinlemek yetmiyor, hissetmek istiyorum serinliğini,
Hatta bazen derinliğini.
Denizden sen korkarsın ben değil.
Sevmekten korkup kaçtığın gibi,
Sonrasında trafik keşmekeşi.
Güzelliğin tersi çirkinlik gibi.
Her güzel beraberliğin ardında yaşanan, ayrılığın, kırgınlığın hikayesi gibi
Tıpkı bizim gibi.
Istanbul’dan yazacaklarım bitmedi...
Ama 40 dakikalık düşünce bitti.
Kabullenmem çok zor oldu ama
Kabullendim, bitti.

Daruma - 18.Nisan.2002


netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)


Yorum Ekle Yorumları Listele
114. Sayı önceki yazı 114. Sayı sonraki yazı
Yazarın Önceki Yazısı Yazarın Sonraki Yazısı
Her hakkı saklıdır. All rights reserved. netyorum.com © 2000-2005 İstanbul-Türkiye