|
08.05.2003 Prof. Dr. İbrahim Ortaş - netyorum.com / Sayı: 132
DEPREM, TARIM DIŞI ARAZİ KULLANIMI, ETİK VE EĞİTİMİMİZ
Deprem yer yüzeyinin jeolojik yapısı gereği bazı bölgelerde meydana gelen
doğal bir olaydır. Anormal olan ise doğanın bu olgusunun yaratacağı yıkıma karşı
bilimin ve teknolojinin gerekleri olan önlemleri almamak ve bundan ders
çıkarmamaktır. Bir deprem coğrafyasında bulunan ülkemizde bu ne ilk ne de son
deprem olacaktır. Yakın geçmişte peş peşe birkaç deprem geçirdik ve bunların
sonucu olarak on binlerce insanımız öldü ancak son Bingöl depremi hiç de
depremlerden etkilenmemiş ve ondan ders çıkarmadığımızı gösteriyor. Bingöl ili
bilinen bir deprem fayı üzerinde olup 1971 yılında yine depremde önemli can
kaybı verdi ve deprem olma periyodu bilim kuruluşlarınca biliniyor. Fakat buna
rağmen ülkemiz bilimden ve bilgiden yararlanma konusunda çok kötü bir sınav
vermiştir.
Depremde can kaybına neden olan temel birkaç unsur şöyle sıralanabilir:
Tarım Dışı Arazi Kullanımının Acı Sonuçları
Daha önce Marmara Bölgesi depreminde yıkılan binaların büyük çoğunluğunun tarım
toprakları üzerinde kurulan yerleşim alanlarında olduğu belirlenmiştir. Bu
depremde en çok acılı can kaybının oluğu Çeltiksuyu Yatılı İlköğretim Bölge
Okulu yine birinci sınıf tarım toprakları üzerinde inşa edilmesi gerçeğidir. TV
görüntülerine yansıdığı kadarı ile okul düz bir tarım arazisinin tam ortasında
görülüyor.
Uzun yılardır Ziraat Fakülteleri Toprak Bölümleri ve TEMA vakfı olarak “Toprak
Yasasının“ çıkarılarak tarım dışı arazi kullanımının yasaklanmasını savun a
geldik. Bu bağlamda bu yasanın bir an önce çıkarılması ve bundan böyle
yerleşkelerin tabanı gevşek tarım arazileri yerine daha sağlam zeminli alanlara
kaydırılması önem arz etmektedir. Bütün insanlığın ortak malı olan ve üzerinde
beslendiği sınırlı miktardaki birinci sınıf tarım topraklarının amaç dışı
kullanımı hepimizin geleceği olan gıda güvencesi açısından büyük tehlikeler
içermektedir. Bu konu ayrıca işlenmesi gereken bir konudur.
Siyasilerin Sorumluluğu
Her depremde olduğu gibi yine en çok konuşulan konu siyasi kadrolaşmaya bağlı
müteahhitlerin korunması ve malzemeden çalınma sonucu usulüne uygun yapılmayan
yapılardır. Son yıllardaki moda deyimi “bu bir ekip işidir, ben ekibimle gelirim
ekibimle giderim” sıkça kullanılmaya başlandı. Bunun anlamı ben bilgi, bilim ve
liyakat yerine benim görüşümde olan benim bir dediğimi iki etmeyecek bana biat
edecek adamla çalışmak istiyorum. Bunun sonucunda son 20 yıldır bilgim dahilinde
bir çok kurumun başına konu ile ilgisi olmayan kişilerin atanmasıdır. En komiği
bir dönem bir demir çelik fabrikasının başına Ziraat mühendisinin atanması bir
çok spekülasyona neden olmuştu. Bütün bunlar tesadüfü değildir. Tabii olaya
bütünsel baktığımızda siyasi kadrolaşma ve yasal boşlukları fırsat bilen bazı
gözaçıklar veya işini bilen hatırlı kişiler bildik yollarla konuyu kotarmaya
çalışmaktadırlar. İktidarın gücünü arkasına alan ihaleyi istediği fiyata kırıyor
ve sonunda oldu bitti bir yapı bırakarak görevini tamamlamış oluyor. Sonuç
olarak her depremde ve selde yerle bir olan yapılar kendini gösteriyor. Fakat
bin küsur yıllık yapılar ise halen dim dik ayakta kalmaya devam ediyor.
Eski Yapılar ve Toprak Evler Neden Daha Dayanıklı?
Bu konuda Bingöl depreminde basına yansıyan görüntülerden önemli bir olgu da
topraktan (kerpiçten) yapılan evlerin yıkılmadığı, fakat sonradan yapılan ve
kurdeleler ile açılan kamuya ait binaların ise yıkıldığı görülmektedir. Birkaç
bin yıldır bu bölgede yaşayan insanlar hangi topraktan çanak çömleğin
yapıldığını, seramiğin hangi topraktan yapılacağını deneyerek öğrenmiştir.
İnsanlığın bilgi birikimi sonucu şekillendirdiği toprak kerpiçten yapılan evler
dim dik ayakta. Daha önce Marmara Bölgesinde meydana gelen depremde yine eski
binaların, sarayların ve su kemerlerinin sağlam kaldığı, fakat yeni binaların
yıkıldığı görülmektedir. Özellikle kamuya ait binalarda başta okullar,
hastaneler olmak üzere çok sayıda insanın barındığı yerlerde daha fazla can
kaybının olması da ayrıca düşündürücüdür.
Konu ile ilgili bilim insanlarımız bugünkü bilgi birikimi ve teknolojik
verilerin yardımıyla daha yüksek şiddetteki depremlerin tahribatının minimum
düzeye indirebildiğini belirtmektedirler. Bu da insan faktörü tarafından
sağlanabilir. Maalesef, bu depremlerde gördüğümüz gerçek, insanımızın
görevlerini yapmadığı yönündedir. Kamu binaları nasıl oluyor da yerle bir
oluyor. Kimse müteahhitleri, inşaatları denetlemiyor mu? Her eline belge alan
müteahhitlik mi yapıyor?. Bununla ilgili bir yasa yok mu?. Örneğin belirli bir
bilgi birikimi, devlete çalışmışlık veya belirli sınavlardan geçmek gibi bir şey
yok mu? Mimar Mühendis Odalarının meslek denetimi var mı? Nasıl oluyor da
devletin resmi rakamları ile belirlenen bir inşaatın % 60’a varan kırım ile daha
düşük maliyette yapılabilirliği mümkün olabiliyor. Yanı bunun Türkçe adı
malzemeden çalmak mı?
Buradan çıkarılan ders Devletin ilgili kuruluşları ve TMMOB meslek denetimi
sağlamada yetersiz olduğu ve bunun mutlaka sağlanması ve bu konuda en ufak bir
affa müsaade edilmemesidir. Günümüzde bilim ve teknolojinin sunduğu imkanlarla
depremi önlemek mümkün değil ancak 8. şiddetinde depreme dayanıklı yapıların
yapıldığı bilinmektedir. Bu da ancak bilgi toplumunun işlev gördüğü batı
toplumları ve Japonya’da sağlanmaktadır.
Bilim ve teknolojiden yararlanamıyoruz
Bilim, günlük yaşamımızda karşılaştığımız araç ve gereçlerin, yaratılmış
teknolojinin uygulamaları sonucu bulunmuş, işlerimizi kolaylaştıran çevremizi
daha iyi tanıyıp daha sağlıklı ve uzun ömürlü olmamız için olanaklar sağlayan
uğraşıların toplamı olarak tanımlanabilir. Bu tanım hepimizi bu depremin
yarattığı başta can kaybı olmak üzere olanlardan sorumlu duruma getiriyor.
Konunun uzmanları değişik platformlarda deprem konusunda yaptıkları
açıklamalarda “depremin değil, bilgisizlik, ihmal ve bilimin gösterdiği yol
ve yöntemlerin dikkate alınmaması sonucu bu depremde çok sayıda yurttaşımızın
hayatını kaybettiğini”nin bilimsel gerçeğini belirtmektedirler. Bugüne kadar
depremlerden büyük acılar çekmiş olan Japonya ve ABD’de 7. ve daha fazla
şiddetindeki depremlerde bir tek can kaybı olmaz iken ülkemizde daha düşük
şiddetteki depremlerde binlerce insanın ölmesi bilgi çağında kabul edilemez bir
acı gerçektir.
Bütün bunların temelinin dönüp dolaşıp eğitime dayandığı görülmektedir. Eğitim
bugün gelişmiş toplumların biricik sihirli değneğidir. Ne petrol, ne altın, ne
de bor madenleri bu işi çözüyor. Kuveyt’in milli geliri ile Almanya’nın kişi
başına milli gelirleri eşit ancak Almanya’nın insanlık için ürettiği ile
Kuveyt’in ürettiği ortada. Bizim önce eğitimi adam gibi işler duruma getirmemiz
gerekir. Milli gelirimizin önemli bir kısmını Milli Eğitim ve araştırma
kurumlarımıza aktarmak zorundayız. Sel felaketinden depreme, hastalıktan
yoksulluğa kadarki bütün sorunlarımızın altında yetersiz eğitim gerçeği
yatmaktadır.
Bütün olup bitenler bilim ve teknolojiden yeterince yararlanmadığımızı ortaya
koymaktadır. Bunun ile ilgili olarak CBT dergisinin 26 Nisan 2003 tarihli sayı
840’da yayınlanan Avrupa Birliği’nin Eurobarometer adı altında gerçekleştiren
kamuoyu yoklamasında Türkiye'nin temel bilimler konusunda sorulan sorulara en az
doğru cevap veren ülke olarak en geriden gelerek eğitimde yetersiz olduğunu
ortaya koymaktadır. Aynı ankette ülkemiz insanlarının bilimsel kavramlar ve
bilime olan ilgisi bakımından yine gerilerde olduğu görülmektedir. Aslında bütün
bunlar şu yaşadığımız deprem gerçeği ile de doğrulanmaktadır. Bu gerçekler artık
az gelişmişlikten ve Avrupa kapılarında ikinci sınıf vatandaşlıktan kurtulmak,
daha az göz yaşı ve yoksulluk için eğitimin daha çağdaş hale getirilmesi
gerektiğini ivedilikle ortaya koymaktadır.
Buradaki önemli mesaj bilim ve teknoloji bilgisi ile bu depremde hiçbir can
kaybı olmazdı.
Mühendislik Tarihi ve Etik Dersleri Üniversitelerde Zorunlu Okutulmalı
Depremden sonra ilk tepki mühendislere yöneltilmektedir. Mühendislerin rüşvet
aldıkları, işini yeterince takip etmedikleri söylenmektedir. Kısmen doğru ancak
bu durumun yaratılmasında siyasilerin büyük sorumluluğu bulunmaktadır Ancak
eğitim kurumları ve üniversiteler olarak bilgi birikimi ve donanımı yüksek
bireylerin aynı zamanda etik değeri yüksek, bilinçli, kişilikli yetişkin iyi
insanlar olarak ta yetiştirilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Yalnız yüksek
not alarak diploma alan değil, biraz da olup bitenleri bilen ve insani
sorumluluğu olan bireyler yetiştirmek zorundayız. Bu anlamda ülkemiz
üniversitelerinde eksikliği sık sık vurgulanan insan kaynakları derslerine önem
vermeliyiz. Nihayet her şey insan için ise bütün işlevlerde insanı ve doğayı ön
plana almak zorundayız. Öğrencilerimizi yarım bilgi ile eğitmek değil, tam
donanımlı duruma getirmek zorundayız. Ayrıca “Mühendislik Tarihi Etiği” dersi
mutlaka konulmalı ve mühendislik etik kuralları çok boyutlu olarak işlenmelidir.
Mühendislik tarihi bilim tarihi ile birlikte işlenerek geçmişten günümüze
yapılan bütün gelişmeler ve insan birikimi işlenmelidir.
Neye Yatırım Yapacağız? İnsana mı Yoksa Mala mı?
Ancak üzerinde durulması gereken bir diğer konu ise ülkemizin geleceği konusunda
ne tür yatırım yaptığı ile ilgilidir. Eğitimin ülke geleceğindeki yeri ile
ilgile nelerin düşünüldüğü ve yapıldığı ile ilgilidir. Hep denir ki en büyük
yatırım insana yapılan yatırımdır. İnsana yatırım yapanların büyük bir kısmı
benim çocuğum okusun mühendis veya doktor olsun diye düşünüyor. Çünkü bu
mesleklerin parasal getirisi daha yüksektir. Yoksa ya topçu yada popçu (şarkıcı
veya manken) olsun çünkü bu mesleklerde de çok para var. Amaç erken dönemde
çocuğumuzu en çok para getirecek olan mesleğe yönlendirmektir. Okul bitince
çocuğum çok para kazanacak, yatlarda katlarda kalacak, Mercedes'e binecek
tutkusu altında olan ve devamlılık teşkil eden ruh hali aşılanmaktadır. Bu
psikoloji ile büyüyen çocuk okulda öğrendiği ile hayatın gerçeklerinin farklı
olduğunu anladığı andan itibaren yepyeni bir süreç başlamaktadır. Fakat çoğumuz
benim çocuğum önce sağlıklı olsun, okusun kendisini yetiştirsin dünyayı anlasın,
insanlığa bir katkısı olsun demeyi güçlü bir şekilde ifade etmiyoruz. Aslında
hepimizin gayesi bu; ancak paranın gücüne yenik düşmekteyiz. Toplumun beynindeki
hart diske “para = mutluluk” galiba çok kötü işlenmiş. İnsanlık her şeyi para
ile alabileceğini düşünüyor. Fakat insanın sıcaklığı, duyguları paylaşımı ve
birlikte mutluluğu çoğu zaman geri planda kalıyor. Son yıllarda toplumsal
düşünme yerine bireysel düşünmenin vurgulandığı ve benimsendiği bir süreçte
yaşamaktayız. Gemisini kurtaran kaptan edasıyla köşeyi dönme felsefesinin
aşılandığı, insanların bu anlamda paraya tav olmamaları mümkün mü? Eğer mümkün
olmasaydı kamunun binaları depremde ilk yıkılanlar olmazdı. Bir eğitimci olarak
insanın doğasında kötü olmak, yanlış yapmak gibi bir duygunun olmadığına
inanmaktayım. Ancak koşullar insanı yanlış yönlendirmektedir. Özellikle de az
gelişmiş toplumlarda yoksulluk, gelecek güvencesinin olmaması insanı zayıf
kılmaktadır. Bu da her türlü ahlaki dejenerasyonu beraberinde getirmektedir.
Hele bir de yasal düzenlemeler yetersizse, topluma karşı şeffaf olunmuyorsa, az
gelişmişlik psikolojisi içerisinde zincirleme bir çok sorun yaşanmaktadır. Bu
durumun yaratılmasında eğiticilerden çok siyasilerin büyük sorumluluğu
bulunmaktadır.
Bunun çok zor, boyutlu ve karmaşık süreçleri olduğunu biliyorum. Eğitimimizi
çağdaş düzeye çıkarmak için toplumun her kesiminin bu konudaki talebini yüksek
sesle dile getirmesi gerekir.
Tabii toplum buraya bir anda gelmedi soğuk savaş mantığının ülkemizin önüne
koyduğu planın bir parçası olarak bugün artık ülkemiz her alanda sorunlar
yaşamaktadır. Bütün iktidarlar bir taraftan eğitim sistemini dejenere ettiler,
diğer taraftan da toplumun değişik kesimleri arasında gelir düzeyini bozdular ve
bütün bunlar toplumun sosyal yapısını bozduğu gibi geleceğe olan güveni ve
umutlarını kırılmıştır. Bütün bu dejenerasyon bir taraftan dışa bağımlılığı
arttırırken diğer taraftan artan tüketim toplumu olmanın yaratığı olgu ile
gelişen rüşvet ve ahlaki olmayan bir dizi sorunu beraberinde getirmiştir.
Kim Daha Çok Sorumlu
Bu depremde başta hepimiz suçluyuz, yurttaş olma bilincini göstermeyen, yanlışa
yanlış demeyen, bana ne, bana değmeyen yılan bin yaşasın diyen herkes suçlu.
Liyakate göre değil kafa kol ilişkisine ve rüşvete dayalı adamın işe girdiği
duruma karşı çıkmadığımız için toplum olarak suçluyuz.
Bu tür doğa olaylarında kim sorumlu olursa olsun hep beraber üzülüyor, hep
beraber maddi ve manevi kayba uğruyoruz. Bir daha üzülmemek için hep beraber
sorumlu davranıp çağdaş bir ülke olmak için başta eğitim düzeyimizi gelişmiş
ülkelerin üzerine çıkarmak zorundayız. Bu depremde çok sayıda yurttaşımızın
hayatını kaybetmesinin nedeninin depremin şiddetinden değil; bilgisizlik, ihmal,
sahtekarlık ve bilimin gösterdiği yol ve yöntemlerin dikkate alınmaması sonucu
olduğunu artık aşikardır. Beylik laflarla “yapacağız, edeceğiz” değil,
bilim kuruluşlarının önerisi doğrultusunda gerekli önlemlerin alınması ve
toplumumuzun süratle eğitilmesini sağlamak zorundayız. Bu mümkünü olmayan bir
şey değildir. Yeter ki Mustafa Kemal Atatürk belirttiği gibi “Dünyada her şey
için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir,
fendir” ifadesini doğru algılayalım. Şu ana kadar ki göstergeler sanki bu
ifadeyi doğru algılamamışız gibi geliyor.
Bu deprem ne ilk ne de son olacaktır. Deprem coğrafyasında bulunan ülkemizin
yerinin değiştirilmesi söz konusu olamayacağı için, çağın ve bilgi toplumunun
gereklerine uygun yapılaşmak için gerekli önlemlerin artık gerçekten alınması
gerekir. Ülkemizin çağına yakışır bir şekilde yaptığı işi sağlam yapan kendisi
için değil toplumu ve geleceği için çalışan üreten ve bundan mutluluk duyan bir
yapıda olması gerekir. Günlük değil yaşam boyu düşünmek zorundayız. Depremlerde
ölenlerin toprağı bol olsun.
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Çukurova Üniversitesi
e-posta: asportas@mail.cu.edu.tr
netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel
yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine
tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya
link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)
|