| Önsöz | Arama | Üyelik | Sohbet | Alış-Veriş | www.netyorum.com   
Ajanda
Seçtiklerimiz
Arşiv
Yazarlar
Yorumlar

Bölümler

Köşe Yazıları
Teknoloji
Sanat
Soru & Cevap
Dostluk & Sevgi
Eğlence
Geçmiş Zaman Olur ki

Konular

Sinema
Müzik
Kitap
Sözler
Oyunlar
Ürünler
Mekan
 
 
Reklam Fiyatları

İzleyici Mesajları

Elektronik posta :
bilgi@netyorum.com

 
 
Bu sayfayı arkadaşınıza göndermek için tıklayın.

 
 
Açılış sayfası yapmak için tıklayın.

Sık kullanılanlar listesine eklemek için tıklayın.

 

Eski Sayıları

15.05.2003 Tülay Çellek - netyorum.com / Sayı: 133

DİLİN SESİ FEYZA HEPÇİLİNGİRLER İLE SÖYLEŞİ -
BÖLÜM 2

Söyleşinin birinci bölümü için tıklayın.

TÇ -Eğitimcilikte deneyim de çok önemli.
FH - Çok önemli. 15 yıl düşe kalka, öğretmenliği öğrenerek geçiriyorsunuz. 15 yıldan sonra öğretmen olarak, keyif alarak öğretmenlik yapıyorsunuz.

TÇ - Siz Yüksek Öğretmen Okuluna gittiniz değil mi? Şimdi de ülkemizde pedagojik formasyon almadan öğretmen olanlar var. Bunlarla ilgili değerlendirmeleriniz, yaşantılarınız var mı?
FH -Ben öğretmenlik konusunda biraz katıyım doğrusu. Sadece puanı tuttuğu için öğretmen olan kişilere ya da sistemin böyle işlemesine çok olumlu bakmıyorum. Öğretmenliğin daha küçük yaşta başlatılması gerektiğini düşünüyorum. Eğitim Fakültesinde öğretim görevlisiydim. Edebiyat öğretmeni yetiştiren bir kurum. Ama bakıyorsunuz orada da teknik liseden, sanat lisesinden, imam hatipten, torna-tesfiye bölümünden ve çeşitli Meslek Liselerinden gelmiş öğrenci var. Edebiyat öğretmenliğini hiç düşünmemiş. Ama boşta kalmamayım diye yazmış. Puanı burayı tutmuş. Şimdi bu kişiden iyi bir edebiyat öğretmeni olabilir. Ama olma şansı çok daha düşük bence. Çünkü seçilerek, hayal edilerek, ideal tutularak gelinen bir bölümden başka türlü mezun olunur; şans eseri tutturulan bir bölümden başka türlü mezun olunur. Yaptığı işi hayatı boyunca ceza gibi sürdüren bir öğretmenlik çıkıyor ortaya, buradan nasıl yarar umulabilir?

TÇ - Türkiye'de daha da farklı bir boyutu var. Öğretmen yetiştirmeyen bir üniversiteden mezun olmuş, pedagojik formasyon almamış. Yüksek lisansını otomatik olarak lisans içinde yapmış, tezi yok. Diyelim ki doktorasını da yapmış ama eğitim-sanat eğitimi üzerine değil. Hemen gelip öğretmen-akademisyen olabiliyor. Hatta yardımcı doçent, ve başarılı bir şekilde doçentde olabiliyor. Fakat eğitimci tarafına bir bakıyorsunuz, içler acısı. Sizin biraz önce söylediklerinizin bir başka boyutu. Sonuçta, hangi kademede olursa olsun pedagojik formasyon alınmalı. Bu boyut ciddi şekilde tartışmaya açılmalı
FH - Geçen gün bir toplantıda Adnan BİNYAZAR'la birlikteydik. Onun anlattığı bir şey geldi aklıma. İlköğretim okuluna öğretmen olarak atanan biri yıllarca orada çalıştıktan sonra bir müfettiş uğruyor köye ve köylülerle konuşuyor. "Nasıl öğretmeninizden memnun musunuz?", diye soruyor. Köylüler diyorlar ki: "Evet, hayvanlarımıza çok iyi bakıyor". Müfettiş anlamıyor, ne demek istediklerini. Oysa öğretmen, aslında veterinermiş. Veteriner asıllı şu anda öğretmenlik yapan çok kişi var. Merkezi sistemle öğrenci almanın karşısındayken öğretmenlik amacı taşımayan bölümlerde okuyanların hiçbir meslek dersi almadan mezun olup da öğretmen olmalarına sıcak bakmıyorum. Veteriner hekimlik tabii ki kutsaldır. Hayvanları çok seviyoruz.

TÇ - Saygı duyarız
FH - Evet, saygı duyarız ama insanların kendi çocuklarına, hayvanlara verdiklerinden daha fazla değer vereceklerini düşünüyorum. Hastalanan hayvanını hiçbir hayvansever öğretmene götürüp tedavi ettirmez. O zaman çocuğun gereksinmesini de bir veteriner değil, bir öğretmen karşılar. Veliler de bunun peşine düşmüyor. Veli, "Ben buraya mesleği öğretmenlik olan, gerçek bir öğretmen istiyorum." Diyebilmeli. Böyle bir itiraz geleneği yok. Oysa o veteriner hekimin okuttuğu çocukların dönüp tekrar aynı sınıfları okuma şansı yok değil mi? Onlar yetişmeden büyüyüp gidiyorlar.

TÇ - Ben de öğretmen okulu ve Eğitim Enstitüsü mezunuyum. Çok alan, meslek dersleri görmüştük. Başta psikoloji okuduk. Bir de orada kalmadık mesleki olarak sürekli kendimizi yetiştirdik. Çünkü böyle bir amaçla yetiştirilmiştik. Başka işimiz yok. Sorumluluk alanımız eğitim, öğrenciler. Ben de bu tür bahsettiğiniz insanların bireysel ayrıcalıklara değer vermediğini de fark ediyorum, görüyorum. Eğer sınıfta 100 kişi varsa aslında bir kişi olarak görüyorlar. Ve en kötü tarafı da öğrenciyi kendi kişiliklerine çevirme çabasına giriyorlar. Halbuki eğitim, öğrenciyi kendinizin dışında farklı bir birey olarak kabul etmekle başlar.
FH - Benim örneğin otuz küsur yıl önce Eğitim Psikolojisi öğretmenimin anlattığı olay hala aklımdadır. Bedenen sakat olan bir öğretmeni anlatmıştı. Topal bir kadın öğretmen sınıfa girdiğinde topallığını görüp gülüşmüş gençler. Onların gülüştüğünü görünce, "Haklısınız" demiş öğretmen, "Topalım. Şimdi istediğiniz kadar gülün bana. Gülebilirsiniz gerçekten, size bu izni veriyorum." Tabii, kimse gülmemiş. "Niye gülüyorsunuz?" demek, işi hakaret dozuna vardırmak yerine, tam tersine yumuşak davranın onlar pişman olsun. Bana da öğrenciler, "Hocam tamam siz, dövmezsiniz ama morartırsınız" derler. Öyle dokunaklı bir şey söylerdim ki bir daha öyle laf etmezlerdi.

TÇ - Siz öğretmen kişiliğinden bahsettiniz. Bunun için şöyle de söyleyebiliriz. Bilgi önemlidir. Ama ondan daha önemli olan nerede olduğunuzdur. Yani insanın doğru yerde olması gerektiği daha da önemlidir. Zeki olabilir ama yanlış yerdedir. Orada zekasını kullanamaz. Öbür tarafta yaratıcıdır ama yine yanlış yerdedir, yaratıcılığını kullanamaz. Sevmiyordur, verimli olamaz. İşte tüm mesele doğru yerde olmaktır.
FH - Ve yaratıcılığının da o alanda geliştirilmesi.

TÇ - Neden yazın? Örneğin resimle, fotoğrafla ilgileniyor musunuz? Çünkü sanatın bir dalına ilgi duyan, diğer dallarıyla da ilgilidir. Onlara bakışınız nasıl?
FH -Resim sergisi gezmeyi çok severim. Tabii maddi koşullarım elverdiği kadar evime orijinal tablo almaya bayılırım. Hatta günün birinde, emekli olduğumda sadece hobi olarak resim yapmayı hayal ederim. Resim alanında geliştirebilirdim kendimi diye düşünüyorum. Çünkü öyle bir yetenek olduğuna inandırmıştı beni resim öğretmenlerim. Ama olmadı. Koşullar öyle gelişmedi. Belki de o yolla kendimi gösterme fırsatı bulsaydım edebiyata yönelmeyecektim.

TÇ -Edebiyata yönelmeniz koşullarınız gereği oldu, öyle mi?
FH - Çünkü edebiyat başka hiçbir şey istemiyor. Yani resim pahalı bir uğraştır.

TÇ - Fotoğraf da öyle.
FH - Fotoğraf bir fotoğraf makinesi gerektirir. Ben çok zor koşullarda büyüdüm. Devlet okullarının sınavına girdim, devlet tarafından okutuldum; çünkü, babam devlet memuruydu ve koşulları çok kısıtlıydı. O yüzden de belki hayatımın seyrini değiştirebilecek olan bazı şeyler olmadı. Örneğin üniversite seçiminde, girdiğim yıl 6 tercih yapılıyordu. Merkezi sistemin ilk yıllarıydı. 6 tercihin üç tanesi edebiyat fakülteleriydi. Öbürleri ise tamamen alakasızdı. Orman fakültesi, diş hekimliği, ziraat fakültesi. Altısını da kazandım. İlk heves gittim edebiyat fakültesine kaydımı yaptırdım. Dersler bir başladı ki eski yazılar, Arapçalar. "Ben ne yaptım, böyle hayal etmemiştim edebiyat fakültesini" diye düşündüm. Diğerlerinin kayıtları doldu, kapandı. Bir tek diş hekimliği kalmıştı.. Babama telgraf çektim: "Baba, ben diş hekimliğine geçmek istiyorum" diye. Babamdan bir telgraf geldi; "Ben sordum, soruşturdum, diş hekimliği çok pahalı bir tahsil. Benim seni orada okutacak gücüm yok. Otur oturduğun yerde". Ve ben tekrar döndüm edebiyat fakültesine. Diş hekimliğini seçseydim ne olurdu, bilmiyorum. Ama o hayal kırıklığımı anlatamam. Ben çağdaş edebiyat göreceğim; Sait Faik okuyacağım. Orhan Veli şiirleriyle ilgileneceğim diye geldim, Osmanlıca'yla karşılaştım. Sonra kırdım dizimi oturdum edebiyat fakültesinde.

TÇ - O arada hayal kırıklığınızı nasıl yendiniz?
FH - O hayal kırıklığını çok zor yendim. Okuduğum sürece yenemedim, mezun olduktan, öğretmenliğe başladıktan sonra da yenemedim. Öğretmenliğimin 7-8. senelerinde ancak, yavaş yavaş ondan kurtulmaya çalıştım. O da çabayla. Örneğin şöyle bir şey yaşadım. Bizim fakültedeki öğretmenlerimiz "her güzel şey yazılmıştır. Kimse sizden bir şey yazmanızı beklemiyor" diyorlardı. "Size düşen, yalnızca yazılmış olanları incelemektir." Sürekli size bunlar söylendiğinde, "Benden kimse bir şey yazmamı beklemiyorsa ben niye kıvranıyorum?" diyorsunuz. Üstelik Abdülhak Hamit gibi, işte Tevfik Fikret gibi yazamayacaksam hakikaten de yazmamalıyım. Düşünün bütün o ilk yazdığım ve yayınladığım şeyleri. Ben edebiyat fakültesine gittiğimde sağda solda şiirlerim yayınlanıyordu. Onları bile ayıpmış gibi saklayacak delik arayarak unutmaya çalıştım.

TÇ - Halbuki okullarımız yaratıcılığı desteklemeli.
FH - Yaratıcılığı desteklemek, artırmak bir yana, olanı yok ediyor. 71'de öğretmenliğe başladım. 79 yılında bir şeyler yayınlamaya cesaret ettim, yazmaya ve yayınlamaya. Yazmaya başlamamın nedeni kendi kendime aldığım başka bir karardı; "Evet, pek çok güzel şey yazılmıştır. Ben o yazılan şeyler gibi yazamayabilirim. Ama benim yazacağımı da, sadece ben yazabilirim. O zamanlar örneğin, "Bekir YILDIZ modaydı. Bekir YILDIZ gibi yazamayacaksan hiç yazma." Dendi bana. Bekir YILDIZ gibi yazamayacağım, evet; ama Bekir YILDIZ' da benim gibi yazamayacaktı. Bunu bulmam 8-10 yılımı aldı.

TÇ - Ben de yatılı okudum, eğitim enstitüsünde. Aynı şeyi başka biçimde yaşıyoruz. Hiç unutmuyorum. Yatakhanede 16 kişiydik. Bir gece "büyünce ne olacaksınız, hangi ressam gibi" diye bir soru soruldu. Biri, "Van GOGH olacağım büyünce, diğeri Matisse, öbürü EYÜPOGLU olacağım" demişti. Sıra bana geldiğinde "Ben Tülay ÇELLEK olacağım" demiştim. Yani öyle olmak gerekir. Bekir YILDIZ'a saygı duyarım. Ama sizin Bekir YILDIZ gibi olmanız ona da size de hakarettir derim. Yazdıklarınızın dil boyutunu irdelemeye çalıştık zaman elverdiği sürece. Bir de yazılarınızda kadın boyutunu anlatabilir misiniz? Tanrıkadın, örneğin. Ben "Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar?" adlı romanınızı okudum. Bir de çok dikkatimi çekmişti, kitaplarınıza koyduğunuz isimler. Hakikaten o da çok ilginç bir isim. Orada bir kadının mücadelesini, çevresindeki tüm engellemelere karşın, nasıl ayakta kaldığını çok akıcı bir dille anlatmışsınız.
FH -Öyle bir şey yazmamak için de kendimle çok mücadele ettim. Çünkü bu, edebiyatta çok bilinen bir şeydir. İlk kitaplar özellikle de ilk romanlar genellikle yazarın kendi yaşamından yola çıkarak yazdıklarıdır. Böyle olmasın diye o kadar çırpındım ki. Çünkü bu çok basmakalıp, çok bilinen bir şey. Hayır, benimki öyle olmasın istedim. Sonra baktım ki ne adına , niye bunun mücadelesini veriyorum . Eğer ilk kitaplar hep böyle oluyorsa varsın benimki de böyle olsun. Demek ki insan önce kendini anlatmak istiyor. Ondan sonra sıra başkasına geliyor. Örneğin, geçen yıl yayımlanan Tanrıkadın, Kırmızı Karanfil'den eskidir başlangıç tarihi olarak. O , "kendimi yazmayacağım" kararımın bir ürünüdür. Sonra onu bir tarafa bıraktım. Kırmızı Karanfil'i yazdım. Çünkü bana basınç yapan bir olay yaşamıştım: YÖK tarafından büyük bir haksızlığa uğradığımı düşünüyordum. Hala öyle düşünüyorum. Sıkıyönetim ve YÖK el ele verip sürdüler beni. Ben dünya harikası bir öğretmen değilim ama beni sürüp orada bıraktıkları elemanlarına baktığım zaman çok büyük haksızlığa uğradığımı düşündüm. Çünkü bütün iyi niyetimle yararlı olmaya çalışan bir insanım. Gerçekten de bir şeyler yapmaya uğraşıyorum. Hiçbir şey yapmadan sadece maaş alan insanlar orada kaldılar. Bencileyin çırpınıp, yenilik getirmeye çalışanlar bir tarafa atıldılar. Bende tabii ki bir şok etkisi yarattı. Yani safra gibi, onu atmadan rahatlayamayacağımı fark ettiğim için öbür yazdığımı bir kenara bırakıp, "Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar"ı yazdım. İnsan kendi yaşamından çıkarak yapsa da onu yeniden üretiyor, kurguluyor. O mücadele ne yazık ki bizim kuşağın pek çok kişisinin, kadınının bir mücadelesidir. Daha dün bir yerde konuşma yaparken o kitap elinde, bir öğretmen geldi. "Bu kitapta ne kadar çok kendimi buldum" diye.

T.Ç - Gerçekten ben de kendimi bulmuştum zaman zaman okurken.
FH - Kendimi anlattım. Ama anlattığım kendim, yayınlandığı anda artık ben değil herkesindir. O öğretmen ve paylaşan kişilerle pek çok ortak noktası olan öğretmen kadınları anlatmasını seviyorum doğrusu. Çünkü kadınları daha kapalı bir dünyayı barındıran kişi olarak görüyorum. Kendine özgü dünyaları var. Açık değiller. Gizleri var kadınların. O gizleri keşfetmek, onların peşinde gitmek, onları bulmaya çalışmak bana heyecan veriyor. Kadınların dünyası derin, dibe doğru zenginleşen bir dünya.

TÇ - Zaten romanınızda da , şimdi siz de anlattınız sürgünü , katılığı ama içinde olan sevgiyi, duyarlılığı, inceliği karanfillerle öyle güzel anlatmışsınız ki. Dediğiniz gibi bir başkası karanfil yoluyla o kadar derinliğine bir anlatım gerçekleştiremezdi sanırım. Orada sevgiyi anlatma biçiminiz çok hoş. Ve bence kitabınızın tamamının ölçüsüydü.
FH - Teşekkürler. Öykülerim de kadın ağırlıklıdır. Tabii şundan da korkuyorum. Edebiyatta, bilmiyorum sizin yaşamınızda da öylemidir, ama herhangi bir edebiyatçıya bir etiket yapıştırıldığı zaman onu üstünden söküp atması çok zordur. Yani "kadınları yazan bir yazardır", dendiği anda ona mahkum oluyorsunuz. Böyle bir damga yememek için erkekleri de anlattım elbette. Kadınları bu kadar derinlemesine anlatan erkeği neden anlatmasın ki.

TÇ - Şu kitaplar da insanı anlatıyor bence. Bunun içinde kadın da var, erkek de. Herkes var.
FH - Kurmaca olanlarda da erkek dünyasını ele alıp anlattığım öyküler var. Erkekten bir roman kahramanı yaratıp sadece erkek anlatabilir miyim, bilmiyorum. Denemeye niyetim yok açıkçası. Pek çok erkek yazar var. Anlatsınlar. Ayrıca farkındaysanız erkek yazarlar da çoğunlukla kadınları anlatır. Demek ki kadınların anlatılmaya değer çok şeyi var.

TÇ -Çocuk kitaplarınız var. Bu konuyla ilgili söyleyeceklerinizi merak ediyorum doğrusu. Neden başka konu değil de çocukları yazdınız. Türkiye'de çok önemli bir olay.
FH - Epey bir süredir çocuklar için yazmadığımdan dolayı vicdan azabı çekiyorum. Çünkü çocukları ihmal ettim uzun bir süredir. En son öğretmenlik yaptığım İnanç Lisesi öğrencileri için yazmıştım. İlkokulu bitirip çeşitli yerlerden gelmişlerdi. Onları bir araya toplayan neden, üstün zekalı olmalarıydı. Bu beni de çok cezbetti doğrusu. Çünkü zekayla yaratıcılığın bağlantısını açıklamama bile gerek yok. Onlarla neler yapabilirim, diye kendimi denemek için bir yıllığına gittim. Çok zor koşullardı benim için. Okul Gebze'deydi.Yatılı bir okuldu. Ben Cihangir'de oturuyordum. Cihangir'den Gebze'ye gitmek ya da orada kalmak gerekiyordu. Oğlumun okulu devam ediyor o sırada ona da göz kulak olmak zorundayım. Bir yandan da maddi nedenlerle dersaneyi bırakamıyordum. Hafta sonu da dersanede çalışıyordum bu nedenle. O yüzden yalnızca bir yıl gidebildim. Öğreneceklerimin tamamını öğrenemedim, ama deneyim oldu. Büyüdüler, şimdi üniversite öğrencisi hepsi. Sanırım önümüzdeki yıl üniversiteyi bitirecekler. Dünyanın çeşitli yerlerine dağıldılar. Bir kısmı ABD de. Kendi çocuklarım gibi takip ediyorum onları . Kim neredir, ne yapıyor? Biliyorum.

TÇ - Öğretmen dediğin böyle olmalı.
FH - Ama sadece 30 kişilerdi.

TÇ - Niye bireysel eğitimini tavsiye ediyoruz? Sınıf sayısı az olsun diyoruz. Öğretmenin o çocukları tanıması ve takip etmesi için. Yoksa 100-200 kişiyle de ders yapılır. Ama tanımadıktan, ulaşamadıktan sonra ne anlamı var? Zaten o da konferans olur, ders değil çoğu kez.
FH - En son onlara yazmıştım. "Ne Dediniz Anlamadım" diye bir çalışma. Türkçe üzerine. Türkçe'yle ilgili ilk yoğunlaşmamdır belki de o. O zamanlar Kadir ÇÖPDEMİR'in bir radyo programı vardı ve "Hayatım, canlarım", diye sesleniyordu insanlara. Çok sokak diliyle, hatta ev içi diliyle konuşuyordu. Ondan tedirginlik duymuştum. Oradan yola çıkarak yazıldı o oyun. Çocuklar için son çalışmam o oldu. Sonra bir daha ilgilenemedim. Türkçe ağır bastı. Romanlar, öyküler devam etti. Çocuklar için yazmayı seviyorum. Çünkü öğretmenlik damarıyla da örtüşen bir şey bu ve geleceğe yatırım yapmak. Ayrıca çocuklar için yazdığımda, yazar olarak da kendimi daha güvenceye almış oluyorum. Çünkü çocuğu kazandığınız zaman, geleceği kazanmış oluyorsunuz. Yakın bir zamanda bir fırsat yaratıp çocuk edebiyatına dönmek istiyorum. Zaten, ilk kez cesaretimi toplayıp katıldığım yarışma, Kültür Bakanlığının "Çocuk Yapıtları" yarışmasıydı. O da "1979 çocuk yılı" nedeniyle açılmış bir yarışmaydı. Çocuk oyunu, romanı, çocuk öyküsü gibi dalları vardı. Orada "Çocuk Oyunu" dalında başarı kazandım.

TÇ - Ödüller konusunu biraz açımlayabilir miyiz?. Sizi internette araştırırken not almıştım. Ödüllerin bizler ya da toplum üzerindeki etkisi ve sunuşları değiştirmedeki rolü üzerine biraz daha ayrıntılı konuşabilir misiniz?
FH - Tamam. Edebiyat dünyasına, çocuk edebiyatı kapısından girmiştim. Tiyatro ile. Daha sonrada birkaç tane çocuk oyunu yazdım. Bir çocuk romanım var. O çocuk romanının devamı gibi belki bir tane daha kafamda taşıdığım bir şey bu da. Zaman bulup belki torunlar için yazacağım ilerde.

TÇ - Çocuk öyküsü, romanı birde çocuk oyunu yazdım diyorsunuz. Daha önce de biraz değindik diğer sanat dallarına ilginiz üzerine. Resim yapmaktan bahsetmiştiniz. Anlatımlarınız gerçekten resim çizer gibi, doğayı da, insanı da tuvale aktarır gibi anlatmışsınız. O zaman tiyatroya da özel bir ilginiz var. Onu da biraz açabilir misiniz?
FH - Evet var. Tiyatro, şu sıralarda tartışılıyor, bazı yazarlarımız tarafından "Tiyatro öldü mü?" diye hatta "Tiyatro öldü" diye doğrudan bir yargı halinde konuşuluyor. Ben tiyatronun çok temel sanat dallarından biri olduğunu ve hiçbir zaman ölmeyeceğini düşünüyorum. Birçok sanat dalının da tiyatrodan çıktığına inanıyorum. Sinema doğrudan doğruya tiyatrodan çıkmıştır. Tamam, tekniği daha iyi kullandığı için belki daha fazla yaygınlaşma şansına sahip; ama ne olursa olsun tüm bunların ve güzel sanatların tamamının da temsil edildiği yerdir tiyatro. Tiyatro resimdir, tiyatro mimaridir. Tüm güzel sanatların dalları tiyatronun içinde var zaten. O yüzden tiyatronun ölmesi söz konusu olamaz. Tiyatro ile ilgili özel bir eğitim almadım; ama bu benim yönelimimdir. Tiyatroyu çok sevdiğim için çocuk oyunları yazdım. Büyükler için de bazı oyunlarım var. Hiç gün ışığına çıkmamış ama. 657'ye bağlı olarak çalışmış olanlarda böyle bir sabır gelişiyor. "Ben yazdım hemen ortaya çıkarayım, alkışlanayım" gibi bir merakım yoktur. Yıllarca da çekmecemde bekletebilirim. Günün birinde coşup taşıp, "Şunu tekrar ele alayım" diyeceğim günü bekliyor.

TÇ - Ben hayallerle ütopyaları çok önemserim. Sorularımda da vardı. Böylece bilmediğimiz taraflarınızı da öğrenmiş olacağız.
FH - Bu arada unutmadan ödüllere değineyim. Adımı duyurmam doğrudan doğruya ödüllerle oldu. Çünkü çok girişken bir insan değilim. Yayınevine gidip, "Benim dosyam var" diyebilecek bir yapıda değilim. Beni yayınevinin çağırmasının olanaklarını sağlamaya çalıştım. Bunun da biricik yolu vardı: Yarışmalara katılmak. Katıldığım yarışmaların tümü rumuzla katılınan yarışmalardı. Adınız, yarışma sonuçlandıktan sonra öğreniliyordu. İlk katıldığım, Kültür Bakanlığının hazırladığı bir yarışmaydı. 1979 yılında "Çocuk Yapıtları" yarışması. Bu yarışmada ödül alan yapıtlar daha sonra kitaplaştırıldı. Ancak 12 eylülde her şey iptal edildiği gibi elbette bunlar da iptal edildi. İnsanların başına gelenler, kitaplarının da başına geldi. Kitaplar toplatılıp mahzenlere tıkıldı. Aradan 5-6 yıl geçtikten sonra tekrar ortaya çıktılar. Hala sırrını çözemediğim biçimde süper marketlerde satıldı. Kapatılan Kültür Bakanlığı yeniden kurulduğunda bu eski yayınlara baktılar. Benim kitabım ki, benimle birlikte 5 ayrı yazarın ortak kitabıydı, "6 Çocuk Oyunu" adıyla çıkmıştı. Bu kitap yeniden basıldı iki ayrı ciltte. Şu an yine yok. Bir de başka bir çocuk oyunumu ise (Çirkin Prenses) Yalçın MENTEŞ, uzun bir süre oynadıktan sonra, benim adımın yerine, kendi adını yazarak oynadı. Tabii tüm bunlar beni bu konuda yazmaktan soğuttu. Ama unutamadığım ve çok önemsediğim yarışma ise Akademi Kitabevinin yarışmasıdır. Benim için çok anlamlıdır. Oraya 9 tane dosya göndermem gerekiyordu. Çünkü 9 kişilik bir seçici kurul vardı. Ama daktilo en fazla 5 nüsha alıyor. O zaman fotokopi yok. 1980 yılından bahsediyorum. Adı "Sabah Yolcuları" olacak. 5 nüsha yolladım. O yıl ödülü sanırım Nursel DURUEL kazandı. Derken yayınevinden bir mektup aldım. Diyorlar ki "dosya sayınız eksik olduğu için bu yıl sizi yarışmaya katılmış saymıyoruz, tamamlayıp gönderin." Bunu okuyunca nasıl bir duyguyla bilmiyorum ama, "Bu da 'kazanamadınız'ın İstanbulcası galiba" dedim. O yüzden dosyaları tamamlama külfetine hiç girmedim. Ertesi yıl ödüllerin açıklanmasından bir hafta önce, "Öykü birincilik ödülünü kazandınız. Ödülünüzü almak için İstanbul'a gelin" diye bir telgraf geldi. Önce çok şaşırdım. Sonra işin aslını öğrendim: Dosyalar bir yıl önce okuyanlardan alınıp okumayanlara verilmiş. Bu benim edebiyat dünyasına adım atmamı sağlayan ödüldür. Gösterdikleri bu duyarlılık-ki ben yapar mıyım, bilemiyorum-çok güzel bir davranıştı. Akademi kitabevi dosyayı bastırdı da. Kendi adıma ilk yayınlanan kitabımdır. Daha sonra Enka Vakfının yarışmasına para için katılmıştım. Üçüncülük kazandım. Bu miktar aylığımdan bile fazlaydı. Bu parayla da daha sonra parasını geri alacağım "Eski Bir Balerin" kitabımı bastırdım. Bu kitap "Sait Faik Ödülü"nü kazandığım kitaptır. Sait Faik ödülü edebiyata kesin kaydınızın yapıldığı ödüldür. Birde uluslararası bir ödülüm var. Balkan yazarlarının katıldığı bir yarışmada: Borski Grümen. En son da "Sedat Simavi Ödülü"nü Fakir BAYKURT'la paylaştım 1997 yılında, "Savrulmalar" adlı kitabımla. Ayrıca bu ödülü Fakir BAYKURT'la paylaşmak onurdur benim için.

TÇ - Çok önem verdiğim ve sürekli öğrencilerime de söylediğim, sorduğum hayalleriniz ve ütopyalarınıza gelelim. Aslında kitaplarınızdan çok şey öğrendik, dünyanızın, hayal gücünüzün bir dökümü. Bir de bizim bilmediklerimiz...
FH - Pek bilmediğiniz bir şey kalmadı.

TÇ - Ama mutlaka tasarladığınız bir sürü şey vardır.
FH - Yapacağım şeyler var. Ömrüm yeterse yapmayı düşündüğüm iki şey var. Birincisi Türkçe için yapacağım birkaç şey daha var.

TÇ -Bir dilbilgisi kitabından bahsetmiştiniz.
FH - Evet bir dilbilgisi kitabına başladım. Dilbilgisi, ama kuru bir dilbilgisi kitabı olmamasına çalışacağım. Yoksa piyasada çok fazla dilbilgisi kitabı var zaten. "Türkçe Off" kadar olmasa bile yinede bir söyleşi havası içinde yazmayı düşünüyorum ve asıl burada amaçladığım şey kavramları anlatmak. Bizde dilbilgisi anlatılırken "nesne"nin tanımı arkasından açılımı yapılır. Ama ben "nesne"nin ne olduğunu kavramsal düzlemde açıklamak istiyorum. Bunu yıllardır dilbilgisi anlatan öğretmenlerden bir yakınma olarak duydum.

TÇ - Anlatılanlardan da duymuşsunuzdur. Öğrenciliğim süresince edebiyat dersleriyle, öğretmenliğim boyunca da edebiyat öğretmenleriyle aram çok iyiydi ama dilbilgisi dersini hiç sevmiyordum. Şimdi "Türkçe Off"u okurken sevmeye başladım, bu yaştan sonra. Siz kavramları verirken, öğretirken ikinci göreviniz de bize dilbilgisini sevdirmek olacak. Bu çok önemli.
FH - Dilbilgisi sevilecek bir şeydir. Çünkü yaşamımız gibi. Şunu söylediğim zaman insanlarda o bilginin gülücükle birlikte belli bir yere oturduğunu da fark ediyorum. Yani öğrencilerime anlattığımda ki kitapta da bu üslupta anlatacağım. Diyorum Türkler önem verdikleri şeyleri sona bırakmaya eğilimlidirler. Örneğin en önem verdiğimiz sözü en sona saklarız. Etkili olsun diye. Hatta yemek yerken en sevdiğimiz lokmayı en sona saklarız. İşte bu yüzden Türkçe'de vurgu sondadır, yüklem sondadır. En önem verdiğimiz şeyleri sona bırakmışız. Her dil, aslında o dili kullanan bireylerin karakterini yansıtır. Nasıl ki giyim kuşama bakarak bir insana, "şöyle bir insandır" diyorsak aynı biçimde bizim kullandığımız sözcükler, dilimiz için yaptığımız sözcükler de bizi yansıtır. Dili biz geliştiririz. Geçenlerde bir yerlerde duymuştum. "Çağlayan" sözcüğü öbür dillerin tümünde görsel bir biçimi ifade etmiş, dökülen su anlamına gelen bir ses. Bizde ise kulakla ilgili, o çağıl çağıl, çağ diye bir sözcük, bu sesi çıkaran şey. Türklerin görselden daha çok işitsele önem verdiklerini buradan kalkarak söylemek hiç acayip bir şey olmaz.

TÇ - Aynı şekilde "Barbiana Öğrencilerinden Mektup" isimli kitabı çok severek okumuştum. Hep bahsederim. Pazar günleri Erdal ATABEK Beyin konferans serisine gidiyorum. Orada adı geçti bu kitabın. Aynı şekilde yabancı dil öğretiminde de biz bu Türkçe dilbilgisi dersleri gibi zorlanıyoruz. Ben de İngilizce kursuna gittim. Bu kitapta da yazıyor. Temel gereksinmelere dayanılarak yabancı dilin öğretilmediği, dolayısıyla öğrenciler tarafından tam alımlanmadığı, bu nedenle de yaşama geçirilmediği anlaşılıyor. Doğrudur, bizde de öyle, dilbilgisi öğretilir. Ama sonucunda temel gereksinmelerimizi dillendiremiyoruz.
FH - Ben de Fransızca okudum. Sözcükleri biliyorum ama temel gereksinmelerime dayalı cümle kuramam. Üstelik en verimli çağımda gördüğüm halde.

TÇ - Demek ki yöntem önemli.
FH - Bir de niçin öğrettiğimizi unutuyoruz. En önemli dertlerimizden birinin o olduğunu düşünüyorum. Dilbilgisini düşününce buna varıyorum. Bir şeyler öğretiyoruz. Ama bütün o bilgileri neden verdiğimizi öğretmiyoruz.İlkokul üçüncü sınıfta başlıyor dilbilgisi, belki ikinci sınıfta.

TÇ - Ama doğuştan başlamıyor değil mi? Bu kitapta da öyle yazıyor. Bir insan kendi dilini dilbilgisiyle öğrenmez. Dolayısıyla yabancı dil öğretilirken de belki kendi dilimizin içine doğduğumuzda nasıl bir şekilde öğreniyorsak, temel gereksinmeleri önce söylemeye başlıyorsak, belki yöntemlerde de öyle bir değişiklik yapmak gerekir.
FH - Hatta salt yabancı dil için değil kendi anadili için de öyle. Kompozisyonlar yazdırıyorum biliyorsunuz, ( öğlenleri birlikte yemek yerken konuştuğumuz en önemli konulardan biri) yazılarına hiç bakmıyorum. Yazılarına bakmayacağımı önceden söylüyorum. Çünkü öğretmen yazılara bakarsa daha bir özen gösterilir. Bu arada yazacağı her şeyi kaybeder. Anlamı yitirir. Benim derdim de ayrı mı, bitişik mi, olduğu değil. Orada bakmayacağımı bilerek sınıfta okuyacak. Kendisinin okuyabileceği bir yazı olsun. Yazabileceği şeyleri yazsın istiyorum. Karşısına biçimsel engel çıkarmıyorum. Ve yazabileceği en kolay konular bunlar. Örneğin karşılıklı konuşma, bunu yazın diyorum. Ya da tuvalet kağıtlarına öykü, şiir, roman basılacakmış, ne düşünüyorsunuz, bu konuda. Öyle ürkütücü başlangıç, giriş, gelişme, sonuç değil. Onları istemiyorum. Onlar daha sonra. Türkçe dilbilgisinin öğretilmesiyle ilgili de vurgulamaya çalıştığım şey şu: 3. sınıftan başlıyoruz öğretmeye, çocuk Türkçe'yi biliyor, anadili zaten. Peki, biz ne öğretiyoruz, niye öğretiyoruz? Şundan öğrettiğimizi söylemiyoruz. Bu dili doğuştan biliyorsun, annenden, babandan, evinden öğrendin. Kuralları bunlardır. Bunlara göre konuşursan, yazarsan dili doğru kullanmış olursun. Dilbilgisi öğretiminin amacı dili doğru kullanmaktır. Sık sık yaptığım bir espri vardır. Gecenin ilerleyen saatlerinde hiçbir zaman dolaylı tümleç muhabbeti açılmayacaktır. Yani bu böyle genel kültür olarak "Haydi biraz dolaylı tümleçten bahsedelim" biçiminde ortaya konacak bir bilgi değil. Niye dolaylı tümleç öğreniyorsunuz, o bilgiyi daha sonra konuşmada, yazmada kullanabilesiniz diye. Türkçe'nin çok yaratıcı bir şekilde kullanılması ütopyam. Herkesin hem mükemmel, kusursuz bir Türkçe kullanması hem de onunla rahat yazılacak şeyler üretmesi bir de herkesin söylemek istediği neyse onu net bir biçimde söyleyebilir duruma gelmesi. Ütopyam basit gibi görünüyor ama değil. Çok ciddi.

Söyleşinin üçüncü ve son bölümü için tıklayın.

Öğr. Gör. Tülay Çellek
YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi (SANTAS)
e-posta: tcellek@yildiz.edu.tr 


netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)


Yorum Ekle Yorumları Listele
133. Sayı önceki yazı 133. Sayı sonraki yazı
Yazarın Önceki Yazısı Yazarın Sonraki Yazısı
Her hakkı saklıdır. All rights reserved. netyorum.com © 2000-2005 İstanbul-Türkiye