|
15.05.2003 Tülay Çellek - netyorum.com / Sayı: 133
DİLİN SESİ FEYZA HEPÇİLİNGİRLER İLE SÖYLEŞİ -
BÖLÜM 3
Söyleşinin ikinci bölümü için tıklayın.
TÇ - Çok önemli. Siz anlatırken anımsadım. Buraya daha önce Polonya Dışişleri
Bakanı gelmişti. YTÜ oditoryumda çok güzel şeyler olur, bende giderim. Sayın
Bakan kendi diliyle konuşmuştu. İngilizce konuşmamıştı. Düşündüm, bizden biri
gitse Polonya'ya Türkçe mi konuşurdu, İngilizce mi konuşurdu?
FH - Tabii ki İngilizce.
TÇ - Umarım Türkçe'yi konuşacak zamanları bize yaşatacak o insanlar. Türkçe
konuşabilelim her yerde. Çeviri de yapılabilsin. İngilizce, Fransızca için
çeviri yapılıyor. Görüyoruz haberlerde kulaklıklar takılıyor. Bizim için de,
Türkçe için de takılsın. Biz de varız. Türkler de var, Türkçe de var. Tabii bu,
kafatascı olma anlamında değil. Kimlikli, kişilikli olma anlamındadır
FH - Ütopyamda Türkiye'de değil sadece, dünyada da Türkçe'nin geçerli hale
gelmesi de var. Bunun için de bizim sahip çıkmamız gerekiyor önce. Bir olay
anlatmışlardı. Alman başkanı Kohl, Türkiye'de uluslararası bir toplantıya
geldiğinde, o toplantının dilinin İngilizce olduğunu görmüş ve kendisi Almanca
konuşma yapmak istediğini söylemiş. "Olmaz" demişler. "Çünkü biz bu toplantıyı
İngilizce yapıyoruz." Kohl'de, "Burada kendi dilimle konuşmayacaksam toplantıya
katılmak istemiyorum" demiş ve gitmiş. Şimdi bunun ayıbını düşünün. Türkiye'de
uluslararası bir toplantı yapıyorsunuz. Bu İngilizce'ye çevrilebilir ama
sunuşlar Türkçe olur. Ama Türkçe'nin T sinin bile olamadığı bir toplantı
yapıyorsunuz, bunu protesto eden Alman Başkanı oluyor.
TÇ - Sizin kitabınızda var. Benim yaşantımda da çok vardır, Türkçe cümlenin
tam ortasına İngilizce bir sözcük yerleştiriliyor. Bunu da aydınlarımız yapıyor,
hani çok bilgili görünmek adına. Türkçe'yi de, İngilizce'yi de mahvediyor bana
göre. Cümlenin ortasında "time" ya da "space" sözcükleri yerleştiriliyor. Bunun
Türkçe'sini çok rahat söyleyebilirsiniz ve çok rahat da karşınızdaki insan
alabilir.
FH - Herhangi bir Türkçe sözcük bulma sıkıntısından kaynaklanmıyor. Doğrudan
doğruya bir gösteriş merakından kaynaklanıyor. "Ben İngilizce bilirim" demek
istiyor kişi.
TÇ - Ama aslında ikisini de hem Türkçe'yi, hem de İngilizce'yi iyi
bilmediğini gösteriyor. Konferanslarda kulaklık taktığına göre.
FH - Evet ikisini de yarım yarım biliyor. Matematiktekinin tersine iki yarım bir
bütün etmiyor. Yarım İngilizce, yarım Türkçe bir bütün dil etmiyor ne yazık ki.
Yarım İngilizce, yarım Türkçe olarak kalıyor. Bir başka tasarım da; yazmayı
düşündüğüm birbirinin devamı olan iki kitap var, roman. Bir de öykü var. Göç
öyküleri yazacağım.
TÇ - Kadın, çocuk, dil. Başka konular da var mı, diye takılmıştım. İyi oldu.
FH - Göç öyküleri var. Onunla ilgili malzeme toplamaktayım şu anda. Malzemeye
gereksinmem var. Çünkü yaşanmış olayları edebiyata dökmeyi planlıyorum.
Türkiye'den ayrılmak zorunda bırakılanlarla, Türkiye'ye sığınmak zorunda
kalanlar. Türkiye'den göç, Türkiye'ye göç. Tabii göç değil, göçten daha
zorlayıcı nedenlerle yapılan hareket.
TÇ - Ailenizde var mı?
FH - Evet tabii. Normal olarak da düşündüğüm, en azından çıkış olarak. Ailemin
anne kanadı Midilli göçmeni. Midilli'den mübadele şeklinde gelmiş. Baba tarafı
Girit göçmeni. İki taraf da mübadil. Ve gelip Ayvalık'a yerleşmişler. Onları
yazmak istiyorum. Birinci elden tanıklık yok artık. O kuşak gitti. Ama onlardan
elde ettiğim bazı veriler vardı. Onları da birtakım tarihsel bilgilerle
destekleyerek iki cilt olarak düşündüğüm romanın birinci cildi, Girit'i kapsayan
bir şey olsun istiyorum. İkinci ciltte; onların Türkiye'ye göç ettikten sonrası
yaşantıları. Bu da kısa bir Türkiye tarihi olacak. Türkiye'nin komik tarihi.
TÇ - O zaman hazırladığım 104 sorunun içindeki tarihe bakışınız sorusu da
yerini buldu. Tarihe bakıyorsunuz.
FH - Baksam da göç açısından.
TÇ - Olsun. "Schindler'in Listesi", "Amen", ve "Piyanist"te gittim. Hepsinin
de konusu aynı. Fakat bakış açıları farklıydı. Amen din tarafından anlatılmıştı.
Piyanist, sanatın da yer aldığı taraftan, Schindler'in Listesi de bir başka
taraftan. Önemli olanda o. Farklı bakış açılarıyla bir konuyu irdelemek, çok
doğru. Sadece mermi, tüfek ve asker sayısıyla tarih yazılmaz, yazılmaması
gerektiğine göre içinde felsefeyi barındırmıyorsa hele…
FH - Ve o kadar büyük acı yaşamışlar ki. Babam 1 yaşında göçmüş. 1923 doğumlu ve
doğum yeri Resmo görülüyor. Birinci kuşak mübadil, ikinci kuşak da benim. Ve
soyum tükeniyor artık. Çünkü Girit'te doğmuş olanlar artık gittiler toprağa.
Bizimkiler büyük acılar çektiklerini saklamışlar, bastırmaya çalışmışlar. Çünkü
anımsamaları acı verecektir. Orada servetlerini bırakıp gelmişler. Çoğu da
Türkiye'de çok zor durumlara düşmüşler. Buna karşın yana yakıla geçmişi arayan
insanlar değillerdi. Çünkü aransa da geri dönülmeyecek bir geçmiş var.
Kabulleniş ve bastırma var.
TÇ - Peki siz gitmeyi düşünüyor musunuz?
FH - Tabii ki romanı yazmadan önce, mutlaka: Yunanistan, Rodos'u gördüm. Girit
ve Midilli bana çok yabancı gelmeyecekler.
TÇ - Nasıl yazıyorsunuz? Hangi mekan ve zamanda?
FH - Demin sözünü ettiğim Akademi kitabevinin yarışmasına, - 1980 yılında olan -
ona hazırlanırken kızım 3, oğlum 8 yaşındaydı. Çocuk büyütüyorum, ev kadınlığı
ve bir yandan öğretmenlik yapıyorum. Ne zaman yazacağım? Şimdi artık lüks
içindeyim. Ev halkını, çocuklar, eşim ve kayınvalidemi uyuttuktan sonra daktilo
ile temize çekmek koşuluyla defterime tükenmezle yazıyordum salonda, sessizce.
Ama ilk yazma yani yaratıcı edimin başlangıcı, hep o gece yarılarından sonraydı,
el ayak çekildikten sonra. Tam bir huzur ve sessizlik ortamı istediğim için bunu
günün başka bir saatinde yaratmam mümkün değildi.
TÇ - Yazma esnasında özel bir zaman ve zemin yaratıyorsunuz. Ama
yaratıcılığın zaman ve zemin sınırı yoktur. Kafanızdaki tasarıları not alıyor
musunuz? Ya da defterin başına geçiyorum, istediğimi yazıyorum mu?
FH - Yok. Çok not alırım. Her an defterlerle dolaşırım. Özellikle Türkçe ile
ilgili kitapları yazarken TV dilini eleştirdiğim zamanlarda 2-3 defter
doldurdum. Şimdi bu tür kitapları yazmayı düşünmüyorum. Ama bazen kulağıma öyle
bir hata çarpıyor ki bu hatayı açıklayamazsınız, böyle bir hatayı yapmayın demek
için o hatayı göstermeniz gerekiyor. Eğer orada not almazsanız öyle bir cümleyi
siz kuramazsınız. Özellikle de doğru cümleler kurmaya alışmış bir beyin ne kadar
uğraşsa o kadar bozuk bir cümleyi mümkün değil, kuramaz. O nedenle hala not
alıyorum.
TÇ - Öğrencilerime sürekli söylediğim not tutmak, görsel ya da yazarak not
tutmak
FH - Öykü, roman için de öyledir.
TÇ - Bir kurgu var.
FH - Vapur, tren, bir yerlerde giderken insan daha fazla yoğunlaşıyor Orada
güzel bir şey görüyor, etkileniyorsunuz. Örneğin hiçbir yerde kullanmadığım,
vapurda not ettiğim bir cümle geldi aklıma: "Kadın o kadar konuşuyordu ki boğaz
ağrısından kurtulamıyordu." Tam da böyle değildi. Ama ağzı o kadar açıktı ki,
durmadan soğuk hava giriyor ve boğazı ağrıyor bu yüzden. Çok konuşmayı açıklamak
için güzel bir şey bulduğumu düşündüm. Onu yazmışım. Bir yerde buradan kalkarak
bir tipi canlandırabilirim. Ressamların eskiz yapması gibi ben de böyle küçük
küçük notlar alıyorum. Onların çoğu kullanılmıyor ama akıl defterimde olanlar
gerektiğinde seçilerek kullanılır.
TÇ - Radyo programı, paneller, yazmak ve eğitmenlik yetmemiş, radyo programı
da var, bundan bahseder misiniz?
FH - Panelleri, söyleşileri ahlaki olarak reddetmemem gerektiğini düşündüğüm
için kabul ediyorum. Ortaya bir şey koymuşsunuz Türkçe adına, onun getirdiği
sorumluluk var. Aslında radyo da başlangıçta böyleydi. O da gelen bir öneriydi.
Daha önce gelen önerileri hemen reddetmiştim. Bu sefer durup düşündüm.
"Hayatımda başka bir pencere, niye denemeyeyim?" dedim. Yaptıkça hoşuma gidiyor.
Başta heyecan vardı, gittikçe rahatladığımı hissettim. Her hafta yapıyorum.
"Nasıl bir program olsun?" diye düşünürken önce adı geldi aklıma bu sefer. Oysa
ad koymakta pek çok düşünürüm genelde. Kitaba ad koymak da o kitabı yazmak kadar
zihinsel yorgunluk ve zihinsel yoğunlaşmak gerektirir. Siz beğeniyorsunuz
kitaplarımın adlarını o yüzden söylüyorum. Emek verilmiş adlardır onlar.
TÇ - İsimler romanın ve öykünün özetidir, can damarıdır ve çok önemlidir.
FH - Bu radyo programına da isim bulmaya çalışırken epeyce yoruldum.Ondan sonra
Ceviz Kabuğundan, ilhamla "Çilingir Sofrası" olsun dedim. Onu itiraf etmeliyim.
Hulki CEVİZOĞLU, "Ceviz Kabuğu" yapıyor. Bizimki de olsa olsa "Çilingir Sofrası"
olur. Çilingir soyadımın göbeğinde yer alıyor Sofra, evet çünkü bir yığın şey
sunacağım. Çilingir hem soyadım, hem de çilingir sofrasının Türk yaşamında bir
yeri var. Ben de tıpkı bu sofrada olduğu gibi tadımlık bazı şeyler sunacağım. O
yüzden de uyar diye düşündüm.
TÇ - Bu arada soyadınız nereden geliyor?
FH - Eşimden gelen soyadı bu. Kayınvalide nüfus memuruna gitmiş. Nüfus memuru
Çilingir soyadını vermiş. Akşam evdekilere söylemiş. Çocuklar beğenmemişler.
Ertesi günü yine gitmiş. Nüfus memurunun başı kalabalık, sıkışık vaziyette. "Ne
istiyorsunuz?" sorusuna yanıt verememiş, çünkü hazırlıksızmış. Bir soyadı
önerememiş. Bunun üzerine nüfus memurunun intikamı korkunç olmuş. Başına "hep",
sonuna "ler" eklemiş. Kızlık soyadım Baran'dı. Yazmaya başladığımda eşim bunu
kabul etmedi. Şimdi de ben vazgeçemem.
TÇ - Radyo programının içeriğine değinelim mi?
FH - 2-3 şiir okuyorum. Seçtiğim şiirler daha çok az bilinen şairlerin
kitaplarından oluyor. Edebiyat da artık medya dünyasına atıldı. Bu dünyada
tartışılıyor. Kendi kendilerini bu yolla tanıtanların benim yardımıma
ihtiyaçları olmadığını düşünüyorum. Daha çok, iyi yazdığı halde bir biçimde
tanıtılma olanağı bulamamış insanları tanıtmaya çalışıyorum. Bir şiir kitabından
birkaç şiir okuyorum. Bazen de hayran olduğum bir şair, anımsanması gerekiyor,
ondan bahsediyorum. Bugün Rıfat ILGAZ ile ilgili bir program yapacağım. Oğlu
Aydın ILGAZ babasının tüm şiirlerini toplamış. Ahşap kutu içinde satışa sunulan
şık bir çalışma. A. ILGAZ ile babasının şiirlerini konuşacağız. Ama işi çıkar
gelmezse diye M.C.ANDAY'ın "Telgrafhane" isimli şiir kitabı yanımda. Bir de
Klasik Türk müziği çalıyorum. Tüm bunlar benim merakımla ilgili bir şey ama
oradan toplum yararına hedeflediğim şey, insanların kendi müziklerine sahip
çıkması. Son yıllarda Türkiye'de türküye bir merak doğdu. Şarkı formu da
toplumumuzun malıdır. Ve bir kültür ürünüdür. Kültürel mirasımızı bırakmayalım,
kaybolmasın. Sahip çıkalım. Onların farkında olmalıyız. İnsanların yıllarca
açmayıp açmayıp da bir yerlerde beklettikleri, açıp baktıklarında da küflenmiş
buldukları şeyler gibi olacak unutmaya çalıştıklarımız ya da unuttuklarımız.
Küflenmeye bırakmayalım diye karınca kararınca sahip çıkmaya çalışıyorum.
TÇ - Fotoğrafla ilginizin boyutunu öğrenebilir miyiz? Düzeyi… Sevgi boyutu ya
da üretmiyorsanız eğer bakışınızdaki bilinç, bakmayı seviyor, sergileri
dolaşıyorsunuzdur. Bunları biraz açabilir miyiz?
FH - Fotoğraf çekmeyi seviyorum. O yüzden yanımda fotoğraf makinesi
dolaştırıyorum, çok etkilendiğim, etkileneceğim görüntüleri kaçırmamak için.
TÇ - En iyi fotoğraflar çekilmeyen fotoğraflarmış.
FH - Evet her şey için doğru tabii. En güzel öyküler de yazılmayanlardır. "En
güzel şiir henüz yazılmadı" diyor Nazım HİKMET'de.
TÇ - Çantanızda fotoğraf makinesi taşıyacak kadar çok ilginiz var fotoğrafla.
Peki neler çekiyorsunuz?
FH - Aslında gönlümden geçen insan çekmek. Seviyorum ama insan çekmek zor.
TÇ - Peki bunu ne amaçla yapıyorsunuz? Diyelim ki roman, öykülerinize katkısı
olsun diye mi? Vardır hani, fotoğraf çekerler, resim yaparlar. Ya da fotoğrafın
kendi tadı adına mı?
FH - Sadece fotoğrafın kendi tadı adına. Fotoğrafı başka bir şey adına
kullanmıyorum. Ayrıca bir sanatın başka bir sanatın hammaddesi olmasına da sıcak
bakmıyorum.
TÇ - Evet aynı fikirdeyim. Bu soruyu da özellikle sordum. Resim dersinin
başka derslerin hamallığını çekmesi, özerk olmayışı gibi. İlköğretim okullarında
bunu çok yaparlar. Hayat bilgisinin konularının resmi yaptırılır ya da başka
işlerin, başka derslerin uygulama alanı oluyor. Örneğin idarenin işleri resim
dersinde görülür. Ben çalıştığım bir okulda bunların yapılmaması gerektiğini
öğretmenler kurulu tutanağına geçirtmiştim.
FH - Aslına bakarsanız Türkçe ve edebiyat dersi de resim, müzik, beden eğitimi
kadar değilse de matematik kadar da önemli sayılmaz, ders bakımından.
TÇ - Türkçe son yıllarda baraj dersi haline getirildi. Ama yine burada ters
orantı var. Önemli gibi görülüyor fakat Türkçe dersi kitaplarına baktığımızda
sizin "Dedim Ah" da da okuduğum gibi, içi tartışılır.
FH - Benim genel sanat anlamında da itirazım var. Örneğin bazı ressamlar
fotoğraftan çalışıyor. Bana göre fotoğraftın üstüne çalışmak doğru değildir.
Fotoğraf sanattır. Bu anlamda sinema tüm sanatları kullanıyor, ama kötü
kullanıyor. Çok da özendirici bir etkiye sahip. Roman, öykü yazmak başkadır,
senaryo yazmak başkadır. Filme çekilebilsin diye yazılan şey senaryodur.
Doğrudan öykü, roman değil senaryo yazmak gerekir bu durumda. Nasıl ki resimle
fotoğrafın belli bir ayrışma noktası vardır. Fotoğraf icat edildikten sonra
resim kendi özel ve özgül alanına çekildi. Aynı şey sinemanın icadından sonra
edebiyatın da kendi başına düşünmesi ve yanıt vermesi gereken bir soru, o da şu:
edebiyatta filme çekilemeyecek şeyleri üretmek zorundadır. Bu tamamen kişisel
bir kanı. Filme çekilebilir şeyler yazılabilir. Bu senaryodur. Ama bence
edebiyatçı filme çekilebilsin diye yazmayan kişidir.
TÇ - Bazı şiirler vardır. İnatla resimlenmezler. Şiir olarak kalmakta ısrar
ederler. Ben şiirim, başka bir şey olmam, resim olmam derler.
FH - Daha çok bu. Edebiyatın ödülü filmleştirilmesi değildir, romanın ya da
öykünün film yapılması, belki cezasıdır. Hiçbir edebiyatçı dostumun yazdığı
öyküsünden çekilen filmi görüp de mutlu olduğuna şahit olmadım şimdiye kadar.
Hepsi büyük bir düş kırıklığı yaşıyor. Çünkü edebiyat, nereden bakarsanız bakın,
bireysel bir uğraştır. Tek başınıza bir yaratım süreci yaşıyorsunuz. Şimdiye
kadar bir grubun bir araya gelip de roman yazdığı görülmedi. Denendi ama başarı
sağlanamadı. Hele birkaç kişinin bir araya gelip şiir yazdığı hiç olmadı. O
yüzden bireysel. Bu bireysel ürünü ortaya koyup da biri bir uçtan, diğeri öbür
uçtan çekiştirmeye başlayınca, üstelik yazar da gayet yabanıl olarak söze bile
karıştırılmaz durumda bir kenarda hatta evinde bekletiliyorsa ortada bir talan
oluyor. Sanki o, olmuş, mamul madde diyelim, yeniden bir hammadde derecesine
indiriliyor. Ondan yeni bir şey yapılmaya çalışılıyor. Oysa bu bir israftır. O
zaman roman harcanıyor ve gereği yok. Üstelik filme çekilmiş bir romanı dönüp
kimse okumaz artık. Ya da okusa bile filmin etkisi altında okuyacaktır. Kendi
düş dünyasını harekete geçirip orada kendi hayal ettiği bireyleri -ki roman
okumanın en büyük zevki budur- bulamaz. Verili bir hayalden gitmezsiniz. Siz
yaratırsınız o roman kişisini. Romanın erkeği, kadını, aralarındaki aşk, siz ne
kadar algılayabilirseniz o kadardır. Hayal etme gücü sınırlanmış oluyor. Hayal
etme yeteneğine ket vurulmuş oluyor.
TÇ - O roman yazarın da kişiliğidir. Hayal gücüyle yazılsa da, kurgulansa da
yazarın kişiliği vardır yazdığı her şeyde. Her olayda öyle olmalı. Yarışmalar
dahil. Bu arada fotoğraftan gelelim mi eğitime? İkimiz de eğitimciyiz. Bu yazıda
biraz onun için hazırlanıyor. Türkiye'deki sanat eğitimi sizin özelinizde
edebiyat eğitimi, edebiyat kitapları nasıl olmalı, nasıl ders işlenmeli?
FH - Son zamanlarda katıldığım birkaç toplantı eğitimcilerin de bu alanda ve bu
anlamda sıkıntı duyduklarını bir kez daha haber verdi bana. Zaten konferanslar
için gittiğim okullarda da bunu hissediyorum. O kadar kıskıvrak bağlanmış
durumdaki öğretmen arkadaşlar… Türkçe ve edebiyat öğretimi yapan öğretmenler,
müfredat programının, Talim Terbiye Kurulunun, okulun belirlediği kimi özel
ölçülerin dışına çıkamıyor. Onların dışına çıkılamadığı sürece edebiyat dersini
sevdirmek mümkün değil. Hele hele sanat eğitimi hiç denmez yapılan şeye.
Edebiyat sadece öğretimden ibaret kalmış. Oysa edebiyatın sevdirilmesi en basit
olarak okuma zevki aşılamaktır. Bir edebiyat dersi okuma zevki vermiyorsa başka
ne verirse versin önemi yoktur. Yani verse verse not vermiş olabilir.
Edebiyattan bilmem kaç alarak sınıf geçmenin de hayatta karşılığı yok. Daha
sonra hiçbir işe yaramayacaksa o not yüksek olsa ne olacak?. Edebiyatın
kazandıracağı şey, önce edebiyatı sevdirmektir. Edebiyatçı yetiştirmek
demiyoruz. O kadar fazlasını beklemiyoruz. Ama edebiyat okuru yetiştirmek. Çünkü
lise mezunu olan insan bile edebiyatı yalnızca bir ders olarak algılıyorsa,
edebiyat işlevini yerine getirememiş demektir. Lise son sınıfa gelmiş, hiç roman
okumadığını öğünerek söyleyen öğrencilerim oldu.
TÇ - Üniversitede bunu yaşıyoruz. Kitap kapağı tasarımı var konularımın
içinde. Bunun için kitap okumaları gerekiyor, hala okumayanlar var ne yazık ki
içlerinde.
FH - Oysa bir şiir okumak insana ne kazandırır? Hiçbir şey kazandırmaz. Maddi
olarak bakarsanız cebinize bir kuruş girmez ve boyunuz uzamaz. Ama bir yandan da
şiir okumadan önceki insan olmazsınız. Kazandıracağı bu…Bütün iş öğretmene
kalıyor. Bu da acıklı bir durumdur. Böyle baktığımız zaman öğretmeni nasıl
yetiştiriyoruz? Edebiyat ders kitabında özendirici bir şey yok. Çamur gibi
baskı; baskı kalitesiyle, kağıdıyla, düzeniyle, içeriğiyle. Yani çocuğun
kitaplardan herhangi bir yere hareketlenmesi, oradan bir heves duyması söz
konusu değil. Dersin işlenişi de tüm bu programlarla kısıtlanmış. Bir öğretmene
kalıyor iş. "Öğretmen nasıl yetişiyor?" diye baktığımızda, o da iç karartıcı bir
tablodur Daha önce veteriner hekimlerin öğretmenliğinden konuşmuştuk. Çeşitli
adlar altında benim alanımla ilgili pek çok ders var. Her biri, birbirinin
tekrarı aslında. Ayrıca Batı edebiyatı okutuyor gibi yapıp okutmuyoruz .
Kitaplarımızda bazı yazarların yapıtlarından özet verilmiş, bir iki sayfa da
alıntı var. Bu "mış gibi yapmak"tır. Kurtulmamız gereken budur öncelikle.
Hakikaten okuma isteği duyması lazım öğrencinin. Bu nasıl yapılır? Bu ödevle de
olmuyor. Okuma alışkanlığı kazandırmak, öğretmenlerden önce aileye düşen bir
görev. Daha okuma-yazma öğrenmeden önce hatta. Okuma-yazma öğrendikten sonra o
hevesle okuyabilsin. Kendi okuyabilsin diye önceden tanıştırılması gerek resimli
kitaplarla. Yastığının altına kitap konarak, özendirilerek falan. Kitapla bir
tanışıklığın sağlanması gerekiyor ki daha sonrası için sancı çekilmesin.
TÇ - Şahit olduklarım var. Dersleri çok iyi ama dersin dışında kitap, roman,
öykü, şiir okumuyor. Ders iyi ama hayatında kitap yok. Gerçi baştan beri
sorumluluğu konuşuyoruz fakat toparlamak için yöneticilik, eğitimcilik, yazarlık
sorumluluğu diyelim ve psikolojiye geçelim, güç ve barış üzerine konuşup
söyleşiyi noktalayalım mı?
FH - İnsanlara ağır sorumluluklar yüklemekten hoşlanan bir insan değilim. Ama
şunu beklemenin hakkımız olduğunu düşünüyorum: Herkes yaptığı işi en iyi şekilde
yapmalı. Bence sorumluluk budur. Öğretmenseniz öğretmenliği, yazarsanız
yazarlığı, yöneticiyseniz yöneticiliği en iyi biçimde yapmalısınız. Örneğin
yazarlıkta böyle handikaplar vardır. Ne kadar özenirseniz kitap satış oranı da
düşer; ne kadar çırpıştırırsanız kitabınız o kadar çok satılır. Resimde de çok
uğraştığınız, kimsenin hoşuna gitmeyebilir. Ama bir gecede çırpıştırdığınız
büyük olasılıkla birçoğunun beğendiği olacaktır. Bu tuzaklara düşmeden
çalışmalıyız. Öğretmenlikte de bu tuzaklar var. Öğretmen öğrenciyi pohpohlayarak
iyi öğretmen olarak algılanmasını çok kolay sağlayabilir.
TÇ - Bir de diğer öğretmenleri öğrencilerle konuşmak, bu yolla öğrenciyi
kazanacağını farz ederek öğretmenlik yaptığını sanmak da tuzaklardan bir olsa
gerek.
FH - Tabii bunlar ciddi tuzaklar. Öğrenci daha ileriki yaşlarında "Evet ama ben
o öğretmenden ne aldım?" diye düşünecektir. Ancak o zaman fark edecektir. Yoksa
derslerinde çok korktuğumuz öğretmenleri daha sonra anımsadığımızda "evet
korkuyorduk ama şunları şunları da anlattı, öğretti, kavrattı" diyoruz. "Canım,
gülüm" deyip bizi pohpohlayan öğretmenlerden de pek bir şey almadığımızı
görüyoruz.
TÇ - Ya da sizin adınıza düşünen, fikir üreten öğretmenlerden, çalışmanıza
ciddi şekilde müdahale edip, öğrenci kişiliğini yok edecek tarzda kendi
kişiliğini baskın kılan - ki sanat eğitiminde örneği çoktur - çocuğun,
düşünmesini, araştırmasını, yaratmasını, fikir üretmesini sağlamak yerine kendi
düşündüklerini öğrencide tekrarlatmak…
FH - Onaylatmak, evet. Benim sorumluluk olarak beklediğim şey, eğer kaşık
yapıyorsa doğru dürüst yapsın. Çamur karıyorsa iyi karsın. Bununla zanaat
dediğimiz şeylerde de çok karşılaştım. Yaptığı işi bilmeyenler var artık
toplumumuzda. O kadar çok ki. Onların yerine ben düşünmek zorunda değilim. Nasıl
ayakkabı aldığım adam benim yazacağım romana karışmayacaksa bende onun işine
karışmamalıyım. Herkes yapacağı şeyi, en iyi şekilde yapmalı. Sorumluluk sadece
bu.
TÇ - Teşekkürler.
Öğr. Gör. Tülay Çellek - 9.4.2003
YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi (SANTAS)
e-posta:
tcellek@yildiz.edu.tr
netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel
yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine
tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya
link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)
|