![]() |
||
| | Önsöz | Arama | Üyelik | Sohbet | Alış-Veriş | | www.netyorum.com | |
|
10.07.2003 Prof. Dr. İbrahim Ortaş - netyorum.com / Sayı: 139DEVLET ÜNİVERSİTELERİ ÖĞRETİM ÜYESİ YETİŞTİRMELİ MİDİR?Son yıllarda, rektörler başta olmak üzere, üniversitelerin değişik kesimlerinin vakıf üniversitelerinin öğretim üyesi transferinden yakınmaları sık sık haber konusu olmakta ve ve vakıf üniversitelerinin kendi öğretim üyesini kendileri yetiştirmeleri talep edilmektedir. Geleneksel bir bilgi birikimi ile büyüyen batı üniversitelerinin kendi meyvelerini verecek düzeye gelmeleri bazen onlarca yıl alabilirken, bizde son yıllarda kurulan bazı üniversiteler, halen kampüsleri bile yokken, kamu üniversitelerinin uzun zamanda yetiştirdiği değerli bilim insanlarını alarak kendilerini "en iyi üniversiteler" diye ön plana çıkarmaktadırlar. Bunun nedenleri; temelde 1. ülkenin güçlü bir bilim politikasının olmaması, 2. devlet üniversitelerindeki öğretim üyeleri ile vakıf üniversitelerinin öğretim üyelerinin maaş farklılıklarıdır. Bu ve aşağıda geniş olarak açıklanan nedenlerden dolayı bazı öğretim üyeleri vakıf üniversitelerine geçmeyi tercih ederken, gidenlere ise imrenilmektedir. Son yıllarda, ne yazık ki, üniversite kelimesinin karşılığı olan evrenselliğinin tam tersine ulusallaştırılmış ve işlevleri daraltılmış, üniversiteler birer liseye, hocalar da birer öğretmene dönüştürülmüşlerdir. Politikacının adeta birbiriyle yarışarak oy avcılığı için illerin sayısını artıralım derken arkasından her ile bir üniversite kampanyası açtırmakta ve bunun sonucu kalite düşmektedir. Bu da yetmiyormuş gibi daha büyük bir katmandan ilkokula giden her 100 çocuktan 9'unun üniversiteye gittiğini söyleyen bir yetkilimiz bu sayıyı az bulmakta ve bu sayının artırılmasını istemektedir. İlk bakışta son derece masumane duygularla tabii daha fazla öğrenciye okuma olanağı sağlanmalı düşüncesiyle kimse buna karşı çıkmaz. Genç nüfusu olan bir toplumda bu nüfusun eğitilmesi için daha fazla üniversiteye (devlet, vakıf ve özel) gereksinim olmuştur. Daha fazla üniversite demek daha fazla öğretim elemanı talebi demektir. Üniversitelere bilim insanı yetiştirmek çok yönlü ve bugünden yarına hemen olacak bir iş de değil. Bilim insanının yetişmesi yoğun bir emek işi olup kişilerin içinde bulunduğu sosyo ekonomik ilişkiden tutun da toplumun psikolojik yapısına kadar geniş bir alandaki her olay bilim insanının şekillenmesine yön vermektedir. Bugün sık sık geliştiği söylenen ülkelerin yüzlerce yıllık üniversite gelenekleri ve belirli bir birikimleri vardır. Üniversite açılmadan önce üniversite olmanın alt yapısı oluşturulur, labarotuvarlar kurulur. Öğretimin beslenme kaynağı olan kütüphane kurulur ve ortamda yavaş yavaş yeşeren eğitim ile birlikte zamanla seçkin insanlar seçilir ve kurumlaşarak bir eğitim yuvasına dönüştürülür. Veya İngiltere'de olduğu gibi önce kolejler ve teknik okul olarak başlanılır uzun zamanda başarılı olanlar yavaş yavaş üniversiteye dönüştürülür. Bizde ise ansızın bir gün bir devlet binasının üzerine Devlet üniversiteleri tabelası takıldıktan sonra kafasında yöneticilik olan veya son yıların modası olan bir takım inanç odaklarının ülkeyi ele geçirmek için üniversitelerin ele geçirilmesi politikası gereği siyasilerin de desteğini alan yöneticiler atanır ve yöneticiler de kendileri ile uyumlu çalışacak kişiler bu durum üniversitecik oyunu başlar. Yoksa kafasında hipotezleri olan bilim yapıp evrensel anlamda bilime katkıda bulunmak istiysen bilim insanlarının tercih ettikleri yerler değildirler. Büyük şehirlerde ise benzeri şekilde özel üniversiteler açılmakta ve bunlarında amaçları çoğunlukla maddi olup küçük bir kısım da tarikat ideolojisi yayma peşindedir. Vakıf veya özel üniversitelerin rekabeti artırdığı, ve teşvik edici yönü son derece önemli olup desteklenmelidir. Fakat vakıf ve özel üniversiteleri de bir ikisi hariç bir takım kılıfların arkasına sığınmakta, birinci derecede amaçları para kazanmak ve küçük ideolojik hesapları olan birer yüksek okul niteliğinde yüksek transferler karşılığında öğretim elemanı temin etmektedirler. Bu üniversitelere giden bazı öğretim elemanlarının isteyerek değil, fakat açık açık mevcut maaş sisteminin yetersizliği, üniversitelerde bilim yapmak için yetersiz araştırma olanaklarını dikkate alarak bir zorunluluktan gittiklerini söylemektedirler. Bazı konularda hocalarımız haklı, fakat "bilim insanı unvanının yüklediği büyük sorumluluk ne olacak?" diye sorduğumuzda ise üzüldüklerini görmekteyiz. Bütün bunlar ülkemizde öğretim üyeliğinin halen bir meslek veya bir yaşam biçimi olmadığı ve bir geçim kaynağı olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır. Öğretim üyesi yetiştirmek için öncelikli olarak; A: Üniversite öğretim üyeliği cazip hale getirilmelidir. Geçenlerde İngiltere'de öğrenim görmüş bir arkadaşım memleketine yakın bir üniversiteye geçip orada tarım ve ticaret yapacağını, dersleri olduğu zaman derse gideceğini kalan zamanını da kendi işine vereceğini söyledi. Arkadaşım birkaç yıl öncesine kadar heyecanlı projeler yapılmasını, bu ülkede de bilim yapılacağını söylüyor iken şimdi, bu maaşla bu olanaklarla kendimiz kandırdığımızı ve bilim yapılamayacağını söylüyor. Ve ekliyor ' aç ayı oynamaz'. Bir yaşam biçimi olan bilim insanı olmak için geçim ile ilgili probleminin olmaması gerekmektedir. Bugün insanın mutluluk kaynağı olarak para her alana yoğun olarak işlendiği için bilim yapan insanın para ile hiç bir ilgisinin olmaması gerekir. Bunun için; 1. Bilim insanı geçim ile ilgili her türlü problemi çözülmüş olmalı, yoksa dağılan Sovyetler birliğinde olduğu gibi sefillere oynar kapı kapı iş arar. 2. Üniversitelerin kadroları işe göre ayırt edilmeli, a) Tam zamanlı araştırma yapacaklar, b) Yarı yarıya araştırma ve öğretim yapanlar c) Tam zamanlı öğretim yapanlar. Bu kategoriler ABD'de olduğu gibi belirlenmeli. Araştırmacılara araştırma olanakları sunulmalı ve kendilerine görev yüklenilmelidir. Aynı zamanda oto kontrol sistemi ile kişilerin faaliyetleri izlenmeli başarılı kişiler ödüllendirilmeli diğerleri başarıları ölçüsünde değerlendirilmelidir. Öğretim üyeliği üretkenliklerine göre belirli kategorilere ayrılmalı ve belirli düzeye kadar öğretim üyeleri sözleşmeli duruma getirilmeli. Proje üretemeyen yayın yapmayan ve tez yönetemeyen kişiler kendilerine uygun alanlara kaydırılmalıdır. Bir çok akademisyen belirli dereceleri alana kadar bir araştırma faaliyetine girmektedirler, fakat bir kez profesör olduktan sonra hiç bir bilimsel faaliyete katılmamaktadırlar. Yayınlanan bir araştırmada profesör mertebesindeki öğretim üyelerinin çoğunluğu hiç bir araştırma faaliyetine girmemişlerdir. Kimi politikada profesörlük unvanını kullanacak, kimi de bulunduğu yerde geçmişte çok çalıştığını ve yorulduğunu söyleyecektir. Bu anlamda öğretim üyeleri sürekli dinamik tutulmalı, kendilerinden proje yapmaları ve yönetmeleri istenmeli, yayın yapmaları, kongrelere ve sempozyumlara katılmaları teşvik edilmeli ve istenmelidir. Aksi durumda kendilerine başka bir iş alanı gösterilmelidir. Örneğin İngiltere de her öğretim elemanının mutlaka her yıl projesi ve yayını olmalıdır. Bu şekilde bilim insanın yaratıcılığını artırılması için teşviklendirirsiniz. Bu şekilde ülkemizin bilimsel gelişmişliği kendiliğinden artmış olur. Son yılarda yapılan eleştirilerden biri de bir çok bilim adamının hiç bir bilimsel işlev göstermeden yalınızca sorumlu oldukları dersleri verdikleri yönündedir. Bütün öğretim elemanları için bir sabit maaş olmalı onun üzerinde fiziki enerjisi ile üretime katılana biraz daha fazla, gönül enerjisi ile katılan biraz daha fazla verilmeli, beyin enerjisi ile katılan ise daha fazla almalıdır. B: Ülkenin bir bilim politikası olmalıdır. Türkiye'nin belirli aralıklarla günün koşullanana göre yenilenebilen bir ciddi bilim politikası olmalıdır. Geçenlerde ABD Üniversitey of Florida da toprak ve su kaynakları bölüm başkanından, bölümünün 2010 yılına ilişkin stratejilerini anlatan seminerini dinledim. Seminer sonunda öğrendim ki bölüm başkanları her yıl geçmişi de değerlendirerek 10 yıllık stratejiler çiziyorlar ve gidişata bağlı olarak yeni alanlar ve eğitim projeksiyonları geliştiriyorlar. Kendisini geliştirmeyen alanlar ve disiplinler masaya yatırılmakta ve ilgili disiplinlerin sorumlularından çekinilmeden hesap sorulmaktadır. Bizde bırakınız geleceğe ilişkin stratejiler çizmek ve gelişme göstermeyen disiplinleri kiritize etmek, kendi alanında herhangi bir ilerleme yapmayan kişiler üniversitelerin en rahat ve problemsiz kişileridir. Ülkemizde kimin ne yaptığı sorulmadığı için araştırıcı kendi psikolojisine ve vicdanına uygun bir gerekçe ile doğrusunu yaptığını ifade ederek ilgili birimde 8 saatini doldurmaktadır. Bilimsel araştırma yapmadığı için de labaratuvarının hiç bir gereksinimi yok. Araştırma yaptığı zaman ise labaratuvarın ayakta durması için insan gücü ve kaynak yaratması gerekir. İnsan gücü ve kaynak yaratmak ise 'ekmeği aslanın karnında aramak' gibi bir şey olup bunu sağlamak yoğun bir emek ve beyin gücü gerektirmektedir. Bu nedenle 1. Her bölümün, fakültenin, üniversitenin nihayetinde ülkenin bilim stratejileri ve hedeflerinin olması gerekir. 2. Bu hedefler belirli bilim komisyonlarında detaylı olarak incelenmeli ve ülke koşulları dikkate alınarak ileriye yönelik projeksiyonlar yaratılmalıdır. 3. Belirlenen hedeflere yönelik güdümlü projeler desteklenmeli ve yeterince izlenmelidir. 4.Aralıklarla belirlenen hedeflere ne kadar yaklaşıldığı sorgulanabilir. 5. Sorumluluk sahibi ve ilgili projelerin sorumluları ne derece hedeflere ulaşmış kimler bu hedeflere ulaşamamış deyip belirli aralıklarla oto kontrol sistemi geliştirtirilerek sorgulanmalıdır. 6. Gelişmiş her toplumda olduğu gibi işini iyi yapan ödüllendirilip, kötü yapan ise cezalandırılırarak, belirlenen hedeflere ulaşılması sağlanmalıdır. Eminim ki ülkenin bilim politikası var fakat benim bilgim dışında olabilir ve bilmek isterim. Şahsen kendim 1995 yılında beri öğretim üyesiyim kimse ama kimse bana sormadı, üniversitemizin, fakültemizin veya bölümümüzün şu hedefleri var, bunların aşılması için gerekli projeler ve araştırmalardan şudur diye bahsedilmedi. Bizler kendi olanaklarımızla kendi irademizle projeler yaparak bilim yapmaya çalışmaktayız. Projelerin yapılması ve yürütülmesinde çoğu zaman kendi olanaklarımızı kullanarak yapmaktayız. Kendi olanaklarımızla bilgisayar almak, resmi veya resmi olmayan yazışmalarda kendi olanaklarımızı kullanmak, telefon için kendi olanaklarımız, görüşmelere kendi olanaklarımızla gitmek vs. Bütün bunlar son derece fedakarlık isteyen şeyler. Bu nedenledir ki bazı hocalarımız vakıf üniversitelerine gitmektedirler. Bu şekilde üniversitelerden ayrılan hocalarımıza alınmıyorum. Fakat kendilerinden bulunduğu kurumda kalarak mücadele etmeleri ve üniversiteleri adına yakışır düzeye çıkarmaları üniversite hocasınnın saygınlığını yükseltmektedir. Vakıf üniversitelerine istemeyerek geçmek isteyen öğretim üyelerinin yerinde korumak için öncelikli olarak öğretim üyeliğinin cazip hale getirtilmesi gerekir. Vakıf üniversiteleri genellikle kar amaçlı olmaları nedeniyle temel bilimler gibi direk para getirmeyen konulara yönelmeleri beklenilmemelidir. Bugün dünyanın en ciddi sorunu olan doğal çeşitliliğin korunması ve çevre kirliliğinin önlenmesi kapitalist üretim ilişkilerinin bir sonucu olarak son 20 yılda insanlığın önüne dev gibi çıkmıştır. Tamamen kar güden anlayışın yaratığı bu soruna kar amaçlı vakıfların bu tür üretim tekniklerinden vaz geçilmesi veya alternatif yaklaşımlarla araştırma başlatmaları ve eğitimlerini geliştirmeleri beklenilmelidir. Bu ve benzer nedenlerden dolayı kamu anlayışı ile hareket eden araştırma ve eğitim kurumlarına her zaman ihtiyaç olacaktır. C: Bilim insanı akademisyenlerin eğitimi kurumu olan Enstitülerin statüsü yeniden değişmelidir. Birer öğrenci takip bürosu dışına çıkamayan enstitüler bilim insanı yetiştirmek için yeni politikalar belirlemelidir. Türkiye'de askeriyede olduğu gibi bilim adamı yetiştirme akademileri olmalıdır. Yüksek lisans ve doktorada araştırma yapmak, bilimsel anlamda başarılı olmak önemli fakat öğretim elemanı olmak ve ders vermek ayrı bir konu. Bir çok kişi Eğitim Psikolojisi, Çocuk Psikolojisi, Ölçme Değerlendirme, İstatistik, Matematik, Araştırma Deneme, Felsefe, Sosyoloji bilgisi tam olmadan öğretim üyeliği adı altında ders vermektedir. Her Araştırmacı Pedagojik Formasyon, Bilim felsefesi, Felsefe, Mantık, Psikoloji, Diyalektik, İstatistik, ve Ölçme Değerlendirme eğitimi almaldırı. Her alanın kendi tarihçesi, Antropoloji, Güzel sanatılar ve Perspektif bilgisi derslerini alması gerekmektedir. Diyalatik bilgisi olmayan, güzelliklerden hoşlanamayan, çok boyutlu düşünmeyen kişi bilim yapabilir mi? Bakın çevrenize, başarılı insanların büyük çoğunluğunda yukarıda saydığım özellikleri bulursunuz. Hepside kendileri ile barışık ve belirli bir dünya görüşleri oluşmuş kişilerdir. Bu kişilerin ortak özelliği olaylara geniş boyuta bakabilmeleridir. Yüksek lisans ve doktora programlarının yeniden değerlendirilmesi gerekir. Çok sayıda niteliksiz doktora ve yüksek lisans öğrenci yerine daha az ve nitelikli öğrenciye olanak sağlanmalıdır. Alınan öğrencilerin projelerinin değerlendirilmesi ve tamamına yakının asistanlık olanağı sağlanmalıdır. Yüksek lisans programlarında literatür taraması gibi batıda az gelişmiş ülke öğrencilerinin paralı öğrenim programı yerine, araştırmaya dayalı ve ciddî derslerin işlendiği bir sistem oluşturulmalıdır. Yüksek lisans programları tez komiteleri tarafından izlenmeli ve tez sonuçları mutlak surete ulusal ve uluslararası alanda yayınlanmalıdır. D: Bilimsel araştırmalar için bütçenin ayırdığı para gelişmiş ülkelerinkinin çok üstünde olmalıdır. Gelinen noktada Türkiye bilim üreten bir ülke değil bilimi dışarıdan pahalıya öğrenen bir ülke durumundadır. Yetişmiş insan gücü için sürekli dışarıya yüksek öğrenim öğrencisi gönderilmektedir. Ve sürekli de dışarıdan teknoloji ürünü satın almaktadır. Her yıl gerek askeri amaçlı ve gerek sivil amaçlı olsun dışarıdan alınan uçak için ödenen bedel trilyonlarla ifade edilmektedir. Soru şu? Kuşun nasıl uçtuğunu öğrenip kendi uçağımızı kendimiz mı yapacağız yoksa hep dışarıdan yeni teknoloji ürünü uçak mı alacağız. Yani Çin atasözünü hatırlarsak 'balık mı yedireceğiz yoksa balık tutmasını öğreteceğiz'. Uçak yapmak için biyoloji ve fizik bilimlerine yatırım yapıp kuşun nasıl uçtuğu iyice öğrenilecek ve elde edilen bilgilerden yaralanarak mekanik olarak aynı prensibe uygun araçlar yapılacaktır. Denilebilir ki Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok fakat doğada halen bilinmeyen o kadar çok püf noktası var ki, onların iyi anlaşılması bizim yapacağımızı ayrıcalıklı duruma getirebilir. Bitkinin toprakta nasıl beslendiğini ve neye gereksinim duyduğunu bilmeyen ne gübre üretebilir ne de toplumun gelecekteki gıda talebini garanti altına alabilir. Bütün bunlar kısaca bugün sosyo ekonomik statümüzün ve kullandığımız üretim araçlarına bağlı olduğunu ve bu araçlarında doğanın bir taklidi veya yansıması olduğudur. İnsanın yaşamını kolaylaştıran üretim araçlarının üretilmesi için doğanın iyi incelenmesi, yanı fizik, kimya ve biyoloji bilimlerinin ve bunların ifade şekli olan matematiğin iyi kavranması için temel bilimlere yatırım yapılmalıdır. Bu bilimler iyice geliştirilmeden diğer bilim dalları geliştirilmeyecektir. Temel bilimler konusunda geri olan ülkelerde sürekli dışarıdan bilim satın almak için mili gelirlerinin önemli bir kısmını dışarıya aktararak, gelişmiş toplumlara göre her geçen gün biraz daha fakirleşerek takip etmektedirler. Bilindiği gibi sürekli dışarıdan sanayi ürün alan üçüncü dünya ülkeleri her gün biraz daha fakirleşmekte ve fakirliklerinin sonucu sosyal huzursusluklarıda her gün artmaktadır. Bu nedenle Türkiye bilimsel araştırmalara bütçeden ayıracağı payı gelişmiş ülkelerin üzerine çıkarmak zorundandır. Bunu yapmadan gelişmiş toplumları bırakınız geçmeyi yakalamaları bile mümkün olmayacaktır. Bütün bunlara bakıldığında devletin üniversiteler konusunda ciddi bir politikasının olmadığı ve öğretim üyelerinin örgütünün olmadığı ve YÖK kıskacında maaşa takılı kaldığı görülmektedir. Şu ana kadar YÖK'ün kimin nereye gideceği, kimin hangi kurumun başında olduğu, kim nerede? ne dedi? gibi polisiye görevleri dışında ciddi olarak bir bilimsel faaliyetini üzülerek söylüyorum, göremedim. Son yıllarda bilimsel yayınlar sıralamasında biraz mesafe almak ve bununla sevinmek yetmez ve yanılgıya neden olur. Özet olarak Türkiye'de bilim adamı yetiştirmek şimdi tartışıldığı gibi gelecekte de tartışılacaktır. Bilim teşvik edilmedikçe ve bilim insanının ekonomik düzeyi iyileştirilmeden bilim insanının bu uğurda emek sarf edeceğini sanmıyorum. Emek sarf edenleri de takdir ediyorum. Saygılarımla Prof. Dr. İbrahim Ortaş netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)
|
||||||||||||||||
|
Her hakkı saklıdır. All rights reserved. netyorum.com © 2000-2005 İstanbul-Türkiye |