| Önsöz | Arama | Üyelik | Sohbet | Alış-Veriş | www.netyorum.com   
Ajanda
Seçtiklerimiz
Arşiv
Yazarlar
Yorumlar

Bölümler

Köşe Yazıları
Teknoloji
Sanat
Soru & Cevap
Dostluk & Sevgi
Eğlence
Geçmiş Zaman Olur ki

Konular

Sinema
Müzik
Kitap
Sözler
Oyunlar
Ürünler
Mekan
 
 
Reklam Fiyatları

İzleyici Mesajları

Elektronik posta :
bilgi@netyorum.com

 
 
Bu sayfayı arkadaşınıza göndermek için tıklayın.

 
 
Açılış sayfası yapmak için tıklayın.

Sık kullanılanlar listesine eklemek için tıklayın.

 

Eski Sayıları

24.07.2003 Tülay Çellek - netyorum.com / Sayı: 140

DR. ERDAL ATABEK İLE EĞİTİM ÜZERİNE SÖYLEŞİ -
BÖLÜM 2

Söyleşinin birinci bölümü için tıklayın.

TÇ- Sinemayı sona bıraktım. Ondan önce iki şeye değineceğim. Biri yabancı dille eğitime. Türkiye'nin sorunlarından bir tanesi de bu. İkincisi de unvanla ilgili, yaşadıklarımdan da çıkarsayarak sorumu yönelteceğim. Türkiye'de epey prof. var. Buna karşın Türkiye hala gelişmekte olan ülke. Dışarıdaki hakemli dergilere üste para verip yazılarınızı yolluyorsunuz, kendiniz buradasınız ama beyniniz dışarıya akıyor. Fakat dediğim gibi Türkiye hala gelişmiş konumda değil. Bu ikisiyle de ilgili açılım yapabilir misiniz? Bir de, Yabancı dillerin gerekliliğine inanıyorum. Öğrenilmesi gerekli. Ama Türkiye'deki boyutunda soru işaretlerim var. Kitabınızda da yazılı. Başka yerlerde de okudum. O konuda görüşlerinizi alabilir miyim?
EA- Ona şöyle bakmak lazım. Bir toplum, bir ülke eğer kendine güveniyorsa kendini tanıyorsa, kendisinin farkındaysa ve ne olmak istediğinden eminse o, pek çok sorunu çözer, gelişir. Gelişme yollarını bulur. Ama bunu fark edemeyip de gelişmiş ülkeye özeniyor, onun nasıl olduğunu bilmeden o olmaya çalışıyorsa, ne kendisi olabilir, ne o olabilir. Türkiye'nin durumu budur. Türkiye ne kendisidir, ne Amerika, ne de Avrupa'dır. Zaten Amerika ve Avrupa olamaz. Kendisi olmak zorundadır. Kendisi olmayı da bilmediği için bunlar birer taklit, özenti ve hevesten ibarettir. Bakın bu gün Türkiye'de yapılmış araştırma, üniversite öğrencileri arasında; gençlerin %27 gibi çok yüksek bir rakam ki büyük bir orandır, yurtdışına gitmek, orada yaşamak ve orada çalışmak istediğini ortaya koyuyor. Ama bizim gençlerimizin, demek ki üniversite gençlerimizin bu araştırmaya katılanların %27 si Amerika'ya gitmeyi, Amerika'da başarılı olmayı çok kolay sanıyor olmalı. Halbuki orada başarı buradaki başarıdan çok daha zordur. Orada rekabet çok daha şiddetlidir. Orada buradan daha güçlü olmak gerekir. Buradaki gücüyle oraya giden gençlerimiz, büyük ölçüde orada bir başarı sağlayamayacaktır. Ama bunu da bilmedikleri için, bunu sadece istiyorlar. Çünkü burada sorunları çözeceklerine güvenemiyorlar. Neden burada sorunlarını çözeceklerine güvenemiyorlar? Çünkü buradaki sorunları çözebilmek için kendilerinin de bir sorumluluk almaları gerektiğini düşünmüyorlar. Hep sorunların çözümlerini başkalarından bekliyorlar. O nedenle burada da mutsuzlar, gittikleri takdirde orada da mutsuz olmaya adaydırlar. Yabancı dilde böyle. Yabancı dil, ikinci dil eğitimi hatta üçüncü dil eğitimi, bunlar araçtırlar.

TÇ- Örneğim prof. ya da doç. yabancı dil biliyor ama çoklu zekanın ayrımında değil ve eğitimciliği tartışılır.
EA- İşte bu. Bir dili bilmenin önemi yok. O dil bir araçtır. Siz o aracı kullanmazsanız, siz o anahtarla kapıları açmazsanız anahtarın kıymeti yoktur. Onu boynunuza asarsınız, taşırsınız. Ama o dili kullanarak o kültür sonuçlarından yararlanamıyorsanız, o kültür dünyasından yararlanamıyorsanız o dilin size de, topluma da bir faydası yoktur. Böyle olmaktadır. Çünkü bir dili öğrenebilirsiniz ama ilgi ve merakı öğrenmezseniz, o dil işinize yaramaz. Türkiye'nin durumu böyle.

TÇ- Peki Türkiye için önerileriniz ne olabilir? Türkiye'nin eğitimdeki önemli sorunlarından biri bu… Eğitim içinde eşittir dil sorunu.
EA- Türkiye için önerim, şimdiye kadar konuştuklarım içinde olanlar. Yani Türkiye eğitim yöntemini değiştirmelidir. Amaçlarını belirlemelidir. Hedeflerini belirlemelidir. Ve insanlarını oraya motive etmeyi başarabilmelidir. Türkiye aslında potansiyelini yönetemediği , potansiyelini kullanamadığı için bu gün bir çok enerji kendi içinde ve dışında heba olup gitmektedir. Yani önceden yetkin birey yetiştirmemizin yolunu bulmamız lazım. Yetkin birey yetişmeden örgütlü bir toplum olamıyoruz. Türkiye'nin sorunu o. Yetkin bireyimiz yok. Toplumsal örgütlenmemiz yok. Onun için herkes kendi başına, kendi sorununu çözmeye çalışır durumda ve başarı şansı bu nedenle de düşük.

TÇ- Dediğiniz gibi sorunlar kimliğe, onun altında kişiliğe dayanıyor. Onlar çözüldükçe amaçlar doğru yere oturacaktır.
EA- Tabii ki. Sinema dediniz ama sinemadan hiç söz etmediniz.

TÇ- Yok, burada saate bakarak konuşuyorum. Ben de zamana göre, saatle hareket eden biriyim.
EA- Ama bakın Türkiye'de zaman kullanma kültürü yoktur. Toplumda olması gerekir. Toplumda bu olmadığı için, zaman bize göre geçirilmesi gereken bir şeydir. Zamanın ne kadar önemli ve ne kadar bize bağlı olmayan bir değişken olduğunu bilmiyoruz. Kültürümüzün bu yanının da değişmesi lazım.

TÇ- öğrencilerde bunu çok yaşıyorum. Çalışmaları toplama zamanında özellikle. Vaktinde getirmiyorlar. Ben de salt yeteneğe göre değerlendirme yapmıyorum. Tabii not olayını arka planda tutuyorum. Bunu öncelikle söyleyeyim. "Zamanda eğitim" diye bir şey de vardır. Olağanüstü yetenekli olabilirisiniz, ama zamanı doğru kullanmadıysanız, doğru değerlendirmediyseniz, zamanı planlamadıysanız karşılığını da ona göre alırsınız.
EA- Kesinlikle. Doğrusu öyle olması lazım.

TÇ- Ama tabii öğretmenin de zamana değer vermesi, derse gelip gelmemesi, dersi vaktinde yapması gerekir…
EA- Tabii onun model olması lazım.

TÇ- Konferanslarınızdan birinde, yaptığınız sinema önerinize göre bir filme gittim. "Beyaz zakkum". Arkadaşlara da önerdim. Zaten sizden edindiklerimi kendimde bırakmıyorum. Kesinlikle çevreme iletiyorum. Hem yazılarınızda, hem de konferanslarınızda dikkatimi çeken özellikle, " Mesela Dedik" başlığını taşıyan yazı serinizde espri tarafınız, çok hoş. Onun dışında siz, eğitimle, psikolojiyle yani bir çok yönle ilgileniyorsunuz ben de sizi o bağlamda takdir ediyorken bir de bu çeşitliliğe sinema katıldı, son yıllarda. Bu yazılarınızda şu dikkatimi çekti. Başta okurken olayın hepsini anlatacak zannına kapılıyorum. Öyle bir anlatımınız var ki çok akıcı. Fakat sonradan şok yaşatıyorsunuz. Orada durduruyorsunuz. Bunun dengesini müthiş kurmuşsunuz. Tabii dönüp dolaşıp çok yönlülüğünüze geliyorum ister istemez. Derse girdiğimde ders konularımın dışında öncelikle sinemaya, saydam gösterilerine gittiniz mi? Diye soruyorum öğrencilerime. Hangi kitabı okudunuz? Diyorum. Bana da katkısı oluyor yazılarınızın. Çünkü dersimde isminizi vererek örnekliyorum sizi. Eleştirilerinizin eğitime katkısı oluyor. Bundan mutluluk duyuyorum. Hatta öğrencilerim bana anımsattı,"Hani Erdal hoca gelecekti dersimize." diye. Onlara, çok yoğun olduğunuzu ama öyle bir organize yapacağımızı söyledim.
EA- Seneye, bir gün bulup geliriz. Evet bu çok önemli. Ben de çok teşekkür ederim. Derslerinizde bu şeklide katkımı sağlıyorsanız mutlu olurum. Olay şudur. Sinema olayında nereden baktığınıza göre değerlendirdiğiniz bir olaydır. Sinemaya teknik olarak, tema olarak, oyuncu, sunucu açısından, bakabilirisiniz. Müziği açısından, mekanlar açısından bakabilirisiniz. O çok yönlü bir olay olduğu için orada en çok beni ilgilendiren ve en çok yazmayı tercih ettiğim filmler, teknolojiyi ön plana almayan, insan ilişkilerini ön plana alan ve insanların yardımlaşması ya da insanların yalnızlığı veya insanların başına gelen olaylara nasıl baktıklarını tema olarak seçen filmlerdir. Şimdi "Kurban" diye bir filmi yazıyorum. Bu gün ki yazım, orijinal adı "Kurban" değil, "İkinci Ad" dır. Bir İspanyol filmi. O da bir tarikatın kurban tezini anlatıyor. Orada bir şey var. İbrahimiler tarikatı Hz. İbrahim'in oğlunu kurban etme olayını bu güne uygulayan ve tabii tarikat mensupları içinde bunu bekleyen bir olayın filme konu edilmesi ile ilgili bir yazı. Yönetmeni 23 yaşında ve ilk uzun metrajlı filmi. O da dikkat çekici bir şey. Örneğin bir filmi izlemek, o filmden yalnız sonuç çıkarmak ya da filmi görmek değildir. Onu tartışmak da önemlidir. Onu tartışmalıdır insan kendi içinde. Onun için, eğer o filmi tartışırsa ve ondan sorular çıkarmayı başarırsa kendisi için yararlı olmuştur. Bir filmi herkes görür ama herkes başka türlü yorumlar ve herkes farklı yerine dikkat eder. Bir şey söylemek istiyorum. Bir filmi uzun aradan sonra tekrar görürseniz ya da bir kitabı uzun bir aradan sonra yeniden okursanız önce hiç fark etmediğiniz şeyleri fark edersiniz ve önceden önem vermediğiniz yerlerinde, aklınızda kaldığı kadar önemli olmadığını görürsünüz. Bu, insanların zaman içinde olaylara bakışlarının değişmesiyle de bağlantılıdır. Çok öyle düşünülür. Sinema da böyle bir olaydır.

TÇ- Bakış açınız bana bir kere daha altındaki yapıyı gösterdi. Sinemayı vesile yaparak, ilke olarak aldınız ama altında, insanı anlatıyorsunuz.
EA- Tabii, insanı anlatıyoruz hep. İnsana ait bir şeyi anlatıyoruz. Evet sinema vesilesiyle. O bir kültür olayıdır. Ben sinema eleştirmeni değilim. Ben bir izleyiciyim. Ama benim izleyici olarak bir düşüncem, duygularım var ve bunu yansıtıyorum. Bir değerlendirmem var, onu aktarıyorum.

EA- Aktif izleyici. Yani zaten aslında hep hayata müdahale eden insan olarak yetiştim ben. Hayatı olduğu gibi kabullenen değil. Hayatı bir yazgı olarak gören değil. Hayata müdahale eden ve hayatı değiştirebileceğini bilen, buna güvenen ve hayatı değiştirmek için müdahale etmeyi görevi sayan insana ihtiyaç var. Dünyanın da buna ihtiyacı vardır. Ben bütün yaşadığımız sorunların, yalnız Türkiye'nin sorunları olmadığını düşünüyorum. Tüm dünyanın sorunları, biz de payımıza düşüne bulunduğumuz yerde ve hak ettiğimiz ölçüde alıyoruz. Bir de o var. Bize haksızlık yapılmıyor. Biz onu hak ediyoruz. Herkes yaşadığını hak eder. Bu çok önemli bir şeydir.

TÇ- O zaman geliyor muyuz, eleştirel bakışa. Sinemaya bakmak, ama eleştirel. Koridordan yürürken etrafa, duvarlara eleştirel bakmak.
EA- Değerlendirerek bakacaksın. Hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmeyeceksiniz.

TÇ- Eğitim sistemimizdeki en büyük eksiklik bu.
EA- Her şeye bakacaksan, bu ne, bu niye böyle, o niye böyle, soracaksınız. Herhalde beğenmiyorsanız değiştireceksiniz. Başkası değiştirsin diye beklemeyeceksiniz.

TÇ- Bir de oraya gelelim. Ben başta öğrencilerde eleştiri olayını çok efor sarf ederek oturtuyorum ama sonunda birlikte başarıyoruz. Belirli bir süre sonra cesaretleniyorlar. Bir şey daha var; yaşantımda sizin yaşantınızda da vardır sanırım. Eleştiriyi yapıyor ama öneriyi getirmiyor. Ben bu nedenle "eleştiri yapın" demiyorum, "siz olsaydınız ne yapardınız" diye soruyorum.
EA- Öneri getirmediği gibi sorumlulukta almıyor. Olmaz. Eleştiriniz daima bir öneri ile sonuçlanacak ve önerdiğiniz şeyi yapmaya da siz talip olacaksınız.

TÇ- Başkalarına önermek, başkalarının önerilerini kabul etmek yerine.
EA- Hayır. Ona kimsenin hakkı yok. Ne dedim? Herkes hak ettiğini yaşıyor. Türkiye bunları hak etti mi? Diye sorarlar. Benim yanıtım her zaman; Türkiye yaşadığı her şeyi hak ediyor. Herkes yaşadığı her şeyi hak ettiği için yaşar. Dünyada ve doğada haksızlık yoktur. Razı olursanız tepenize binerler. Sizi sömürüyorlarsa, sömürülmenize izin verdiğiniz içindir. Sonuçta o sömürüyü siz hak etmiş oluyorsunuz. Olay bu.

TÇ- Notlarıma göz gezdiriyorum da hakikaten sizinle başka zamanda tekrar görüşmek gerekiyor. Ne çok soru var. Küreselleşmeyi almışım, mizahı, en güzellerini de en sona bırakmışım. Sevgiyi. İnternette sevgi üzerine yazılarınızı okudum. Özsöz niteliğinde yazılarınız var. Çok hoşuma giden madde madde, sevgiyle ilgili yazılarınız vardı. Sevgi de bilgiden doğar. Sevgide ne eksik? Bir konferansınızda kaygı adı altında sevgiyi ya da sevgi adı altındaki kaygıyı anlatmıştınız. Biraz da sevgiden bahsedebilir miyiz?
EA- Birazda sevgiden bahsedelim. Sevgi dediğimiz olay, yalnız kendimizle ilgili değildir. Sevdiğimiz nesne, sevdiğimiz kişi, sevdiğimiz yer gibi çok yönlü bir olaydır sevgi. Yalnız sevgiyi değerlendirebilmek, sevgiyi yaşayabilmek için kişinin kendi yetersizliklerinden kurtulmuş olması gerekir. Yetersiz bir kişilik, bağımlı bir kişilik sevgiyi kendine göre adapte eder. Bir kişinin bağımlılık ihtiyacı varsa o kişi, sevgiyi bağımlılık sanır. Bakınız pek çok kadın çocuğunu sevdiğini sanmaktadır. Oysa çocuğuna sadece bağımlıdır. Ve onu kendisine bağımlı kılmaya çalışır sevgi adına. Pek çok insan sevgiyi bir ihtiyaç telafisi olarak düşünmüştür. Öyle yaşar, ona sevgi der. Bir ihtiyaç telafisi değildir sevgi, bir bağımlılık değildir. Sevgi özgür, özerk yetersizliklerini yenmiş, yetkin insanların duyabileceği bir duygudur. Öyle insanı bulursanız, onda sevgiyi görebilirsiniz. Öyle olmadığı zaman insanlar, kendilerini rahat hissetme, kendilerini güvende hissetme adına kendilerini, yetersizliklerini, ilerici hissettikleri kişilere ve yerlere sevgi bağı kurduklarını sanırlar. Onlar sevgi değildir. Onun için ben, bizim toplumumuzda sevginin yanlış anlaşıldığını düşünüyorum.

TÇ- Bir de yaşadığım ve sizinde yaşadığınızı zannettiğim bir şey geldi aklıma. Aydın kesiminde çok yaşıyorum bunu; eylemle söylemin bir olmadığı. Söyleme bakıyorum; sevgiden, paylaşmaktan, farklılığı kabul etmekten, kendi dışındaki ayrıcalığı benimsemekten bahsediyor, ama o insanla birlikte yaşamaya başladığınızda bir de bakıyorsunuz ki, o söyledikleri salt kendisi için geçerli, empatik değil. Eylem bambaşka. Ne olacak bu?
EA- Düşünce kültürü ile yaşama kültürünün aynileşememesinden kaynaklanır. Bizde çok vardır. Yani gelişmemiş ülkelerde de çoktur bu. O da yine kişiliklerin yeterliliğe ulaşamamış olmasından kaynaklanır. Düşündüğünü yaşamına geçiremez. Düşündüğü doğrudur, ama yaşadığı yanlıştır. Özgürlükten, eşitlikten söz eden bir çok insan var, yakınlarını döver. Ya da yakınlarına kötü davranır. Bu, çok görülen bir şeydir. Onun özgür olmasını da kabul etmez. Özgürlüğü yalnız kendisi için kabul eder. Bunlar yaşama kültürünün olgunlaşmamasından kaynaklanıyor. Yani bir yerde, tarım toplumu kültürüyle endüstri toplumunu yaşayamazsınız. Türkiye bir de bu çelişkiyi yaşıyor. Tarım toplumu duygularıyla endüstri toplumunu yaşamaya çalışıyor Türkiye. Böyle bir şey olmaz. Şimdi bilgi toplumuna geçtik diyoruz. Daha biz bir yere geçmedik. Daha biz, bence ağalık düzeninde "Asmalı Konak"la avunuyoruz. Onun için burada sorunları çözmenin 3 aşaması vardır.

1- Sorunu tanımak. Biz daha sorunu tanımıyoruz.
2- Sorunu tanıdıktan sonra kabul etmek. Böyle bir sorun olduğunu kabullenmek.
3- Çözmeye niyetli olmak. Niyet olunca sorun çözülür.

TÇ- Çok üretici, yaratıcı olmanız, bu kadar farklı konulara değinmeniz, ama aslında tüm farklılıkların altında, özünde insan var, bu bağlamda sizin için şöyle diyebilir miyiz; sevginizin çok kuvvetli olması, sizi bu kadar yaratıcı ve üretici yapmış. Sevgi her anlamda; insan sevginizin çok yoğun ve güzel olması, dürüst olması, doğayı, hayvanları, çevreyi sevmeniz nedeniyle bu kadar yazıyorsunuz, bu kadar çalışıyorsunuz…
EA- Onu şöyle söyleyelim. Belki daha uygundur, bilmiyorum. Ben her zaman insanların hayatı değiştirebileceklerine inanıyorum. Hayatı değiştirebileceğimi, insanların yaşamı, dünyayı değiştirebileceğini düşünüyorum. Onun içinde olumlu ve yapıcı olmaya önem veriyorum. Yapmaya çalıştığım da bu ve bunu anlatmaya çalışıyorum o kadar.

TÇ- Çok teşekkür ediyorum. Bunları duymak istemiştim. Duydum.
EA- Ben de teşekkür ederim.

Öğr. Gör. Tülay Çellek - 27.6.2003
YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi (SANTAS)
e-posta: tcellek@yildiz.edu.tr 


netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)


Yorum Ekle Yorumları Listele
140. Sayı önceki yazı 140. Sayı sonraki yazı
Yazarın Önceki Yazısı Yazarın Sonraki Yazısı
Her hakkı saklıdır. All rights reserved. netyorum.com © 2000-2005 İstanbul-Türkiye