|
07.08.2003 Prof. Dr. İbrahim Ortaş - netyorum.com / Sayı: 141
EĞİTİM SİSTEMİMİZ VE ÖĞRENCİ SEÇME SINAVI SONUÇLARI
Son günlerin en çok konuşulan konusu ÖSS ve orta öğretim sınav sonuçlarında
on binlerle ifade edilen sayıda sıfır alan öğrencilerdir. Nüfusun büyük
çoğunluğu genç olan bir toplumda her yıl sınava giren bir milyonun üzerindeki
geniş bir liseli öğrenci kitlesi yanında 18 milyona varan ilk ve orta öğretim
öğrencisidir söz konusu olan.
Sınav sonuçları gerek orta öğretim sınavlarında ve gerekse üniversite
sınavlarında bazı öğrencilerin tüm soruları cevaplandırarak tam puan almaları
yanında geniş bir yığının ise her yıl artan sayıda sıfır puan almaları
gelmektedir. Tek tek öğrenciler başarılı. 2003 ÖSS birincisi Emre Kacar örneği
gurur verici; kutluyorum ancak ya 26.448 bin öğrencinin sorulan hiçbir soruya
cevap vermemesine ne demeli? Son on yılda artan sayıda öğrencinin hiçbir soruya
cevap vermemesi tesadüf müdür? Bakalım gelecek yıl bu sayı daha da artacak mı?
Genelde Türkiye’nin matematik ortalaması 2 soru civarında; fizik ortalaması daha
kötü durumda. Ancak sınavı kazanıp üniversiteye gelen öğrencilerin büyük
çoğunluğu sanki hiç matematik bilmiyor, kimya ve fizik dersi görmemiş gibi.
Sınavlardaki başarıya bakmak için test sınavı ile klasik sınav
karşılaştırıldığında test sınavı sonuçları daha yüksek çıkmaktadır. Klasik
sınavda sorulan sorular daha basit ve esnek olmasına rağmen öğrencilerin sorulan
açıklama ve yorum katma becerisinin düşük olduğu görülmektedir. Nedeni
sorulduğunda ilkokuldan bu yana test çözerek buraya kadar geldiklerini ve böyle
yetiştirildiklerini belirtmektedirler. Kabahat kimin?
Matematik bilmeyen bir insanın günümüzün yoğun ekonomik çıkmazında yaşamını
kurtlara kaptırmadan sürdürmesi mümkün mü? Bütün dünyanın tecrübesi, matematik
bilmeyen bir toplum nasıl bilim yapar dünyayı anlamaya çalışır? 2003 İnsani
Gelişme Raporu'na göre, Türkiye’nin 175 ülke arasında 96'ncı sıraya inmesi ile
öğrencilerinin ÖSS sınav sonucundaki matematik ortalaması arasında bir ilişki
var mı? Bunun derinden sorgulanması gerekir. Atatürk’ün çok önem verdiğim şu
özdeyişi; ‘Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat, için, başarı için en
hakiki mürşit ilimdir, fendir. Bilim ve fennin dışında yol gösterici aramak
gaflettir, cahilliktir, sapmadır’ ne zaman ve kim tarafından yaşama
geçirilecektir?
Peki 18 yaşın üzerindeki yaklaşık 27 bin gencin (ilave 40 bin de orta öğretimde)
zeka sorunu mu var ki sıfır puan alıyor? Hepimiz biliyoruz ki çocuklar çok da
zeki. Ben sık sık bu konuyu işliyorum. Çocuklar zeki ancak kendilerini ifade
etme şansı tanınmamıştır. Gençlere değer verilmemiş, kendileri dinlenilmemiştir.
İlkokuldan itibaren eğilimleri izlenmemiş, kendilerine ne tür eğilimleri olduğu,
neler yapabilecekleri söylenmemiş ve ülkenin içinde bulunduğu işsizlik ve
güvensizlik kişiyi de güvensiz yapmaktadır. Benim ile dertleşen gençlerin
tamamının kaygısı geleceğe yönelik iş bulma kaygısıdır.
Orta öğretimde durum daha da vahim. Fen ve Anadolu liseleri ile bazı meslek
liselerine ilişkin Ortaöğretim Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı'nın (OKÖSYS)
sonuçlarına göre geçen yıl 2 bin 773 öğrenci sıfır puan alırken bu yıl 40 bin
586 öğrenci sıfır puan aldı. Bu durum ilköğretimin iflas ettiği anlamını
taşımıyor mu? Milli Eğitim Bakanı Çelik, 'Maalesef Türk Milli Eğitim sisteminin
gerçeği bu' diyor. Genel değerlendirme ÖSS sınav sonuçlarında olduğu gibi
matematik ortalamasının gerilediği yönünde. Doğru yanıt ortalamaları Türkçe’de
9.94, fen bilimlerinde 3.63, matematikte 3.11 ve sosyal bilimlerde 8.25 oldu.
Matematik testindeki ortalama geçen sene 5 civarındaydı. Bence bu konunun ciddi
şekilde incelenmesi gerekir.
Uzmanlar öğrencilerin sıfır puan almasının nedeni olarak öncelikle, öğrenci,
bilgisinin başka sistemlerle ölçülmesini istemesi yanında, okulla sınav arasında
bağlantının kurulamaması gösterilmektedir. Ayrıca bazı okul yönetimleri ve
ailelerin 'Bize derece getir, biz diğer dersleri idare ederiz' diyebilmeleri
yani kendilerinin de sadece test üstünde yoğunlaşmasını sağlıyor. Bir çok
pedagog Türkiye de işlenen bu yoğun okul-dershane kursları sisteminin çocukları
yarış atı gibi hazırladığını, bunun sakıncaları olduğunu ve dünyanın hiçbir
ülkesinde böyle bir durumun olmadığını vurgulamaktadırlar.
Bu konu ile doğrudan ilgili olduğunu düşündüğüm ÖSYM üzerinde yapılan tartışmada
sınava giren herkesin (meslek lisesi çıkışlılar dahil) aldığı puana göre
yerleştirilmesidir. Bu görünüşte doğru gibi gelebilir, ancak bütün dünya
ülkeleri üniversiteye gidecek öğrencileri yeteneklerine göre ilk ve orta öğretim
sürecinde yönlendirerek alan belirlemeye çalışmaktadır. Modern üniversite
anlayışında Matematik ve Fen ağırlıklı mühendislik fakültelerindeki eğitime
temel oluşturacak olan, teknik liselerin kazandırmış olduğu uygulama
becerisinden çok matematik ve fen bilimleri alanında almış oldukları temel
bilgilerdir. Liselerde temel bilimleri analiz ve sentez yeteneğine uygun olarak
öğrenen, analitik düşünebilen düşüne bilen, soru sorabilen alt yapısı yetişmiş
insanlar yetiştirilir. Bu bilgiler ile donatılacak öğrenciler normal lise
programlarına yönlendirilir diğerleri ise daha çok el becerisi ve teknik bilgi
gerektiren dersler ile yüklenilir. Bir mühendis tamirci değildir ve bu yönde bir
beklentide olmamalıdır. Onun için meslek liseleri için şu anda ÖSYM tarafında
uygulanan puan sistemi doğru ancak eksiklikleri bulunmaktadır. Yapılması gereken
Milli Eğitim Bakanlığı şimdiden orta öğretimden itibaren çocukları yeteneklerine
göre kimin hangi okullara gidebileceğini ve bu okulları bitiren öğrencinin
üniversiteye girme şansının ne olduğunun öğrenci ve ailesi tarafından
bilinmesidir. Böylece her yıl üniversiteye girmeyi bekleyen milyonlarca öğrenci
yerine daha iyi temel bilimler almış ve üniversite okuyabilecek şekilde
yetiştirilmiş kişilerden seçme ile öğrenci alınır. Bütün dünyada böyle
yapılmaktadır.
Ancak hedefi net olarak oluşturulmamış (herkese mi üniversite eğitimi yoksa
ülkenin gereksinim duyduğu yetişmiş insan gücü mü?) ve her iktidarın kendi
anlayışına göre son 50 yılda organize etmeye çalıştığı ve ağırlıklı olarak
ezbere dayanan eğitim sistemi ile yaklaşık 18 milyon öğrenci okul-dershane-kurs
arasında gider gelir.
Evet üniversiteye ezbere bilgi ile gelen öğrencinin ilk, orta ve lise
öğrenimindeki başarı hedefi yalnızca sınavı kazanmak olarak belirlenmiş ve bütün
enerjisini sınavı kazanmaya yöneltmiş ve sonunda bütün yaşamını ve geleceğini
2.5 saatlik bir sınavda alacağı puana bağlamıştır. Öğrencilik yıllarında
ailelerinde sınav kaygısı ve bilinçsizliğinin de katkısı ile kitap okumanın
israf olarak algılandığı ilk gençlik yıllarında genç, gençliğinin, zevklerinin
ve eğilimlerinin bilincine varamamaktadır. Tanıdığım bir çok aile, çocuğunun
oyun için kısa süreliğine dışarı çıkmasını bile sınava hazırlanmakta olduğu
süreden çalınmış zaman olarak algılayarak gencin kendine zaman ayırmasını
istememektedir. Bu ailelerin kötü niyetinden değil bilgi eksikliği ve stratejik
hatasının bir sonucudur. Bu şekilde yetişen genç, zevkleri, eğilimi,
beklentileri, ne tür meslekten hoşlandığını ve ileriye yönelik olarak hangi
alanda yenilik yaratabilirim bilinci oluşmamaktadır. Bu şekilde sınavı kazanan
genç üniversiteye ayak bastığı günden sonra da üniversiteyi lise gibi görmekte
ve benzer davranışları sergilemektedir. İşte bu noktadan sonra da biz öğretim
üyeleri gelen malzemenin iyi olmadığını ve bu malzemeden iş çıkamayacağını
kestirip atmaktayız. Yine burada sorulması gereken soru öğretim üyesi mi öğretme
stratejisi geliştirmeli yoksa öğrenci mi yoksa ikisinin dışında eğitim sistemimi
toptan mı sorgulanmalıdır?
Çoğumuz neden bu öğrenciler yeterince üniversite eğitimini algılamamakta
yetersiz kaldığını sorgulayıp şu soruları sorma konusunda kafa yormuyoruz:
1. İlköğretim okulları ne durumda, çocukların ikili öğretim gördüğü, sınıfların
kalabalık, oyun aralarının kısalığı, öğretmenlerin maddi yetersizliği sonucu
kendilerinin geliştiremediği ve bu yetersizliğin yansımasının çocukların
bilincine yansıtılması sorgulanmaktadır. ÖSYM tarafından yapılan sınavlar
nedeniyle görev aldığım bazı ilk ve ortaöğretim okullarının iç mekanları koyu
gri renkli, yerler kirden geçilmiyor, sınıfların genel görünümü içler acısı, ne
öğrenci resimleri ne de çocukların içini açacak bir iki yeşil salon bitkisi var.
Binaların dış mekanı aynı şekilde; bir iki ağacın dışında yeşillik yok denecek
kadar az, her taraf beton yığını.
2. Lise öğrenimi gencin tam ergenlik dönemidir, bu dönemde gencin kendisi
kimsenin umurunda değil, tek hedef sınavı kazanmak ve bunun için ne gerekirse o
yapılmaya hazır. Lisenin ilk iki yılı okunur, son sınıf neredeyse çocukların
raporla geçirdikleri bir dönemdir. Çünkü sınavda lise son sınıftan neredeyse hiç
soru gelmemektedir. Çocuklar hafta içinde ve hafta sonu boş zamanının tamamı
neredeyse dershane tarafından doldurulmaktadır. Sonuç kendisini tanımadan
eğilimini bilmeden üniversiteye kapağı atan bir genç ve bizler başlıyoruz tenkit
etmeye “gelen malzeme iyi değil”. Yine soruyorum, hangimiz bu durumun
nedenlerini, nasıl oluştuğunu, tek tek öğrencilerin, ailelerin, öğretmenlerin,
yetkililerin, bu ülkenin uzun süreli projeksiyonunun çizmek zorunda olan
bakanlık yetkililerinin bundaki payı nedir? Sorguladık mı?
3. Biz üniversite öğretim üyeleri ve yönetimleri olarak öğrencilere ne kadar
şans tanıyoruz, onları ne kadar sıcak karşılıyoruz. Çoğumuz hayatımız boyunca
hiçbir öğrenciyi tanımaz, kapımızdan içeriye girmesine izin vermeyiz. Üniversite
öğrencisinin üniversitelilik bilincinin gelişmesinde üniversite ortamı, kendini
ifade etme özgürlüğünü sağlayabiliyor muyuz?
Peki neden 1946’da kurulan Köy Enstitüleri o dönemde UNESCO tarafından Dünyaya
Türk eğitimi model örnek olarak gösterilirken bugün her iktidar döneminde
yenibaştan değiştirilmektedir. Türk eğitim tarihine bakıldığında Cumhuriyetin
eğitim projesinin bu dönemde şahlandığı ancak çok kısa sürede önünün kesildiği
görülmektedir. Ne oldu kim bu ülkenin yurttaşlarının üst düzeyde eğitilmelerini
istemedi? Hiç sorgulandı mı? Bugün hızla artan ve bir sektör haline gelen
dershanecilik, özel okullar, özel kurslar nereden çıktı? Bunların başarılarını
geçmişin eğitim modelleri ile karşılaştıracak ve eğer bir yanlış var ise buna
bir son verecek vatansever yok mu?.
Hepimizin gözlemleri sonucu oluşan olgu her kim iktidara gelirse gelsin ilk
yaptığı iş hemen Milli Eğitimdeki yöneticileri değiştirmektir. Neredeyse
ilkokulların yaz boz tahtasına dönen yönetici değişimi Türk Milli Eğitim
sisteminin bugün içine sürüklendiği duruma dönüşmüştür. Okul yöneticiler maddi
yetersizlik ve ilgisizlikten şikayetçi. Bir çok okul müdürü velilerin desteği ve
bağışlarla ayakta durduklarını belirtmektedirler. Vatandaşlar eğitim kurumları
adına alınan ek vergiler, katkı payları ve bağışları seve-seve vermektedirler.
Ancak yine de istenilen seviyede hizmet alınmadığından şikayetçi. Eğitim
gönüllüleri, hayırseverlerin mal varlığı ve eğitime katkı payı paraları ile kaç
okul yaptırıldı ve ne kadarı yaptırılmayı beklemektedir, bu konudaki bilgiler
yeterizdir.
Her ne kadar ÖSS sınav sonucuna göre devlet okulları başarılı ise de son
yıllarda devlet okullarına olan güvensizlik nedeniyle özel okulların sayısı
devlet okullarını aşmıştır. Ülkenin her kasabasına yerleşen dershanecilik
bugünkü sonuçların bir göstergesidir. Peki bu sonucun sorumlusu yüz binleri
bulan gençler mi? Yetkililer kendilerini bundan hiç sorumlu tutmuyorlar mı?
Bütün bu sonuçlar çocukların değil sistemin sorgulanması gerektiğini ortaya
koymaktadır. Artık eğitim sistemimiz adına yakışır şekilde Milli Eğitim’e uygun
olarak köklü, çağın gereklerine ve, bilimsel normlara uygun olarak hazırlanması
gerekir. Artık her Milli Eğitim bakanı nüfusunun çoğunluğu genç olan bir
toplumun geleceğini düşünerek en az 20 yıllık projeksiyonlar çizmek zorunda
olmalılar. Neden eski yöneticilerimiz ileride bu denli yığılmanın olacağını
düşünmediler. Buna göre okul, alt yapı ve öğretmen yetiştirme programı
yapmadılar. Yoksa bir makama oturunca bütün her şey çözülmüş oluyor mu?. Şimdi
sormak gerekir eski Başbakanlara, Milli Eğitim Bakanlarına, Müsteşarlara ve
diğer devletin eğitim ile ilgili sorumlularına, geleceğe yönelik ne yaptılar?.
Yoksa sürekli benim adamım deyip tayın işleri ile mi uğraştınız? Değilse bugünkü
tablonun göstergeleri her gün geçtikçe daha kötüye giden eğitim sistemi nereden
geldi? Sizce de sıfır puan olan çocuklar değil de, eğitim sistemi ve bunun
mimarları sorumlu değil mi?
Bir yurttaş olarak bu ülkenin vergileri ile okudum. Köy yerinde cumhuriyet ruhu
ile coşan ve çırpınan hocalarımın motivasyonu ile buralara kadar ne dershane ne
de özel ders alarak geldim. Bu gün bu ruhu işleyecek öğretmelerin sayısının
azaldığı görülmektedir. Bir toplum bu ruhu kaybederse o ülkenin sağlıklı eğitim
alması beklenilmemelidir. Sonuç beklenilen gibi olacaktır. Eğer gelecekte söz
sahibi olmak istiyorsak şimdiden en büyük seferberliği eğitime ayırmamız
gerekir. Bütün göstergeler ve uzmanların görüşü Fen ve Anadolu Liseleri
(İngilizce eğitim de başka bir sorun) gibi önem verilen kurumun okulları
başarılı. Açık söyleyeyim özel okul dershane vs kaldırılmalı, memleketin her
yanında okulların fiziki mekânlar ve eksikliği hızla giderilmeli, ücret
politikası yeniden düzenlenmeli ve öğretmenin sokakta mendil satması ayıbı
ortadan kaldırılmalı, tam gün eğitimine geçilerek sağlıklı, aşağılık kompleksi
olmayan, kendine özgüveni olan ve yaratıcı düşünce ile donatılan nesiller
yetiştirmek zorundayız. Çağı ancak bu şekilde yakalarız.
Saygılarımla
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Çukurova Üniversitesi ÖED Yönetim Kurulu Üyesi
e-posta: asportas@mail.cu.edu.tr
netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel
yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine
tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya
link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)
|