| Önsöz | Arama | Üyelik | Sohbet | Alış-Veriş | www.netyorum.com   
Ajanda
Seçtiklerimiz
Arşiv
Yazarlar
Yorumlar

Bölümler

Köşe Yazıları
Teknoloji
Sanat
Soru & Cevap
Dostluk & Sevgi
Eğlence
Geçmiş Zaman Olur ki

Konular

Sinema
Müzik
Kitap
Sözler
Oyunlar
Ürünler
Mekan
 
 
Reklam Fiyatları

İzleyici Mesajları

Elektronik posta :
bilgi@netyorum.com

 
 
Bu sayfayı arkadaşınıza göndermek için tıklayın.

 
 
Açılış sayfası yapmak için tıklayın.

Sık kullanılanlar listesine eklemek için tıklayın.

 

Eski Sayıları

13.11.2003 Fatoş Ünal - netyorum.com / Sayı: 148

"... HEP SENİ Mİ BULUR? ..."

Karşında durup sadece bir kez aşık olduğunu söyler ve bundan sonra asla aşık olmamak üzere kendi kendine söz verdiğinden dem vurur. Tam karşısındasındır. Onu sevmeye başlamaktasındır. Duygularının adını koymak üzeresindir. Ve bir anda niye koyamadığını bulursun. İşte, işte bu kaçak bakışlar; bu aldanış; bu aptalca karar; bu mantık! Sahi, hep seni mi bulur başkasını seven insanlar? Az sonra kendi kendine sorgulamalara başlarsın. Sevgileri derecelendirmek mümkün olmadığına göre onun sana olan sevgisine verdiği isme göre mi seveceksin yoksa aşk olmaz deyip yarı yolda inecek misin? Acısından kaçtığı bir şeyin mutluluğunu hatırlatmak daha mı iyi gelir yoksa? Sana aşık olmayan birinin seni sevmesine izin ver ama asla ona aşık olma diyen bir sese kulak verebilir mi insan? O sana aşık olmayacaksa, sen de ona aşık olamayacaksan (ki böylesi daha iyi, nasılsa sevme seni sevmeyeni alışverişine sen de kapılacaksın bu müddet içerisinde!) devam etmenin ne anlamı var ki? Ne anlamı var? Ne anlamı var ikinci adam olmanın ve hatta yepyeni bir birinci adama yerini teslim etmenin ilerleyen günlerde!

Ben, bir küçük kız…

- Bugün benimle gelsene!
- İsterdim ama biliyorsun okula gitmem gerekiyor.
- Bilmiyorum.
- Doğru bilmiyorsun. Şimdi öğrendin işte. Üçe kadar dersim var bugün. 'perşembe'leri boşum genelde. Her perşembe seninle gelebilirim.

Al işte! Ne diyordum? Sahiplik mi? Birazdan ortadan kaybolacağım haberi yok. Bütün 'perşembe'lerime el koydu. Belki perşembe günleri sürekli dolu bende. Dolu mu? Hayır, değil. Niye yelkenleri fora edip kavgaya koyuldum ki peki? Sahi ne okuyordu bu kız? Kimdi, ne işi vardı sabahın erken saatinde yanıbaşımda?

- Olur, yarın görüşürüz o zaman.
- Akşam?
- Akşam da mı görüşelim istiyorsun?
- Sen istemiyor musun?
- Fark etmez.
- İyi o zaman yarın görüşürüz.

Gidiyor. Nasıl bu kadar çabuk hazırlandı? Az önce camlara, pencerelere söyleyeceğim sevinç nereye gitti peki? O nasıl çabucak terk ediverdi odayı? Şimdi arkasına bakacak, 'iyi günler'in ardından bir öpücük verecek belki. Hayır, sadece yarın görüşürüz kafi! Bu küçük kız, beni benim bıraktığım gibi bırakıyor. Öylesine tek başına, ne halin varsa gör gibilerden. Oysa bir gün yirmi dört saat ve evet ben de kaç saat vaat ettiğimi bilmiyordum. Akşamüstü görüşsek demek istiyorum, sesim çıkmıyor. Arkasından bakıyorum sadece.

- Uyandın mı?
- Uyandım ama kalkamadım. Saat kaç?
- 11.00'e geliyor. Araştırma ve ön hazırlık için erken gelirsin diye ummuştum.
- Nuray, ben de öyle ummuştum ama akşam biraz fazla kaçırdım galiba.
- Neyi içkiyi mi, kadını mı?
- Boş ver kime anlatıyorum ki ben. İçki desem, bakınız sağlıklı yaşam; kadın desem, bakınız günübirlik ilişkilerin vücut/ruh dengesindeki zararları konulu bir seminer. Konuşmacı; Nuray Affetmez!
- En azından konuşabilecek kadar ayılmışsın. Düşünecek kadar demedim, sakın kendini önemseme.
- 20 dakika sonra sendeyim desem beni özgür bırakır mısın?
- Aynen, 20 dakika sonra görüşelim.

Ben, bir hazırlık…

Deniz Yaşar, 41 yaşında. Yaşına bakıldığında inanılmaz gelecek kadar uzun bir akademik geçmişe sahip. Sanki kendini klonlayıp dünyanın birden fazla yerinde, birden fazla bedenle koşturmuş gibi.

- 2000'lerin sorunu da belki bu. Herkes sahip olması gerekenden fazlasına koşuyor. En akıllılar bile…
- Ne dedin?
- Ben mi? Hiç, galiba kendi kendime konuşmaya başladım. Üstelik bu aralar sıkça yapar oldum.

İlk kez 9 yaşında Kıtalararası Matematik Olimpiyatları'na katıldığında, Olimpiyat Komitesi'nin hazırladığı sorunun yanlış olduğunun farkına varmış, çocukça bir kibarlıkla "sanırım, soruyu şaşırtmacalı hazırlamışsınız fakat x²'nin değeri asla istediğiniz cevaptaki gibi pozitif olmayacak" diyerek zamanının matematik uzmanlarını tartışmalara sürüklemişti. Çünkü düzelttiği soru kendi grubunun değil, 20 yaş grubunun sorusuydu. O da tesadüfen izleyiciler arasındaydı ve birden kendisine yöneltilen meraklı bakışlardan rahatsız olmuştu. Niye merakla bakıyordu ki herkes ona? Bunu bilmek için dahi olmaya gerek yoktu. Sadece matematikten anlamak yetiyordu.

Sonraki günlerde, ailesi ve okul danışmanlarının arasındaki konuşmalardan kapabildiği birkaç kelimeyle dehşete düşmüştü. Zeka yaşı, yurtdışında özel bir eğitim, sokaklarda harcanmayacak bir beyin, asla diğer çocuklar gibi olmayacak oluşu… 9 yaşında bir çocuk için dünya oyun sahasından başka bir yer olabilir miydi? Her gün yeni bir felaket haberiyle çalkanan dünya, medyadan izlediği felaketlerde kendisine sunulan aynı sahneyi büyük bir iştahla tüketiyordu: Herşeye rağmen oyuna devam eden çocuklar. Belki geceleri kabus görüyorlar, bir daha açılmayacak olan odalarının kapısını sorup duruyorlardı ama oyuna devam ediyorlardı. O yüzden büyüklerden daha kolay oluyordu çoğu zaman çocukların terapisi. Çoğu zaman tabii ki… Çocukluk bitiyor, dertler yetişkinliğe devrediliyordu. İşte O'nun için de olabilecek en büyük felaket gerçekleşiyordu. Evi, okulu, kitapları ve arkadaşlarından ayrı geçireceği günlerin hesabı ona aldırmaksızın yapılıyordu. Matematiğin ortak diline teslim olup, hiç dillerini bilmediği insanları ailesinin yerine koymasını istiyorlardı. Sahi bu matematik nasıl bir dildi ki, sayılar her dilde aynı şekilde çarpılıp, bölünüyordu?

- Acaba bu kadar küçük yaşta ailesinden ayrılmasının etkisi nasıl olmuştur?
- Hey yapma, o bir matematikçi sakın bu soruyu yarinki görüşmede de dile getirme.
- Nasıl yani? Matematikçi diye neler hissettiğini soramayacak mıyız?
- Sana söylemiştim hatırlıyor musun? Bugüne kadar ailesi ya da kendi özel hayatıyla ilgili hiçbir şekilde basına bilgi vermedi. Özellikle saklıyor gibi de görünmedi ama ona kimse bu konuları açmaz, sormaz.
- Eh, demek ki ilk biz olacağız!
- Olmayacağız Fatih! Neden şu işi ciddiye almıyorsun? Zaten bu röportajı neden sana yaptırdıklarını bile bilmiyorum. Bilim Teknik grubundaki okullu çocuklardan biri mutlaka senden daha iyi yapardı.
- Öyle mi diyorsunuz Nuray Hanım?
- Tabii ki, öyle diyorum. Sen matematikten ancak iki kere iki dört eder diyecek kadar anlıyorsun. Biraz bilimsel tını yakalansa fena mı olurdu şu röportajda? Her yer yeterince magazin ağırlıklı haber kaynıyor zaten. Aile, yatak odası ve taciz haberlerinden yeterince yok mu sence de elimizde?
- Bırakıyorum. Tamam işte bırakıyorum. Bu röportajı yapmayacağım. Gidip o çok beğendiğiniz okullu çocuklara yaptırın işi. Hatta bulabilirseniz logaritmalardan, olasılık hesaplarından anlayan biri olsun. Belki adamın sözlerinden doğaçlama soru çıkartıp, matematik adına yapılabilecek tüm aydınlatmayı yaparlar.
- Adam mı?
- Evet adam.
- Hangi adam? Hangi adamın sözlerinden doğaçlama soru çıkartacak çocuklar?
- Deniz Yaşar'ın işte. Biz kime röportaja gideceğiz diye hazırlanıyoruz burada.
- Ha ha ha! Hiç güleceğim yoktu iyi mi? Adam olduğunu nereden çıkardın şimdi. Galiba yine konunun en eksik yönünden başlamışsın. Deniz Yaşar bir adam değil, kadın.
- Kadın mı? Ciddi olamazsın. İşte şimdi haklısın. Bana bu işi niye yaptırıyorlar anlamıyorum? Deniz Yaşar, bir kadın ve ben bunu ancak bana biri söylerse anlayabiliyorum. Elime tutuşturduğun bu kağıtların hiçbir yerinde kadın olduğuna dair bir şey görememem de enteresan tabii.
- Senden bilgi sakladığımı mı söylüyorsun şimdi de? Aman Yarabbi! Sanırım bugün bir kadınla uyanmışsn ve o kadın aklını da alıp gitmiş senin.
- Evet.
- Ne evet?
- Evet, bir kadınla uyandım ve o aklımı başımdan alıp gitti.
- Eh nihayet! Her sabah sen mi birilerinin aklını alıp gelecektin buraya keyfiyetle. Bir kere de senin aklını alsınlar.
- Neyse boşver. Deniz Yaşar'a geri donelim. Niye sence bugüne kadar hiçbir yerde özel hayatıyla ilgili bir şey yok?
- Kalabalık bir ailesi olduğu söylenemez. Hatta hiç akrabası yok. En son yakını anneannesiymiş ve onu da kaybedeli neredeyse 10 yıl olmuş. Sanki bütün bir aileden geriye sadece ikisi kalmış. Bu arada anneanne de, dönemin sevilen şairlerinden. Öldüğünde neredeyse 100 yaşını geçiyormuş. Yaşamının son anlarında aklının pek yerinde olduğu söylenemez. Zaten bu yüzden olacak son günlerini hastanede geçirmiş.
- Güzel bir kadın mıymış?
- Kim anneanne mi?
- Hayır, Deniz Yaşar.
- Elimizde sadece iki resmi var. Biri okul sıralarında henüz liseden mezun olmamışken çekilmiş bir resmi. Okul yıllığından alınmış. Diğeriyse, bir seminerde konuşmacıyken kürsüde.
- Sence güzel mi?
- Gözlüklü, boyunu, posunu bilmediğin, göğüslerini göremediğin bir kadın hakkında ne kadar güzel diyebilirsin ki ?
- Eh bir erkeğin önce nereye bakması gerektiğini öğrenene kadar epey bir zaman geçiyor. Umarım sen de geç kalmadan bunu öğrenirsin. Kime söylüyorum.

Fatoş Ünal - 11.11.2003
e-posta: unalfa@tnn.net


netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)


Yorum Ekle Yorumları Listele
148. Sayı önceki yazı 148. Sayı sonraki yazı
Yazarın Önceki Yazısı Yazarın Sonraki Yazısı
Her hakkı saklıdır. All rights reserved. netyorum.com © 2000-2005 İstanbul-Türkiye