|
15.12.2003 Dahlia - netyorum.com / Sayı: 149
3 ARALIK (BUGÜN) DÜNYA ENGELLİLER GÜNÜDÜR !!!
2003 YILI AVRUPA ENGELLİLER YILIDIR
( Komşunun duvarının yanması, seni de ilgilendirir! )
BOZKURT GÜVENÇ'in kitabından çok anlamlı bir alıntıyı sizlerle paylaşarak
yazıma başlamak istedim.
İNSAN NEDİR ?
İnsanın ne`liği, kimliği? Çetin bir sorudur, kuşkusuz. Soran, sorgulanan, soruya
yanıt veren ile okuyan, beğenen beğenmeyenlerin hepsi insan. Bu soruyla, insan
kendi varlığını sorguluyor, kendi bilincine varmaya çalışıyor.
Tanım yapmanın zorluklarını bile bile yine de dener-dururuz. İnsanın ne`liği
bilinebilse, böyle denemelere gerek duyulur muydu? Sözlük açılır bakılırdı,
ilgili maddesine. Gerçi her sözlükte en az bir tane insan tanımı (maddesi)
bulunur ama onlarla yetinemediğimiz içindir ki sorup soruşturuyor, okuyup
araştırıyor, birbirimizden öğreniyoruz.
Sokrates de sormuş, günümüzden 2500 yıl önceleri;
"Kimdir insan, insan nedir?"
Agora`daki gönüllü öğrencileri, onu bilmeyecek ne var? gibisine: "İki ayaklı,
tüysüz bir yaratık." demişler.
Ertesi gün, pazar yerine tüyleri yolunmuş bir horozla gelen Hoca, canlı hayvanı
ortalık yere dikip sorusunu yinelemiş: "Yani böyle bir şey miydi? İnsan
dediğiniz?"
Kıssalardan çıkarılan hisseler zamanla atasözlerine dönüşür;
Benzetmede yanlış olmaz, ( Teşbihte hata olmaz;)
Yanlışsız benzetme olmaz! ( Hatasız teşbih olmaz!)
Özetimizde çok sayıda benzetme ve kaçınılmaz bazı yanlışlar yapacağım için
okuyucunun hoşgörüsüne sığınır, bağışlayacağını umarım.
İNSAN VE DİNLER
Sokrates`in felsefesi, eski (klasik) çağların, çok tanrılı dünyasından bağımsız
değildi; Olimpiyalı tanrılarla dünyalı insanlar aynı evreni paylaşıyor; üstünlük
veya egemenlik
için birbirleriyle yarışıyor, çekişiyorlardı. Tanrılar insansı, insanlarsa biraz
tanrısaldı. Böyle bir dünyada, insanı tanımlamak hiç de kolay değildi.
Tek tanrılı (Semavi) dinlere göre, Tanrı, insanı "kendi benzerinde" yaratmıştı.
Tanrı sayısı bire ya da üçe inmişti ya; tanrı-insan özdeşliği sürüyordu. Hazreti
İsa,
Tanrı`nın oğlu, hatta ta kendisiydi.
Yakın çağlarda, Hazreti İsa`nın ya da Adem Baba`nın ten rengi tartışılmaya
başlanınca, işler karıştı, kızıştı, inanç kaleleri iyice sarsıldı. Beyaz tenli
misyonerler, inançlarını
terk etmektense, kolay yolu seçtiler. Ruhtan yoksun görünen (kara, sarı, kızıl)
renklilerin henüz insan bile sayılamayacağını --dolayısıyla beyazlarca
sömürülebileceğini--
savundular. Hiç olmazsa sömürüye karşı çıkmadılar.
Adem Baba ile Havva Ana`mızın hangi amaç veya maksatla yaratıldığını hala
bilemiyoruz. Oysa, ikonoları tasarlayan sanatçıların, kutsal yüceleri hep
kendilerine
benzettiklerine tanık oluyoruz. Çin Buda`sı Çinliye, Hint Buda`sı Hintliye,
Göktürk Buda`sı Türke benzer. İnsan, gücüne inandığı kişiyi çoğu zaman kendi
yanına almış ama yenilgiyi önleyememiştir. Düşmanların da tanrıları vardır.
İslam dini fani (ölümlü) insanın en onurlu yaratık! (eşref-i mahlukat) olduğunu
öğretmiştir. Onurlu ama --yaradan değil-- sadece yaratık! Tanrı değil insan.
Nereden gelmiş "İnsan" sözcüğü? İngilizce insane (deli)`den gelmediği kesin!
Korkmayın, gerçi aramızda deliler de var ama çoğumuz çok şükür akıllı-uslu
kişileriz; ya da, öyle olduğumuza inanırız.
BİLEN FAKAT BİLMEYEN İNSAN
Türkçe "insan", Arapça ünsiyet (yakınlık, tanışlık, aşinalık) kökünden
türetilmiş bir sözcüktür. Çevresiyle ilişki, iletişim kuran, konuşup anlaşan,
yakın olan varlık anlamına gelir. Üns (uyum), ünsa (dişi), ünnas (halk) hatta
nüfus, nefs ve nefes gibi Türkçe sözcükler de, sanırım aynı kökten geliyor.
Çağdaş Batı dillerinde Latince kökten bir "incognita" sözcüğü vardır ki
bilinmeyen/keşfedilmemiş anlamında kullanılır. Terra incognita, bilinmeyen ülke
ya da topraktır. Dr. Alexis Carrel, L`Homme, c`est inconnue ("İnsan, bu meçhul")
adlı ünlü eserinde, insanın bir Homo incognita olduğunu dile getirmiştir. Bilen
fakat bilinemeyen! İşte homo sapiens incognita! (İşte insan, derken Azra
Erhat`ın Ecce Homo`sunu anımsamamak mümkün mü?) Binlerce yıldanberi tapınakların
kapısına "Kendini Bil" emri yazılıyor. Kişiyi nasıl bilirsin? Kendin gibi!
"Kendini bil"ebilirsen, insanı, toplumu, dünyayı da bilmiş olursun. Öyleyse, tek
umut, insanın "kendini bil"mesinde. Onun için "kendini bil"mek en yüce
erdemlerden biri sayılmıştır --her dinde, dilde, dernekte ve dergahta, Farsça
bir dörtlük ne bilgece bakıyor-- bilenle bilmeyene:
O ki, bilmiyor ama biliyor bilmediğini
çocuktur, onu eğitin/yetiştirin.
O ki, bilmiyor ama bilmiyor bilmediğini
cahildir, ondan uzakça durun.
O ki, biliyor ama bilmiyor bildiğini
belki uykudadır, onu uyandırın.
O ki, biliyor ama biliyor bildiğini
bilge kişidir, onu izleyin.
Bilenle bilmeyen elbette bir (eşit/denk) olmaz. Ancak nasıl ayıracağız
bilenle bilmeyeni? Bu yüzden, felsefi bilimlerle çoğu bilimsel felsefeler,
"Bilip bilmediğimizden
nasıl emin olabiliriz?" sorusu üstüne kurulmuştur. İnsanbilimci Coon,
fethedilmesi en güç ülkenin İnsan`ın kendisi olduğunu bakınız nasıl dile
getiriyor:
İnsan`ın Serüveni
Gücüyle gelişip serpilirken Güneşin, hayvanlar aleminin taçsız kralı ateşe gem
vurmayı, avcı olmayı öğrenen, toprağı ekip biçmeyi, dertlere deva bulmayı,
canlıları evcilleştirmeyi başaran, alet yapan, tekerliği yazıyı icat eden
uygarlıklar kuran, imparatorluklar yıkan, silahlarıyla, dünyaya egemen olup
Atomu-roketiyle uzay seferine çıkan Fakat sonunda, kendisiyle savaşıma giren,
yaşamak ve yaşatmak için en zorunu kendini yenmek ve "kendini bil"mek zorunda
kalan --kim?-- kendisi!
Sanatçılar da Gauguin gibi, hep sorarlar; "Kimdir bu insan, nereden gelmiş,
nereye gider?" Atasözleri, çarpıcı, evrensel gerçekleri dile getirirler;
Beşerdir şaşar.
Alacası (gerçeği) içindedir.
Kişi işinden bilinir
İnsan gider şanı, adı kalır
İnsan bilir İnsan değerini..
İnsan söyleşe söyleşe anlaşır.
İNSAN ÜZERİNE SÖYLENENLER, SÖYLENCELER
Söylenmişler saymakla tükenmez! Neler neler dememişler! İşte bazı seçmeler:
Homo erektus (dik duran/yürüyen insan). Ne var ki, iki ayağı üstünde dik
yürüyebilen her yaratık insan olmadığı gibi, her insan da dik durmuyor. Eğilip
bükülenler, yerlerde
sürünenler; dengesi bozulunca dört ayağı üzerine düşenler; bu duruma özenenler,
böylelerini kıskananlar olmuyor mu? Yok mu? "Düşmez Kalkmaz Tanrılar Dünyası"nda
insan kişi bir homo mortalis (ölümlü)`tir. Aslında bütün canlılar ölümlüdür ya,
ölümlü olduğunu bile bile yaşamaın güçlüklerine katlanabilen tek canlı belki de
insandır. Ölümlülük (fanilik) yasasını değiştiremeyen insan, homo eternalis
(ebedi sonrasız) olmaya heveslenir. Bedeniyle gelip geçici, adı-sanı ile kalıcı.
Ölümlü varlık, ölümsüz eserler, isimler bırakır. Kurucusu gider Cumhuriyet`i
kalır. Ölüm korkusunun evrensel çözümü dillerdeki "ölümsüzlük"tür. Hemen her
dil, bu temel kavramı icat etmiştir.
İnsan, özünde, bir homo rebellus (başkaldıran varlık)`tır. Çoğu canlılar, kurulu
düzene (doğaya) "evet" diyerek varolurken, İnsan tümüne birden "hayır"
diyebilir. Kuşkuyla
sorar sorgular, çünkü özünde bir homo küriosis (meraklı izci)`dir. Yolunu,
yönünü kendi seçer, yazgısını kendi çizer. Ya zamanın geçip gittiğinden yakınır
ya da geçmek
bilmediğinden. Aslında geçen-giden de kendisidir; alan kaçan da.
Sürekli konuşur anlatır, çünkü bir homo lingua ya da homo loquens (konuşan,
iletişim kuran, aktaran, anlaşan) yaratıktır. Canlı, cansız, canlı-üstü; doğal
ya da doğaüstü
her şeyle, her varlıkla konuşur, çatışır, barışır, anlaşır. Yalnız insandır ki
--- bu dünyada;
Sesini söze, sözünü sözcüğe,
sözcükleri sözlüğe, sözlüğü yazıya,
yazıyı resme, resmi musikiye,
musikiyi notaya, notayı sanata,
sanatı savaşa ve savaşı sanata
dönüştürebilir.
Çünkü o bir homo sembolikus, soyutlama, simgeleştirme cambazıdır. Değerler,
anlamlar üretir. Ürünleri yeniden yaratır. Her imgeyi, her simgeyi, her dile
yükleyebilir. Her simgeyi çok çeşitli biçim ve anlamlarda söyleyebilir.
Bütün bu yeteneklerini türlü araç-gereçlerle uygular, çoğu işlerini böyle
yapar/yaptırır. Çünkü usta bir homo faber (alet yapıcı)` dir. Yontma-taştan
yapılmış el baltasından, güneş sisteminde dolaşan uzay gemilerine değin herşey
onun elinden çıkmıştır. Dişi tırnağı, çenesi-pençesi güçlü değildir ama "kıldan
ince, kılıçtan keskin köprüleri" o tasarlar; aslandan güçlü olan, kartaldan
yüksek uçan, balıktan derin yüzen, fırtınadan hızlı, depremden daha yıkıcı ne
varsa dünyada; onun eseridir. Usta elleri, bilinmeyen beyninin uzantısı, bilinen
aletlerin en beceriklisidir. Elleri, alet yapan alettir. Alet yapar el övünür.
Aleti yapan da kullanan da aynı el olduğuna göre, neden övünmesin? Aletlerle
üretir, aletlerle tüketir, aletlerle ölçer, dirhemle tartar, miskalle dağıtır,
homo ekonomikus olur. Temel ihtiyaçlarını karşılarken, öncesi bilinmeyen yeni
yeni ihtiyaçlar yaratır. Hazırı tüketir, biteni yeniden üretir. Kimi neleri, ne
kadar üreteceği, kimin ne tüketeceği, çalışan ve çalışmayanların bu işlerden
ince pay alacağı gibi sorunlar onu bir
homo politikus (siyasal insan) yapar. Yönetenler ve yönetilenler olarak ikiye
böler. Daha iyisini henüz bulamadığı için, yönetilenlerin yöneticileri seçme,
deneme, değiştirme
(demokrasi) düzenine razı olmuş, görünür.
Kendi türüyle uzlaşır çünkü o bir homo rasyonalis (akıllı-fikirli insan)`dir.
Akıllı olmayan da kendi aklına inanır, güvenir; aklıyla övünür. Pazara çıkarsa,
kendi aklını beğenir. Sandığınca akıllı değildir ama nasılsa akıllı görünmeyi
başarır. Akılsızca davranışlarına son derece akıllı (mantıklı) gerekçeler bulur.
Mantık (söz) oyunlarıyla kendi aklını bile
aldatır. Akıllı değil, akılcıdır. İsteklerini düşlerken, düşlerini
gerçekleştirir. "İnsan hayal ettiği sürece yaşar" derken sözle düş görmektedir.
Arayıp durduğu "gerçek" inandıklarından başkası değildir. Japon sözü;
"Yasalar akla (mantığa) aykırı olabilir,
(ama) akıl-mantık yasalara aykırı olamaz."
der. Eğer bu mantık bize çok aykırı (ters) geliyorsa, şu İngiliz
sözüyle karşılaştırılabilir: "Töreler, her şeyi meşru kılar!"
Her şeyi, mantıksızlığı bile. İşte bu yüzden, töreye karşı çıkan, ters düşen,
direnen kişi homo kriminalis (suçlu) olur. Yasaların öngördüğü cezayı çekse de
çekmese de,
"içindeki ben"`in sesinden, vicdanının denetiminden, öz-yargılamadan kurtulamaz.
İnsan, tam bilinçli (conscious) değilse bile, oldukça vicdanlı (consciencious)
bir varlıktır.
Kimi insanlar, o vicdanı, insan sevgisiyle öylesine geliştirir ki ermiş kişi
olurlar. Latin dünyasında seven-sevilen-sevecen kişilere homo santos (aziz veli)
derler. Hoşgörülü;
bağışlayan kişiler, veli olarak yaşarlar dillerde, gönüllerde.
İnsanın değişme yeteneğini, değiştirme gücünü görenler, ona homo historikus
(tarihi insan) derler. Kuşkusuz, değişebilen ve son derece değişken bir
varlıktır; ama yaptığı,
yazdığı, okuduğu hatta yorumladığı tarihten ders almadığı için, tarih sanki
yineliyormuş gibi görünür. Oysa, yineleyen tarih değil, insanın cehaletidir.
Tarihi varlık olmakla övünen insan, kendi tarihini de değiştirir. Tarihin
gerçekleriyle oynar. Yalnız tarihle değil yapıp-ettiği, yazıp-okuduğu her şeyle
oynar. Öylesine yaman bir oyuncu ki, Hollanda`lı bir tarihçi ona homo ludens
(oyuncu insan) adını vermiştir.
Doğar doğmaz başlar oynamaya, yaşamı boyunca oynar, durur. Yorulmaz. Başkalarına
çok oyunlar oynadığı için kendisine de hep oyun oynandığını sanır, kuşkulanır.
Eski oyunlara düşmemek için sürekli yeni oyun senaryoları tasarlar. Kurduklarını
hayatta uygular. "Ciddiyim, ciddi olalım" demesi bile oyundur. Son soluğunda
"Artık oyun bitti" derken bile oyununu sürdürür;
Olmak ya da olmamak
Yapmak ya da yapmamak
dediği aslında onun
oyun içinde oyundur.
Biri bitmeden ötekisi başlayan,
oyuncusu kimlerse seyircisi onlardan
kurgusu, soruları değişmeyen
Sahnesi dönen dünya
Perdesi hiç inmeyen!
İnsan, Dünya sahnesinde, bir homo ridens (gülen insan) olur.
Gülerken ağlayan, ağlarken güldüren palyaçolar gibi! Daha doğrusu "güler geçer
ağlanacak hallerine". "Gülme
komşuna gelir başına" sözü, nelere güldüğünü gösterir. Aşırı gülmekten korkar.
Gülmenin sonu acıdır. En çok da cinsel sorunlara (tabulara) güler. Hayatta
tadamadığı doyumları gülünç (acı) öykülerde arar. Çünkü tam bir homo seksus,
cinsel hayatını yeterince (gönlünce) düzenleyememiş varlıktır. Eşcinselliği,
cinsel sorunlarından sadece birisidir. Doğurabileceği bütün bebekleri insan gibi
yetiştiremeyeceğini anladığı günden bu yana, cinsel ilişkilerini sınırlamaya,
tek eşle kısıtlamaya çalışmış; gerisini, ötekileri yasaklamıştır. On Emrin
ikincisi zina`yı yasaklamıştır. Ne ki yasaklar arttıkça, cezalar şiddetlendikçe
onun ilgi ve ilişkileri de birer tutku düzeyine gelmiştir. Mitosu-mitologyası,
tiyatrosu destanı, politik arenası, sportif oyunları, yiyip-içmesi,
giyinip-kuşanması, şiiri, şuuru, fıkrası öyküsü, dilinin sürçmesi cinsel
sorunlarının sanki çözümleri, yıllanmış çözümsüzlükleri üstüne kuruludur. İnsana
özgün sevgi bu koşullarda yaratılmıştır. Özgürlük özlemiyle Şairin yakındığı
gibi;
"Sevmese ölür / sevse öldürürler."
Böylece o yüce sevgi, buruk acı bir özgürlüğe dönüşür.
Sevse de sevmese de mutluluk ile birlikte suçluluk ve pişmanlık ile karışık
özlemler duyar. Çünkü özgürlüğü seçse -- Duygu Asena`nın açıkladığı gibi--
aslında aşk da yoktur. Aşkı seçse özgürlük yiter. Aşk özgürlüğü büyüleyici, kısa
ömürlü bir yanılsamadır. Vuslata erse tükenir, eremezse Neyzen`in deyimiyle
gözyaşı yoluyla taşar.
Kanun, ferman dinlemeyen sevgisi dışında her davranışı, doğması, yiyip-içmesi,
çalışıp-dinlenmesi, hastalanıp iyileşmesi, eş seçip ayrılması,sayısız kurallara
bağlı kalır. her aşama bir törenle başlar, törenle sürer, törenle biter. Bir
durumdan ötekine geçiş daima uygun bir törenle gerçekleşir. Bu anlam ve bağlamda
insan bir homo ritüalis, törencidir. Doğmasına törenle izin verilir, okula
törenle başlar, törenle mezun olur. Sünneti, buluğa ermesi, nişanı, askere
gitmesi, tezkere alması, evlenip boşanması, bayramlaşması, işe alınması,
kovulması, tayini-terfii, emekli edilmesi, öldüğünde gömülmesi hep törenle olur.
Bu törenler onu bir homo protokolis ya da hiyerarkus yapar. Her insan, değişen
toplumdaki yerini sırasını bu törenlerle öğrenir. Devlet, bu anlamda bir
törenler töresidir. Resmi ya da özel törenlerin nasıl yapılacağını, herkesin
yerini sırasını belirler. Devrimler, önce törenleri, sonra geçerli protokolü
değiştirir. Törenleri değiştiremeyen devrim, devrimden sayılmaz.
Kurallara, geleneklere, törelere uyulmayan durumlarda o barışçı-uysal varlık bir
homo belligerent (savaşçı) olur. Her tür, soy ve canlı, varlığını sürdürmek için
savaşmak
(öldürmek) zorundadır. Oysa, savaşı saygın bir bilim, fen, sanat, felsefe ve
meslek düzeyine yükseltip kurumlaştıran tek yaratık insan olmuştur. Chaplin`in
Monsieur Verdoux filminde savunduğu gibi, birkaç kişiyi öldüreni "katil" diye
asar da, yüzbinleri ortadan kaldıranı "kahraman" (Martyr) sayabilir. Tören
yapmadan saldırmak bağışlanmaz. Erkekler ölesiye, kadınlar oldurasıya savaşır.
Barış isteyenler de savaşa hazırlanırlar. Savaş hazırlığı, çoğunlukla savaşa yol
açar, savaşla sonuçlanır.
Varlığını topluma borçlu olan İnsan, homo sosyalis bir toplumsal olgu
--Aristoteles`e göre "hayvan"--dır. Toplumsal ama toplumcu (sosyalist) değil.
Aslında insan toplumcu bir varlıktır ya, toplum, topluluklar büyüdükçe,
kalabalıktan sıkılır, içine kapanır, yabancılaşır. Hatta "yaban"lar için uygun
haneler bulundurulur. Sessiz çoğunluk, her nasılsa, bu dağılımın normal
(sağlıklı) ortasını bulur. O çoğunluk, toplumu ayakta tutan orta sınıftır.
Azalmaya başlayınca, çevreden feryatlar yükselir. Öncülerine sanatçı-yazar
(takımı) "homo artis" denir. Gerçi her insan doğuştan yaratıcı (sanatçı)`dır.
Ama yöneticiler toplumun yüce çıkarlarının koruyucuları olarak gençlerin yaratma
gücünü sıkı bir gözetim/denetim altında tutarlar. Engelleri aşarak yine de
sanatçı olmayı başaranları ise ünvanlar ve ödünlerle ödüllendirir, baştacı
ederler. Festivallerde, devlet
törenlerinde, ünlü sanatçılarla övünürler.
Bütün bu çelişki ve sürtüşmelere, deneme ve yanılmalara karşın, sessiz
çoğunluk umudunu yitirmez, homo esperans olarak kalır. İyimserliğin çoğu belki
saflıktır ama saflık
toplumsal geleceğin en somut güvencesidir. İyimserler, kazı-kazanı hemen, loto
ile totoyu haftaya, piyangoyu gelecek ay tutturacağına inanır. Devlet kurumları
bu yaygın umudu yaşatmak için görevlerini eksiksiz yapar. Politikacılar,
iyimserlerin ara sıra gönlünü alır. Onlar da kötümserlerin yazgısına bakıp,
kendi hal ve gidişlerine şükretmeyi öğrenirler. Umudun yitirilmesi, insanı
çığrından çıkarır homo desperado (serdengeçti) yapar. Böyleleri hemen tanınır,
bulunur, toplumdan tecrit edilerek, bulaşıcı hastalığın yayılması önlenir. Gözü
kararanların gözleri uygun bağlarla bağlanır. Çünkü, mutlu ya da mutsuz, iyimser
ya da karamsar, insanın homo kredo (inançlı) olması beklenir. O da inanır,
yolunun yönünün davasının doğruluğuna. Arada bir yanıldığının ayırdına varıp
karşı kampa katılığı, yön/yan değiştirdiği, U-dönüşler yaptığı olursa da.. Bu
ilk ve sondur, bir daha yanılmayacağından emindir. Davadan dönen vurulur,
atılır. İnanç önemlidir. Neye inanıldığı değil. E. Hoffer, "gerçek inananları"
böyle tanımlıyor. Yeter ki insan inansın. Çünkü inançsızlık insanı kara kuşku
(paranoia)`ya götürür. Zor bir hastalıktır.
Yönetim felsefesi ve siyasal bilim kuramları açısından inanmayan insan homo
nihilismus, "gayri kabil-i tedavi" bir hastalığa tutulmuştur. Şundan dolayı ki,
böyle insanların
topluluğu kolay kolay yönetilemez. İnsan dediğin inanmalı. Çünkü bilge Sir
Brian`a göre, inanan insan her kötü sistemi çalıştırır da; en iyi sistem,
inanmayan ya da inancını yitirmiş kişiyi çalıştıramaz. İnancın en sağlam ölçütü
coşku (entheos) yani insanın yüreğindeki tanrıdır. Bu yüzden, politika sanatı
ile diyanet (din ile yönetim) ayrılmaz ikizler olurlar. Laiklik ülküsü yüzyıllar
isteyen, bekleyen bir düştür. Politika zorlanırsa dinleşir, din kısıtlanırsa
politikaya dönüşür. Ünlü ikilinin kalıcı dengesi henüz bulunmamıştır. Bu
koşullarda homo libertas (özgür insan), homo politikus`un yaşlı bir özlemidir.
Öyle uzun bir yolculuk ki, homo idealismus (erkek) özgürlüğü özlerken, homo
realismus (kadın) onu yaşamaya çalışır. Hemen her kuşak, realismus-idealismus
ikilemli tartışmasına sil-baştan girer, bir-iki adım ileri götürmeye
çalışır.
İNSANIN DOĞASI
İnsanın değişmeyen özellik ve yüklemleri, yani bir "doğası" olup olmadığı,
tartışmalı konudur. Eğitim filozofu John Dewey, insanın değişmeyen bir doğası
varsa o da "değişme"dir demiştir. Çünkü insan öğrenen bir varlıktır, gerçi
bireylerin temel kişilik yapısı değişmez gibi görünüyor ama canın altındaki huy,
bir kuşaktan ötekine, her kişide değişir. Kuşakları oluşturan bireyler de
farklıdır.
Kendi huyunu (kişilik çatkısını/yapısını) değiştiremeyen kişi, ömrü boyunca,
çevresini, dünyayı değiştirmeye çalışır. Dünya da --ne yapsın-- değişir.
Değişemeyen insanların değişen (değişmiş) dünyası olur. Genellikle bireyin
yaşayan fakat bilmek istemeyen insan türüne Homo Sapiens (bilen insan) denir. Bu
sınıflamayı yapan bilginler, kendilerine homo sapiens sapiens (bildiğini bilen),
"bilge insan" sıfatını yakıştırırlar. Derler ya gerçek bilgeler sanki daha alçak
gönüllüdür. Söz gelişi, İspinoz kuşlarının ya da fazlaca şişinmekle ünlü
kurbağaların, homo sapiens`i nasıl değerlendirdiği bilinmiyor. Bu anlamda insan,
kendi bilgeliğine tutkun (kendine aşık) bir homo narsissus (Nergis)`tur.
GÜZELLİK VE SEVGİ
İnsan, güzeli beğenir, sever. Kim sevmez ki? Ancak, gerçek güzelliği sevginin
yarattığı gerçeğini görmez. Oysa, "Gönül kimi severse güzel odur" diye görkemli
bir sözün
ozanıdır. Dört köşeli dünyanın dört köşe tapınaklarında, ocaklarında aklın,
gücün, güzelliğin ışığını yakar da, sevginin mumunu sönük tutar. Çünkü sevgi,
dilde bir söz, mumda bir ışık değil, yüreklerdeki aydınlıktır. O aydınlık,
dünyanın tüm gerçeklerini değiştirebilir. Önceliklerini alt-üst eder. O duygu,
aydınlık yüzleri parlatır, karanlık yürekleri --kıskançlıktan-- karartır.
Zorbalıklara yol açar. Kore dilinde sevgi, "İnsanın yürekten gülümsemesidir".
İnsanın insana "Evet kardeşim" diyebilmesidir. Leonardo`nun sırrı, Jokondo`nun o
gizemli gülücüğünde saklıdır.
KUSURSUZ İNSAN?
Peki ya homo perfektus? mükemmel/kusursuz insan olabilir mi? Söylemekte sakınca
yok, kusursuz insan, kusurunu bilendir. "Kişi kusurunu bilmek kadar arif (bilge)
olamaz" demiş, Osmanlı. Kusursuz insan yüce bir ülküdür. İskoçya`lı bilge kişi,
bakınız ne güzel yakalıyor diyalektik gerçeği;
En iyimizin öyle kusurları,
En kötümüzün öyle iyilikleri
Var ki... "kusur" dediğin, senin
kusuru görmek olmasın, sakın.
SÖZÜN SONU
İnsanlık, başkalarına kusur bulmaktansa "kendi kusurunu bil"mekle mi gelişiyor?
Önden gidenler, kendilerini önde/başta görenler, "Eğitim" diyorlar. Doğru!
İnsan, kültürü, bilgiyi, bilgeliği eğitim süreciyle öğreniyor. Ama yalnız okulda
değil. Okulu da içine alan hayat-boyu eğitimle! Her yapıp ettiğinden bir şeyler
öğrenerek! Deneyip
yanılarak, düşüp kalkarak, birikimlerini paylaşıp değerlendirerek kuruyor, kendi
kusurlu dünyasını. Öyleyse eğitimin amacı, yalan-yanlış bilgiler vermek, edinmek
değil,
öğrenmeyi öğrenmek olmalıdır. Kimi çok, kimi az öğrenir. Arada kalanlara, iki uç
arasındaki köprüyü kurmak, korumak görevi düşer. Bu tarihi ve evrensel
gerçekleri içine sindirenler, kendini (kimliğini) bilen bir toplumun çağdaş
insanları homo kontemporaris olur. Mekanın, değişen zamanlarla ilişkisi işte bu
bilinçle kurulur.
BOZKURT GÜVENÇ`in İNSAN VE KÜLTÜR adlı kitabının 15. bölümüdür.
Sabah uyanıyorsunuz, elinizi yüzünüzü yıkayıp, keyifli bir sabah kahvaltısına
oturuyorsunuz. Sonra işiniz, koşturmacalarınız ve hobileriniz... Bir bardak
sıcak çayı keyifle içebilmenin, otobüs durağına koşturabilmenin, okuyabilmenin,
yazabilmenin, o en sevileni görebilmenin, duyabilmenin, sarılabilmenin kimileri
için ne kadar zor hatta bazı zamanlar olanaksız olduğunu bir düşünün...
Size sıradan gelen bir çok şeyi ülkemizdeki 10 milyon kişi "başaramıyor". On
milyon aile, çocuklarının, kardeşlerinin, analarının, babalarının herkes için
sıradan olanı yapabilmek için harcadıkları çabayı izliyor ve onlara yardımcı
olabilmek için bütün güçlerini seferber ediyor. Ama yetmiyor. Ülkemizde sağlıklı
bir nüfus sayımı yapılamadığından engellilerle ilgili kesin bilgilere ne yazık
ki ulaşılamıyor. Ne kadarı kentte ya da köyde, ne kadarı okuyabiliyor, ne kadarı
tümüyle bizlere yani şimdilik engelli olmayanlara bağlı olarak yaşamını
sürdürebiliyor? Bilmiyoruz.
Ancak bildiğimiz önemli bir şey var: Engellisine insanca bir yaşamı kuramayan
bir topluluğun diğer başardıklarının hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Kim bilir
ne kadar çok engelli evlerde bir odada "gizliniyor" ve biz onları hiç
göremiyoruz. Gerekli bilgi akışı ve iletişim sağlanmadığından birçok aile
engelli çocuğu için var olan olanaklardan habersiz...
Amaç, engelli ailelerinin sorunlarını çözebilmelerine katkıda bulunmak, bilgi
akışını sağlamak, güç birliği oluşturmak. Burada en önemli görev biz
"engelsizlere" düşüyor. Onlar bedenlerinin tüm engellerine karşı direniyor,
üretiyor, bize sevgiyle bakıyor, dost elinin kıymetini biliyor...
Unutmayınız ki onların çoğu da dün bizim gibiydiler. Biz, hepimiz de
potansiyel engelliyiz.
Hiç kendimize soruyor muyuz başka bir insan için bir amacımız var mı?...
Aslında hepimiz biliyoruz ki her an bir engelli olabiliriz...
Bunu düşünemiyorsak eğer engelli dostlarımızdan daha çok engelli değil
miyiz?....
Hayat herkesin önüne bir takım engelleri çıkarıyor, herkes engelini beyninde
, yüreğinde yaşayabiliyor.Unutmayalım ki engelli olan dostlarımıza karşı
engelsiz olarak koşmasını bilmemiz ; bilmiyorsak öğrenmemiz gerekiyor....
"DOST, RAHATLIK VEREN BİR MERHEMDİR ." ( NİZAMİ )
ENGELLİ yada ENGELSİZ .... Bu DOST MERHEM 'ine bütün insanların ve insanlığın
ihtiyacı var......
HİSSEDEREK KULLANIRSAK HERKESE YETECEKTİR.....
Dahlia - 3.12.2003
e-posta:
dahlia_65@msn.com
netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel
yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine
tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya
link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)
|