![]() |
||
| | Önsöz | Arama | Üyelik | Sohbet | Alış-Veriş | | www.netyorum.com | |
|
16.12.2003 Tülay Çellek - netyorum.com / Sayı: 150
Eğitim-öğretim salt derse girmek, dört duvar arasında bu işi bitirmek olamayacağına göre eğitime ciddi şekilde kafasını, yüreğini, bileğini yoranlarla bir dizi söyleşi yapmak gerekliliğine inanarak çıktım yola. O güzelim yolun başında rastladıklarımdan biri de Sayın Tınaz Titiz'di. Onu önce basından, sonra yazılarından, kitaplarından en sonra da kendisinden tanıdım. Bu güzel tanışmayı sizinle paylaşmak istedim. Keyifli bir yolculuk olacak bana göre… Tıpkı diğer yolculuklar gibi. Sanatı ve eğitimini, fotoğrafı, belgesel tarafını da içine alan yolculuklarda olduğu gibi… "Ezbersiz Eğitim 'Yol Haritası'", "Okulda Yeni Eğitim", "Ezbere Hayır" isimli kitaplarınızı okudum. Sizinle eğitim ve yaşam üzerine söyleşi yapmak istiyorum. Tabii bu söyleşiyi yapmadan önce sizi araştırdım. İtiraf edeyim araştırma bitmedi, daha doğrusu bitemedi. Çok yönlü oluşunuz, araştırmacı yapınız, ilgilendiğiniz her konudaki derin bilginiz nedeniyle kendimi uçsuz bucaksız okyanusunuzda buldum. İlk söyleşide yaşadığımız bir olumsuzluk nedeniyle birkaç teyp getirdim. Sayın
Titiz, bu konuda benim bile bana göstermediğim anlayışı çok nazik bir şekilde
gösterip kendisiyle ikinci kez söyleşi yapmama olanak tanıdı. Kitaplarınızı okuyup bazı notlar almıştım. "öğretmek", "öğrenmek", "ezber eğitim", ve "yaratıcılık" gibi. Ama sitenizdeki yabancı dille ilgili olan yazınızı okuyunca benim de kafamı çok meşgul eden Türkçe'nin yozlaşması ve yabancı dil karmaşası ile ilgili konuyu öne aldım. Eğitim - öğretim sorunsalına öncelikle dille başlamak istiyorum. Ülkemizde, eğitim gibi yararlı olması adına
başlatılan ama getirildiği boyut nedeniyle bizlere olumsuzluğu da yoğun bir
şekilde yaşatılan "dil-yabancı dil" sorunsalından söz etmeliyiz diye
düşünüyorum, siz de uygun görürseniz. Tabii çok merak ettiğim bir konu var
hakkınızda. Bilim insanısınız. Yazıyorsunuz. Yazarlık nasıl başladı? Öncelikle
yazarlığa nasıl başladığınızı anlatır mısınız? Ana dilinin öğrenmeksizin, şimdi söyleyeceğim noktaların üzerinde iyi
durulmaksızın sadece yabancı dilin öğrenilmesinin doğru olmadığı, ayrıca doğru
olmadığını bir kenara bırakın mümkün olmadığı üstünde durmak istiyorum. Tabii eğilim öyle ki anneler, babalar ve eğitimciler, insanların kendi dilini çok önemsemeyip küçük yaştan itibaren başka bir dili öğrenmesinin sevdasına ya da çabasının içine düşüyorlar. Bu mümkün değil. Kendi ana dilini, ağzından çıkanların ne anlama geldiğini tam olarak bilmeyen bir kimsenin bir başka dili öğrenmesinin mümkün olmadığını ancak o dili öğrenmiş olmanın taklidinin yapılabileceğine inanıyorum. Nitekim Türkiye'de bu gün çok karşılaşıyoruz yabancı dili çok iyi özümsememiş, ana diliyle iyi bir bütünleşim sağlamamış olan insanlarda yabancı dilden ziyade yabancı kültürlerin belli mimiklerinin, jestlerinin taklidinin çok yaygın olduğunu görüyoruz. İşte bizim kendi kültürümüzde şaşırdığımız zaman dile getirdiğimiz nidalar var. "Vay, ya, o, öyle mi" gibi. Bunun yerine "vav" diye diye bir şey çıktı. Bizde böyle bir şey yok. Biliyorsunuz her yerde insanlar vav diye birtakım sesler çıkartıyorlar. Tişört giyiyorlar. Göğüslerinde "University of Oclohama" yazıyor. İnşaat işçileri bile bunları giyiyorlar. Sonuçta yabancı dil öğrenmek değil ama onun tavırlarını, jestlerini taklit etmek gibi böyle bir yapay tatmin yolu sağlanmış oluyor. Ama bu insanlar ana dillerinde masa, sandalye, tentürdiyot dendiği zaman ne anlama geldiğini bile bilmiyorlar. İtiraf ediyorum. Ortaokulda, lisede hatta üniversitede üçgenin hipotenüsü dendiği zaman, niye ona hipotenüs dendiğini, bu sözün niye o dik üçgenin diğer dik olmayan kenarına verilen isim olduğunu anlamamıştım. Daha doğrusu anlamamıştım değil, hiç böyle bir soru aklıma gelmedi. Şimdi şimdi anlıyorum ki hipotenüs, "iki nokta arasına gerilmiş" anlamına geliyor. Tentürdiyot ve tetanos sözcükleri de aynı yerden geliyor. "Kaslarda gerginlik yaratan" anlamına geliyor. Şimdi okuduğumuz mesleki veya genel kültür dersleri içinde kullandığımız sözcüklerin çoğunun ne anlama geldiğini bilmeksizin kullandığımızı düşününüz. Boğaziçi Üniversitesinde mütercim tercümanlık bölümünde Bülent AKSOY diye bir hocamız var. O "efendi" sözcüğünün kökenini çözümlemişti. O beni çok etkilemişti. Oto ve hentes sözcüklerinden geliyor. Oto, kendi kendine, hentes de buyruk demek. Kendi kendine buyruk veren. Oradan döne dolaşa afante, afandi, efendi sözüne geliyor. Hatta Çinliler Nasrettin Hoca için bir kitap yazmışlar. Kitabın adı "Afanti". Afantiyi görünce önce ne olduğunu anlamamıştım. Afanti, efendi anlamında. İşte bu oto hentes lafından bozma olarak buralara gelinmiş. Dolayısıyla masa, sandalye, marangoz, direk dediğimiz zaman neyin nesidir? Bende hiçbir şey çağrıştırmıyor. Ayna dediğimiz zaman bunun Arapça da "ayn"dan, gözün kendisini görmesi anlamından gelen söz olduğu bende çağrıştırmıyor. Ya da hipotenüs dediğimde yine "iki nokta arasında gerilmiş" demek olduğunu çağrıştırmıyor; yani ağzımdan çıkanlar bende somut olarak bir şeyler uyandırmıyor. Böyle olunca sık sık halk arasında duyarız; "ben dediğimi size tam ifade edemedim, siz beni yanlış anladınız" gibi kalıpları. Bunun nedenini şimdi şimdi anlıyorum. Çünkü problem karşınızdakinin anlayış eksiği değil, insanların kendi kafasında ifade etme isteğine tam karşı gelen somut deyimler yok. Soyut kavramlar ki, medeniyetin ölçüsü olarak soyut kavramların çokluğu gösteriliyor. Çünkü yüksek değerlikli, yüksek katma değerli düşünceler ancak soyut kavramlarla oluşturabiliyor. Yani masa, sandalye, kurşun kalem gibi sözcüklerle elin dokunduğu, gözün gördüğü 5 duyumuzla algılayabildiğimiz şeyler çok yüksek düşüncelerin ifade edilmesine yetmiyor. Ama bunlar aracılığıyla edindiğimiz, bunlara yüklediğimiz anlamlarla bunları soyut hale getirdiğimiz zaman yüksek değerlikli bir şeyler ifade ediyoruz. Mütevazı dendiği zaman tek başına masa, sandalye gibi somut değil; mütevazı dediğimiz zaman, tevazu olan bir şeylerle karşı karşıya geldiği anlamını anladığınız anda mütevazının ne olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Onun için anadilini öğrenmemiş bir insanın yabancı dili öğrenmesinin imkansız olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bunun için yazdım. Birinci nokta buydu. İkinci nokta; yabancı dil öğrenmenin hangi yaşta, hangi sınıfta, hangi düzeyde olursa olsun zorlayıcı bir neden olmaksızın öğrenilemeyeceğine inanıyorum. Bu zorlayıcı nedeni de birisinin baskısı anlamında kastetmiyorum. Bireyin kendisinin ihtiyaç duymasını kastediyorum. İçerden kaynaklanan bir ihtiyaç. Böyle bir ihtiyaca dayalı olmayan, böyle bir ihtiyacın üstüne inşa olmamış bir yabancı dil öğrenme istediğini hüsranla sonuçlanacağını sadece olsa olsa herkesin hoşuna gidebilecek, başkalarına şaşkınlık yaratabilecek olan bazı tekerlemeleri ve unvan kazandıracak olan, yabancı dil biliyor musunuz dendiğinde, evet ben yabancı dil biliyorum gibi bir şişinme aracı olabileceğini biliyorum. Halbuki hepimiz yaşamımızda rastlamışızdır. Sadece yabancı dil için değil başka konular için eğer bir şeye ihtiyacınız var ise onu çok kolay öğreniyorsunuz. İnanılmaz bir hızla ve tekrarlamadan öğreniyoruz. Bu, tekrara dayalı olmayan öğrenme' dir. Bizim eğitim sistemimiz ihtiyaca dayalı olmadığı için tekrara dayalıdır. Yani öğrenme iki türlü oluyor. Ya tekrara dayalı oluyor, beynimize kazınıyor bir şey. Yahut ta ihtiyaca dayalı oluyor. Ben Siyasi yaşamımım 12 senelik bölümünden hatırlıyorum. Zaman zaman seçimlere katılırdık. Seçimler sırasında da midibüs ya da otobüs gibi araçlarla geziler olurdu. Sabahın erken saatinde binersiniz. O partinin favori şarkısı, türküsü olur. Akşama kadar yüksek sesle bangır bangır çalar ve akşam eve hurda halinde geldiğinizde etraf sessizdir. Ama kafanızın içinde sonuna kadar açılmış bir sesle saatler boyu çalar ve siz onu susturamazsınız. Tekrara dayalı öğrenme ve bu tekrara dayalı öğrenmenin de en yoğun olduğu alan fen bilimleri ve mühendisliktir. Halbuki genel inanç sosyal bilimlerin ezbere çok yatkın olduğudur. Öyle değil tam tersine, fen bilimleri ve mühendislikte tekrara dayalı öğrenme çok yaygındır. Orada birbirine benzemez problemleri -ama aynı kategoriye ait problemleri- defalarca çözerek artık o gruptan başka bir şey önümüze çıkma olasılığı kalmayıncaya kadar tekrarlatırlar. Böylelikle bir nevi zihinsel travma yoluyla zihnimiz kazınır. Halbuki ihtiyaca dayalı öğrenme yönteminde bir defada öğrenilir. "Anladım" dediğinizde, yani bir şeye çok ihtiyacınız olduğu anda, tam önünüze çıktığında hiçbir çaba göstermeksizin bir defada öğrenirsiniz. Buna ait örnekler hepimizde vardır. Bende de çok var böyle örnekler. Anlamadığım, ihtiyaç duymadığım bir şeyi öğrenmekte çok zorluk çekerken, çok ihtiyaç duyduğum bir şeyi bir defada ve inanılmaz bir süratte öğrenebiliyorum. Herkes böyledir. Benle ilgili bir şey değil bu. Dolayısıyla yabancı dil öğrenmekteki dürtü de mutlaka ihtiyaç olmalıdır. Kolej hazırlık sınıfına giden, kaç yaşında olur? 12-13 yaşında olur. Bu ihtiyaç,13 yaşındaki bir insanda, onun öğretmeni, annesi, babası durumunda olan biz yetişkinlerin yaş grubunun ihtiyaçlarıyla örtüşmeyen bir zorlama biçiminde dile gelecektir. Ben bir çocuğun, yabancı dili öğrenmesini istediğimde, piyasadaki iş ihtiyaçlarının genellikle yabancı dil gerektirdiği, dünyadaki değişimlerin yabancı dil bilmeden algılanamayacağı, çeşitli kültürlerin yabancı dil aracılığıyla algılanmasının ancak mümkün olduğu gibi gerekçeleri sergilerim. Halbuki çocuğun o andaki ihtiyaçları içinde kız olsun erkek olsun yüzündeki sivilceler, karşı cinse kendini beğendirip beğendiremediği, spor, basketbol, voleybol ne oynuyorsa onu iyi yapıp yapamadığı, arkadaşları arasındaki iyi fıkra anlatması, bir enstrüman çalması, popülaritesi gibi dürtüler yatıyor. Onun ihtiyaç alanı içindeki öncelikler bunlar. Benim önceliklerim bana göre çok anlamlı, belki benim yaş grubum içindeki insanlar içinde çocuğun geleceği için anlamlı. Ama o yaş grubu için, şu anda bunun anlamı yok. İzmir'deki bir eğitim kurumu içindeki deneyimim sırasında bir ara spor kazası geçirip bileğimi kırmıştım. O zaman bir deneyim yaşadık. Lise 1 ve 2. sınıf çocuklarına, ikinci derece denkleminin, ikinci derece matematik fonksiyonların köklerinin irdelenmesi işini öğretmeye çalışıyor matematik öğretmenleri. Biz de onlardan ezbersiz eğitim yapmalarını istiyoruz. Ve gelip bana şikayet ediyorlar. Bu işin imkansız olduğunu, matematikte zaten ezber olmadığını, ezbersiz eğitimin lüzumsuz olduğuna dair şeyler söylüyorlar. Bunun üzerine ciddi ciddi düşünmeye başladım. O yaştaki bir çocuğa, gence, ergenlik çağındaki bir insana ikinci derece matematik fonksiyonun kökleri nasıl öğretilir? Onun ilgi alanlarıyla üst üste gelmediğini biliyorum. Bunun üzerine, gazetelerde pop şarkıcılarıyla ilgili sayfalarında "top ten" dedikleri tepedeki, zirvedeki 10 la birleştirdim konuyu. Dikkat edince bunların haftalar itibariyle bir eğri çizdiği, yükseldiği andan sonra zirvede bir süre kaldıktan sonra indiğini, onların o değerlerini, popülaritesini, yani birinci sırada mı, onuncu sırada mı, onun dışında mı olduğunu gösteren indekslerin, göstergenin X ve Y fonksiyonu cinsinden ifade edildiğinde bir 2. dereceden denklemi olduğunu, ondan sonra bunun bir parlayıp sönen şarkıcı mı olduğu veya zirvede uzun süre kalan bir insan mı olduğu, eğrinin eğimiyle ilişkili olduğunu, bunun ne kadar süratle yükseldiğinin türev demek olduğunu, zirvede ne kadar kaldığı, kökünün yeriyle ilişkili olduğunu anlayınca çocuklar çok zevk duyarak ve severek bunu öğrenmeye başladılar. Çünkü ilgi alanlarına denk geldiğini gördük. İlişkilendirme meselesi yani. Biz erişkinler olarak kendimize bir takım değer ölçüleri koymuşuz ve bunları bizden yaşı çok daha farklı olan insanların benimsemelerini ve buna göre öğrenmelerini istiyoruz. Bunun için de elimizde yaptırım araçları, tehdit araçları var. Diploma, sınıf geçme, not verme vs. gibi. Diploma, ikiye katlanmış kağıt anlamına geliyor. Kağıt çok ölümcül bir araç haline dönüşüyor. Bir süre sonra kişiyi aç, mesleksiz bırakabilecek bir enstrüman haline geliyor. Onun için yabancı dil kargaşası içinde ilk karar verilmesi gereken bu insanlara ihtiyacın ne olduğu, konusunun gündeme getirilmesidir. Eğer biz ısrar ediyorsak ki bu çocuklar filan okulu bitirdikleri anda bir yabancının aksanıyla bir dili konuşur "taklidi" yapacaklar, biz bugünkü yönteme devam edelim. Ama yok öğle değil de biz bunların gerçekten bir dili, kendini ifade etmek ve ifade edilenleri anlama hatta bir problem çözme aracı olarak kullanmalarını istiyorsak ki dil öğrenmenin amacı budur herhalde, yabancı dil öğrenmeli diyen insana verilecek cevap budur. Ben problem çözme dağarcığıma yeni bir alet, yeni bir araç katmak için yab.dil öğreniyorum. Yoksa başkalarına hoş görünmek, dilimi dudağımın arasına sıkıştırarak "the" sözcüğünü söylemek için değil. Böyle baktığınızda o zaman anadilini iyi öğrenmek, ana dilinde her bir sözcüğün kendisine uzun, derin anlamlar çağrıştırmasının farkına varmak ondan sonra bunu Malezya, Utantu dilinde Mısır dilinde, İngiliz dilinde nasıl yapılır, onun çeşitli türevlerini öğrenmek şeklinde algılandığı anda o zaman bütün işin stratejisi, yol haritası değişir. Artık 13 yaşında, ergenlik çağında olan insanlara dilbilgisi, yabancı sözcüklerin her gün belletilmesi gibi yöntemler yerine, bir dilin ana unsurları nedir, bir kökün arkasına veya önüne ön ad, önekler, sonekler getirerek somuttan soyuta nasıl çeşitlendirilir, bunlarla kendimizi daha iyi nasıl ifadelendirebiliriz? Bunun sihri, bunun zevki anlaşıldığı takdirde bizim insanlara yab. dil konusunda hiçbir şey söylememize lüzum yok. Onlar bunun en iyi yolunu bulup öğreneceklerdir. İhtiyaç olarak hissettikleri anda öğreneceklerdir. Dolayısıyla yab. dil konusunda bu gün ki bu histeri nöbetini terk edip ana dilini iyi öğrenmesini sağladığımız zaman yab. dilin temelini iyi atmış olacaksınız. Ana dilini iyi bilen toplumlarda özellikle Anglosakson toplumlar ana dilini iyi biliyor. Bir yabancı, aksanı biraz bozuk da olsa Türkçe yi çok iyi şekilde öğreniyorlar ve kullanıyor. Kanıt olarak size Türkiye'de yaşayan ve Türkçe'yi iyi öğrenmiş yabancıları göstermek istiyorum. Onların aksanlarından hemen Türk olmadıklarını anlıyorsunuz. Ama itiraf etmem gerekir ki onların ifade zenginlikleri, o sonradan öğrendikleri Türkçe'yle sağladıkları ifade zenginlikleri bizim Türkçe'yi iyi bildiğini düşündüğümüz insanların Türkçe ifade zenginliklerinden daha fazladır. TÇ - Yabancı dille ilgili yazınızda aklıma takılan bir şey var. Fransızca ve
İngilizce den de söz açmışmışsınız. Fransızların, Almanların dillerine nasıl
sahip olduklarını ama onlarında gerektiğinde nasıl yabancı sözcükleri
aldıklarını yazmışsınız. Onlarda başka dilleri öğreniyorlar. Aradaki fark, sizin
biraz önce anlattığınızdan kaynaklanıyor. Biz de yabancı dil öğrenmek istiyoruz,
bize de gerekli ama onlarda içsel bir durum var, kimlikli, kişilikli bir yapı
var… İnternational, lojik, kompozit, konsept vs. gibi sözcükler söylendiği zaman ağız dolduran ve içine deruni bir takım anlamlar yüklendiği zannedilir. İnsanlar bu konuda uzmanlaşmışlar. Böyle sözcükleri yan yana getirerek bir şey ifade etmeden, bir şey ifade ediyormuş durumu çıkıyor. Benim kızım erken yaşta evde çok konuşan bulunduğu için onları taklit etmek ihtiyacı duyardı. Daha 1 yaşındaydı sanırım, oturur annenin elini, kolunu, yüzünü, mimiklerini benzeterek taklit yapardı ve bütün bu sözcükleri söylerdi. Ama kendisi bir şey anlamadan söylüyor. Hatta biz onları teybe aldık. Yıllar sonra dinleyip gülerdik. Çocuklar da yapıyor böyle. Anlamadığı şeyleri peş peşe söylüyorlar. Onun için toplumumuzun da silkinip uyanmasını, doğrusu bu farkındalığın yaratılması gerektiğini söylüyorum. Ağzımızdan ne çıktığını ne olur bir an düşünün. Ben ne söylüyorum? Duvar dediğim zaman ne demek? Kağıt ne demek? Bunu biraz merak etsin insanlar. Ana dili Türkçe olan birilerinin bu ihtiyacı hissetmiş olmasını istiyorum. Örneğin bu kişilerden ilki Atatürk'tür. Bursa Merinos suni ipek fabrikasının açılışı sırasında orada bulunuyor. Bir resim imzalatıyorlar kendisine. Bu resim bizde var. Altında merinos suni ipek fabrikası diye geçiyor. Suni sözcüğünün nereden geldiğini yazıyor. Sun-ğ yazan, sunğ diye okunan bir sözcük var. İngilizce de de, güneş anlamına gelen "sun" sözcüğünü kullanıyoruz. O da Farsça ve Arapça kökünde veya öz Türkçe de güneş anlamına geliyor. ray-on lafında olduğu gibi ışın anlamında. Hakikaten ince bir delikten püsküren ışın inceliğindeki yapay naylon malzemesi olduğunu gösteriyor. Güneşten çıkan ışınlar gibi fışkıran anlamında kullanılıyor. Yani bir dile bu kadar sahip olan lider Atatürk. Atatürk'e dahi etimolojik çözümlemenin yapılmaması gerektiğini, çünkü yapılırsa Türkçe diye zannettiğimiz sözcüklerin köklerinin Yunanca, Latince vs. gibi Türkçe olmayan yerlerden geldiğine, bunun da bizim çıkarlarımıza aykırı olduğuna ikna ediyorlar ve yaptırmıyorlar. Şu anda Türkçe de iki tane köken bilim sözlüğü var. Bir tanesi oldukça sınırlı. Ama diğeri ansiklopedik olarak A dan E ye kadar yayımlandı. E den sonra da herhalde geliyor, yolda. Mükemmel bir yayın. Bir Avusturyalı Türkolog tarafından yapılmış. Oğlum bir sözcük bulmuş. Türk Dil Kurumuna yazarak sordu. Bu sözcük ne demektir? diye. Bezez diye bir sözcük TDK dan cevap verdiler. Türkçe'mizde böyle bir sözcük yoktur diye. Ansiklopedik olanda bezez sözcüğünün nereden geldiği ve ne anlam taşıdığı açık açık yazıyor. Bunun fotokopisini çekip yollamıştı TDK na. Onun için bu ağızdan çıkanı kulağın duyması işini bütün kurumların, özellikle okulların kapısına yazmamız gerekiyor. Kendi dilini bilmeyen bir insanın ne doktor, ne avukat, ne mühendis olabileceğini aklım kesinlikle almıyor. Söyleşinin ikinci bölümü için tıklayın. netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)
|
||||||||||||||||
|
Her hakkı saklıdır. All rights reserved. netyorum.com © 2000-2005 İstanbul-Türkiye |