| Önsöz | Arama | Üyelik | Sohbet | Alış-Veriş | www.netyorum.com   
Ajanda
Seçtiklerimiz
Arşiv
Yazarlar
Yorumlar

Bölümler

Köşe Yazıları
Teknoloji
Sanat
Soru & Cevap
Dostluk & Sevgi
Eğlence
Geçmiş Zaman Olur ki

Konular

Sinema
Müzik
Kitap
Sözler
Oyunlar
Ürünler
Mekan
 
 
Reklam Fiyatları

İzleyici Mesajları

Elektronik posta :
bilgi@netyorum.com

 
 
Bu sayfayı arkadaşınıza göndermek için tıklayın.

 
 
Açılış sayfası yapmak için tıklayın.

Sık kullanılanlar listesine eklemek için tıklayın.

 

Eski Sayıları

16.12.2003 Tülay Çellek - netyorum.com / Sayı: 150

TINAZ TİTİZ İLE EĞİTİME VE YAŞAMA BAKIŞ - 1

Eğitim-öğretim salt derse girmek, dört duvar arasında bu işi bitirmek olamayacağına göre eğitime ciddi şekilde kafasını, yüreğini, bileğini yoranlarla bir dizi söyleşi yapmak gerekliliğine inanarak çıktım yola. O güzelim yolun başında rastladıklarımdan biri de Sayın Tınaz Titiz'di. Onu önce basından, sonra yazılarından, kitaplarından en sonra da kendisinden tanıdım. Bu güzel tanışmayı sizinle paylaşmak istedim. Keyifli bir yolculuk olacak bana göre… Tıpkı diğer yolculuklar gibi. Sanatı ve eğitimini, fotoğrafı, belgesel tarafını da içine alan yolculuklarda olduğu gibi…

"Ezbersiz Eğitim 'Yol Haritası'", "Okulda Yeni Eğitim", "Ezbere Hayır" isimli kitaplarınızı okudum. Sizinle eğitim ve yaşam üzerine söyleşi yapmak istiyorum. Tabii bu söyleşiyi yapmadan önce sizi araştırdım. İtiraf edeyim araştırma bitmedi, daha doğrusu bitemedi. Çok yönlü oluşunuz, araştırmacı yapınız, ilgilendiğiniz her konudaki derin bilginiz nedeniyle kendimi uçsuz bucaksız okyanusunuzda buldum.

İlk söyleşide yaşadığımız bir olumsuzluk nedeniyle birkaç teyp getirdim. Sayın Titiz, bu konuda benim bile bana göstermediğim anlayışı çok nazik bir şekilde gösterip kendisiyle ikinci kez söyleşi yapmama olanak tanıdı.

TÇ - Tam basın toplantısı gibi oldu. Siz alışkınsınız nasıl olsa. Şimdi abarttı diyeceksiniz biliyorum ama ne yapayım çok üzülmüştüm vaktinizi harcadım diye. Daha fazla kendimi ve sizi üzmemek ve de zamanınızı almamak için böyle tedbirli davrandım. Hayatım hep tedbirdir ama…

Kitaplarınızı okuyup bazı notlar almıştım. "öğretmek", "öğrenmek", "ezber eğitim", ve "yaratıcılık" gibi. Ama sitenizdeki yabancı dille ilgili olan yazınızı okuyunca benim de kafamı çok meşgul eden Türkçe'nin yozlaşması ve yabancı dil karmaşası ile ilgili konuyu öne aldım. Eğitim - öğretim sorunsalına öncelikle dille başlamak istiyorum.

Ülkemizde, eğitim gibi yararlı olması adına başlatılan ama getirildiği boyut nedeniyle bizlere olumsuzluğu da yoğun bir şekilde yaşatılan "dil-yabancı dil" sorunsalından söz etmeliyiz diye düşünüyorum, siz de uygun görürseniz. Tabii çok merak ettiğim bir konu var hakkınızda. Bilim insanısınız. Yazıyorsunuz. Yazarlık nasıl başladı? Öncelikle yazarlığa nasıl başladığınızı anlatır mısınız?

TT - Onu anlatayım 1992 yılıydı sanırım. Bir arkadaşımı iş yerinde ziyarete gitmiştim. Beni bir an yalnız bıraktı. 5 dakika kadar sonra bir ara kapı çalındı. Bir delikanlı kafasını uzatıp birisini sordu. "Burada mı?" diye. Ben de, "hayır, burada yok" dedim, gitti; tekrar döndü geldi. "Ağabey siz yazar mısınız?" dedi. "Ne yazısı?" dedim. "Biz bir gazete çıkartıyoruz, her şeyimiz hazır fakat yazı kısmı eksik" dedi. "Onun için eğer siz yazı yazarsanız basmak isteriz." "Teşekkür ederim, ben yazar değilim, yazı yazmıyorum" dedim. Sonra aklıma geldi. "Acaba yayınlatmak istediğim bir şeyim var mı?" Diye. Gerçekten 1980 yılında o zamanın Sanayi Bakanlığına hitaben yazdığım "Elektronik Sanayinin Geleceği" ile ilgili bir raporum vardı. Rapordan bahsettim. Böyle, elektronik sanayi ile ilgili bir şey var, siz de bilişim sektörüyle ilgilisiniz, yazmak ister misiniz?" "Şu an sıkıntıdayız ne verirseniz basarız. " Dedi. "Peki" deyip adreslerine gönderdim raporu. Yalnız raporun içinde hem metin hem de şekiller, grafikler var. Hakikaten bir hafta sonra tabloid gazete yayınlandı. Bilişim sektörüne hitap ediyor ve baktım benim yazı da hemen birinci sayfadan itibaren çıkmış. Çıkmış ama grafikler eksik, sadece yazılar var. Yazıların içinde de "şekil 1 de görüldüğü gibi" diyor. Ama öyle bir şekil yok içinde. Tabii çok da anlamsız olmuş, o rapor. Ben de açtım telefonu epey tarizde bulundum. "Madem bir şey yapıyorsunuz. Doğru bir şey yapsaydınız." Diye. Bunun üzerine özür dilediler. Bir de raporu grafikleriyle birlikte tekrar yayınladılar. Aradan bir hafta geçtikten sonra aynı çocuk ya da patronu hatırlamıyorum. Telefon etti dedi ki, " o yazınız epey iyi tepki aldı. Başka da yazınız varsa elinizde böyle yollayın bana." Dedim ki, "başka yazı yok." "O halde her hafta bir yazı yazar mısınız, bize. Köşe yazarı olarak" dedi. "Peki." Dedim. Hoşuma gitti. Bende 1,2,3…. Hafta yazmaya başladım. Benim ilk yazarlığım böyle oldu. O sırada beni bir panele çağırdılar. Bedensel özürlülerle ilgili bir paneldi. Bende epey iyi hazırlık yapmıştım. Oturuş sıramıza göre bana sıra en son geliyor. Ben o bütün konuşulanları dinledikten sonra hazırladığım konuşmayı yapmaktan vazgeçtim. Yeni bir kitabın bir nevi dizin kısmını orada oluşturdum. Ve kitabın adını da orada koydum. "Sorun Nasıl Çözülmez?" İlk kitap da böyle çıktı. Fakat ilk kitabın ortaya, piyasaya çıkması daha başka. Hafif trajikomik bir durum. Ben o güne kadar yazarlıkla, kitap yazınıyla ilgili hiçbir deneyimim olmadığı için, kitapların matbaada bastırılmasının ve yayınlanmanın bir yolu olduğunu düşünüyordum. Bir de arkadaş buldum. Dedi ki, "kağıt parasını verirsen sana kitabını basarız." Ben de dizgisini evde yaptım. Sadece baskısı kaldı. Onu da iki bin küsur bastılar. Kitap yayınlamanın bu olmadığını bu iki bin tane kitap eve getirildiği zaman anladım. Bir çırak bunları eve getirdi. "Ağabey sizin kitapları getirdik," diye iki bin tane kitabı eve bıraktı. "Ben bunları ne yapacağım?" Dediğimde, "valla siz bunların basılmasını istemişsiniz, biz de bastık" dedi. "Basılmasını istedim ama böyle değil, nasıl yazarlarınki vitrinde satılıyor ben de öyle istedim" deyince, "ağabey o başka bir iş, onu biz yapmayız, yayıncılar yapar. "Siz yayıncı değil misiniz?" . "Yok, biz matbaacıyız" dedi. O zaman bu ikisinin birbirinden farklı olduğunu anladım. Ondan sonra evde durmaya başladı bunlar. Yakın dostlarıma kitap yazdım diye birer ikişer tane verdim. Toplam 50 tane verdik insanlara. Ama ondan sonrası evde toz toprak içinde kalmaya başlayınca eşim söylenmeye başladı. Ben de bunları ne yapacağıma karar vermeliyim. Doğrusu utanıyorum. Üstünde adım yazdığı için kağıtçıya verip karşılığında leblebi almak, insana tuhaf geliyor. Veremedik, öyle durdu evde. Bir süre sonra bir yayınevi buldum. Buna ilgi gösterebilecek olan ufak bir yayınevi. Onlar, "biz bunları senin dediğin gibi vitrine koyabiliriz" dediler. Benim de hoşuma gitti, verdim hepsini. Aradan 5 -6 sene geçti. Ben farkında değilim ne kadar olduğunun Ankara'dan milletvekili adayı oldum. Kahvehanede konuşma yapıyoruz. En arkalardan bir hanım beni dinliyor ara sıra alkışlıyor ve zaman zaman da elinde bir fotoğraf var onu çıkartıp sallıyor. Uzaktan o fotoğrafın ne olduğunu göremiyorum. Konuşma bitti. O hanım kalabalığı yararak yanıma geldi. Elimi sıktı ve dedi ki, "Sizin bir gazetede yazılarınızı okumuştum. Çok hoşuma gidiyor. Kitabınız da tesadüfen elime geçti. 'Sorun Nasıl Çözülmez'. Bakın sorunun niye çözülmediğini bu fotoğrafa bakarak anlayabilirsiniz" dedi. "Nedir o fotoğraf?" dedim. Aldım, baktım. Bir apartmanın üst katından çekilmiş bir bahçe fotoğrafı. Bahçede bir takım tenekeler yan yana duruyor. Yağ, zeytinyağı tenekeleri gibi bir şeyler. "Ben bu fotoğraftan bir şey anlamadım, nedir bu fotoğraf?" dedim. "Dikkatli bakarsanız anlarsınız, bu aşağıdaki tenekeler turşu tenekesi. Turşu tenekeleri toprağa deyip de altları çürümesin diye altlarına sizin kitapları koymuşlar, Sorun Nasıl Çözülmez' kitaplarınızı, kitabınız bu işe yarıyor, işte sorun bunun için çözülmez, kitaplar turşu tenekesi altı olarak kullanıldığı sürece sorun çözülmez" dedi. Benim ilk kitabımın macerası böyle. Sorun nasıl çözülmez? Şimdi bir tane elimde kaldı. Turşu tenekesi altına konmayan bir kitabım var. Ondan sonra bir daha matbaada kitap bastırmadım. Yayınevlerinde bastırdım. Yazarlığa başlamamın hikayesi böyle. Tamamen tesadüf yani.

TÇ - İyi bir tesadüf. Gerçekten de yazın ve eğitim dünyasında iyi bir yer edindiniz. Bizleri bilgilendirmek ve ipuçları vermek açısından inanılmaz bir şekilde yararlı oldunuz. Bilim Teknik dergisinde iki bölümden oluşan yabancı dille ilgili yazınızı okudum. Çok beğendim. Beni çok düşündüren, kafamı ciddi şekilde yorduğum bir konuya değinmişsiniz ve madde madde yazmışsınız. Yabancı dilin öğretiminin Türkiye'deki boyutuna biçimsel ve içerik olarak değinelim. Yabancı dillerin öğrenilmesinin gerekliliğine inanıyorum. Ama getirilen boyutu tartışmak lazım diyorum.

TT - Zannediyorum ki o yazıyı okuyanlar veya yabancı dil üzerine yapılan söyleşileri dinleyenlerde hemen şöyle bir kuşku oluşuyor. Yani yabancı dilin gerekliliğine inanamıyor musun? gibi… Ben doğrusu, hani eski bir özdeyişimiz vardır "bir dil bir insan, iki dil insan" diye; Gerçekten bunun yüzde yüz deneyime dayalı yaşam birikiminin sonucu söylenmiş bir söz olduğuna inanıyorum. Ve bu günün ilişkiler dünyasında bir yabancı dilin veya ikinci dilin değil, üçüncü, dördüncü dilin dahi önemli olduğuna bunun hatta zorunlu olduğuna inanıyorum. Ayrıca da bir ikinci dili öğrendikten sonra üçüncüsü, dördüncüsü -hele aynı dil grubuna dahilse- dillerse daha da kolay öğrenilebileceğini düşünüyorum.

Ana dilinin öğrenmeksizin, şimdi söyleyeceğim noktaların üzerinde iyi durulmaksızın sadece yabancı dilin öğrenilmesinin doğru olmadığı, ayrıca doğru olmadığını bir kenara bırakın mümkün olmadığı üstünde durmak istiyorum.

TÇ - Kitabınızda da İngilizce öğretimiyle ilgili geniş bir bölüm var. Oldukça da ayrıntılı bilgi var. Sözcüklere kadar, önekler, sonekler gibi…

TT - İzmir'de bir kolejdeki 3 yıllık deneyimlerim sırasında, sadece anadille yabancı dilin ilişkisini değil, anadille bütün diğer derslerdeki başarıların ilişkisinin çok yakın olduğunu birebir korelasyon bulunduğunu gözledim. Hatta bırakın onu, giriş sınavları gibi eğitimle ne kadar ilgisi olduğu tartışmalı konularda dahi anadil başarısının bunları dahi çok yakından etkilediğini gördüm.

Tabii eğilim öyle ki anneler, babalar ve eğitimciler, insanların kendi dilini çok önemsemeyip küçük yaştan itibaren başka bir dili öğrenmesinin sevdasına ya da çabasının içine düşüyorlar. Bu mümkün değil. Kendi ana dilini, ağzından çıkanların ne anlama geldiğini tam olarak bilmeyen bir kimsenin bir başka dili öğrenmesinin mümkün olmadığını ancak o dili öğrenmiş olmanın taklidinin yapılabileceğine inanıyorum.

Nitekim Türkiye'de bu gün çok karşılaşıyoruz yabancı dili çok iyi özümsememiş, ana diliyle iyi bir bütünleşim sağlamamış olan insanlarda yabancı dilden ziyade yabancı kültürlerin belli mimiklerinin, jestlerinin taklidinin çok yaygın olduğunu görüyoruz. İşte bizim kendi kültürümüzde şaşırdığımız zaman dile getirdiğimiz nidalar var. "Vay, ya, o, öyle mi" gibi. Bunun yerine "vav" diye diye bir şey çıktı. Bizde böyle bir şey yok. Biliyorsunuz her yerde insanlar vav diye birtakım sesler çıkartıyorlar. Tişört giyiyorlar. Göğüslerinde "University of Oclohama" yazıyor. İnşaat işçileri bile bunları giyiyorlar.

Sonuçta yabancı dil öğrenmek değil ama onun tavırlarını, jestlerini taklit etmek gibi böyle bir yapay tatmin yolu sağlanmış oluyor. Ama bu insanlar ana dillerinde masa, sandalye, tentürdiyot dendiği zaman ne anlama geldiğini bile bilmiyorlar.

İtiraf ediyorum. Ortaokulda, lisede hatta üniversitede üçgenin hipotenüsü dendiği zaman, niye ona hipotenüs dendiğini, bu sözün niye o dik üçgenin diğer dik olmayan kenarına verilen isim olduğunu anlamamıştım. Daha doğrusu anlamamıştım değil, hiç böyle bir soru aklıma gelmedi. Şimdi şimdi anlıyorum ki hipotenüs, "iki nokta arasına gerilmiş" anlamına geliyor. Tentürdiyot ve tetanos sözcükleri de aynı yerden geliyor. "Kaslarda gerginlik yaratan" anlamına geliyor.

Şimdi okuduğumuz mesleki veya genel kültür dersleri içinde kullandığımız sözcüklerin çoğunun ne anlama geldiğini bilmeksizin kullandığımızı düşününüz. Boğaziçi Üniversitesinde mütercim tercümanlık bölümünde Bülent AKSOY diye bir hocamız var. O "efendi" sözcüğünün kökenini çözümlemişti. O beni çok etkilemişti. Oto ve hentes sözcüklerinden geliyor. Oto, kendi kendine, hentes de buyruk demek. Kendi kendine buyruk veren. Oradan döne dolaşa afante, afandi, efendi sözüne geliyor. Hatta Çinliler Nasrettin Hoca için bir kitap yazmışlar. Kitabın adı "Afanti". Afantiyi görünce önce ne olduğunu anlamamıştım. Afanti, efendi anlamında. İşte bu oto hentes lafından bozma olarak buralara gelinmiş. Dolayısıyla masa, sandalye, marangoz, direk dediğimiz zaman neyin nesidir? Bende hiçbir şey çağrıştırmıyor. Ayna dediğimiz zaman bunun Arapça da "ayn"dan, gözün kendisini görmesi anlamından gelen söz olduğu bende çağrıştırmıyor. Ya da hipotenüs dediğimde yine "iki nokta arasında gerilmiş" demek olduğunu çağrıştırmıyor; yani ağzımdan çıkanlar bende somut olarak bir şeyler uyandırmıyor.

Böyle olunca sık sık halk arasında duyarız; "ben dediğimi size tam ifade edemedim, siz beni yanlış anladınız" gibi kalıpları. Bunun nedenini şimdi şimdi anlıyorum. Çünkü problem karşınızdakinin anlayış eksiği değil, insanların kendi kafasında ifade etme isteğine tam karşı gelen somut deyimler yok. Soyut kavramlar ki, medeniyetin ölçüsü olarak soyut kavramların çokluğu gösteriliyor. Çünkü yüksek değerlikli, yüksek katma değerli düşünceler ancak soyut kavramlarla oluşturabiliyor. Yani masa, sandalye, kurşun kalem gibi sözcüklerle elin dokunduğu, gözün gördüğü 5 duyumuzla algılayabildiğimiz şeyler çok yüksek düşüncelerin ifade edilmesine yetmiyor. Ama bunlar aracılığıyla edindiğimiz, bunlara yüklediğimiz anlamlarla bunları soyut hale getirdiğimiz zaman yüksek değerlikli bir şeyler ifade ediyoruz. Mütevazı dendiği zaman tek başına masa, sandalye gibi somut değil; mütevazı dediğimiz zaman, tevazu olan bir şeylerle karşı karşıya geldiği anlamını anladığınız anda mütevazının ne olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Onun için anadilini öğrenmemiş bir insanın yabancı dili öğrenmesinin imkansız olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bunun için yazdım. Birinci nokta buydu. İkinci nokta; yabancı dil öğrenmenin hangi yaşta, hangi sınıfta, hangi düzeyde olursa olsun zorlayıcı bir neden olmaksızın öğrenilemeyeceğine inanıyorum. Bu zorlayıcı nedeni de birisinin baskısı anlamında kastetmiyorum. Bireyin kendisinin ihtiyaç duymasını kastediyorum. İçerden kaynaklanan bir ihtiyaç. Böyle bir ihtiyaca dayalı olmayan, böyle bir ihtiyacın üstüne inşa olmamış bir yabancı dil öğrenme istediğini hüsranla sonuçlanacağını sadece olsa olsa herkesin hoşuna gidebilecek, başkalarına şaşkınlık yaratabilecek olan bazı tekerlemeleri ve unvan kazandıracak olan, yabancı dil biliyor musunuz dendiğinde, evet ben yabancı dil biliyorum gibi bir şişinme aracı olabileceğini biliyorum. Halbuki hepimiz yaşamımızda rastlamışızdır. Sadece yabancı dil için değil başka konular için eğer bir şeye ihtiyacınız var ise onu çok kolay öğreniyorsunuz. İnanılmaz bir hızla ve tekrarlamadan öğreniyoruz. Bu, tekrara dayalı olmayan öğrenme' dir. Bizim eğitim sistemimiz ihtiyaca dayalı olmadığı için tekrara dayalıdır. Yani öğrenme iki türlü oluyor. Ya tekrara dayalı oluyor, beynimize kazınıyor bir şey. Yahut ta ihtiyaca dayalı oluyor. Ben Siyasi yaşamımım 12 senelik bölümünden hatırlıyorum.

Zaman zaman seçimlere katılırdık. Seçimler sırasında da midibüs ya da otobüs gibi araçlarla geziler olurdu. Sabahın erken saatinde binersiniz. O partinin favori şarkısı, türküsü olur. Akşama kadar yüksek sesle bangır bangır çalar ve akşam eve hurda halinde geldiğinizde etraf sessizdir. Ama kafanızın içinde sonuna kadar açılmış bir sesle saatler boyu çalar ve siz onu susturamazsınız.

Tekrara dayalı öğrenme ve bu tekrara dayalı öğrenmenin de en yoğun olduğu alan fen bilimleri ve mühendisliktir. Halbuki genel inanç sosyal bilimlerin ezbere çok yatkın olduğudur. Öyle değil tam tersine, fen bilimleri ve mühendislikte tekrara dayalı öğrenme çok yaygındır. Orada birbirine benzemez problemleri -ama aynı kategoriye ait problemleri- defalarca çözerek artık o gruptan başka bir şey önümüze çıkma olasılığı kalmayıncaya kadar tekrarlatırlar. Böylelikle bir nevi zihinsel travma yoluyla zihnimiz kazınır.

Halbuki ihtiyaca dayalı öğrenme yönteminde bir defada öğrenilir. "Anladım" dediğinizde, yani bir şeye çok ihtiyacınız olduğu anda, tam önünüze çıktığında hiçbir çaba göstermeksizin bir defada öğrenirsiniz. Buna ait örnekler hepimizde vardır. Bende de çok var böyle örnekler. Anlamadığım, ihtiyaç duymadığım bir şeyi öğrenmekte çok zorluk çekerken, çok ihtiyaç duyduğum bir şeyi bir defada ve inanılmaz bir süratte öğrenebiliyorum. Herkes böyledir. Benle ilgili bir şey değil bu. Dolayısıyla yabancı dil öğrenmekteki dürtü de mutlaka ihtiyaç olmalıdır.

Kolej hazırlık sınıfına giden, kaç yaşında olur? 12-13 yaşında olur. Bu ihtiyaç,13 yaşındaki bir insanda, onun öğretmeni, annesi, babası durumunda olan biz yetişkinlerin yaş grubunun ihtiyaçlarıyla örtüşmeyen bir zorlama biçiminde dile gelecektir. Ben bir çocuğun, yabancı dili öğrenmesini istediğimde, piyasadaki iş ihtiyaçlarının genellikle yabancı dil gerektirdiği, dünyadaki değişimlerin yabancı dil bilmeden algılanamayacağı, çeşitli kültürlerin yabancı dil aracılığıyla algılanmasının ancak mümkün olduğu gibi gerekçeleri sergilerim. Halbuki çocuğun o andaki ihtiyaçları içinde kız olsun erkek olsun yüzündeki sivilceler, karşı cinse kendini beğendirip beğendiremediği, spor, basketbol, voleybol ne oynuyorsa onu iyi yapıp yapamadığı, arkadaşları arasındaki iyi fıkra anlatması, bir enstrüman çalması, popülaritesi gibi dürtüler yatıyor. Onun ihtiyaç alanı içindeki öncelikler bunlar. Benim önceliklerim bana göre çok anlamlı, belki benim yaş grubum içindeki insanlar içinde çocuğun geleceği için anlamlı. Ama o yaş grubu için, şu anda bunun anlamı yok. İzmir'deki bir eğitim kurumu içindeki deneyimim sırasında bir ara spor kazası geçirip bileğimi kırmıştım. O zaman bir deneyim yaşadık. Lise 1 ve 2. sınıf çocuklarına, ikinci derece denkleminin, ikinci derece matematik fonksiyonların köklerinin irdelenmesi işini öğretmeye çalışıyor matematik öğretmenleri. Biz de onlardan ezbersiz eğitim yapmalarını istiyoruz. Ve gelip bana şikayet ediyorlar. Bu işin imkansız olduğunu, matematikte zaten ezber olmadığını, ezbersiz eğitimin lüzumsuz olduğuna dair şeyler söylüyorlar.

Bunun üzerine ciddi ciddi düşünmeye başladım. O yaştaki bir çocuğa, gence, ergenlik çağındaki bir insana ikinci derece matematik fonksiyonun kökleri nasıl öğretilir? Onun ilgi alanlarıyla üst üste gelmediğini biliyorum. Bunun üzerine, gazetelerde pop şarkıcılarıyla ilgili sayfalarında "top ten" dedikleri tepedeki, zirvedeki 10 la birleştirdim konuyu. Dikkat edince bunların haftalar itibariyle bir eğri çizdiği, yükseldiği andan sonra zirvede bir süre kaldıktan sonra indiğini, onların o değerlerini, popülaritesini, yani birinci sırada mı, onuncu sırada mı, onun dışında mı olduğunu gösteren indekslerin, göstergenin X ve Y fonksiyonu cinsinden ifade edildiğinde bir 2. dereceden denklemi olduğunu, ondan sonra bunun bir parlayıp sönen şarkıcı mı olduğu veya zirvede uzun süre kalan bir insan mı olduğu, eğrinin eğimiyle ilişkili olduğunu, bunun ne kadar süratle yükseldiğinin türev demek olduğunu, zirvede ne kadar kaldığı, kökünün yeriyle ilişkili olduğunu anlayınca çocuklar çok zevk duyarak ve severek bunu öğrenmeye başladılar. Çünkü ilgi alanlarına denk geldiğini gördük. İlişkilendirme meselesi yani.

Biz erişkinler olarak kendimize bir takım değer ölçüleri koymuşuz ve bunları bizden yaşı çok daha farklı olan insanların benimsemelerini ve buna göre öğrenmelerini istiyoruz. Bunun için de elimizde yaptırım araçları, tehdit araçları var. Diploma, sınıf geçme, not verme vs. gibi. Diploma, ikiye katlanmış kağıt anlamına geliyor. Kağıt çok ölümcül bir araç haline dönüşüyor. Bir süre sonra kişiyi aç, mesleksiz bırakabilecek bir enstrüman haline geliyor. Onun için yabancı dil kargaşası içinde ilk karar verilmesi gereken bu insanlara ihtiyacın ne olduğu, konusunun gündeme getirilmesidir.

Eğer biz ısrar ediyorsak ki bu çocuklar filan okulu bitirdikleri anda bir yabancının aksanıyla bir dili konuşur "taklidi" yapacaklar, biz bugünkü yönteme devam edelim. Ama yok öğle değil de biz bunların gerçekten bir dili, kendini ifade etmek ve ifade edilenleri anlama hatta bir problem çözme aracı olarak kullanmalarını istiyorsak ki dil öğrenmenin amacı budur herhalde, yabancı dil öğrenmeli diyen insana verilecek cevap budur.

Ben problem çözme dağarcığıma yeni bir alet, yeni bir araç katmak için yab.dil öğreniyorum. Yoksa başkalarına hoş görünmek, dilimi dudağımın arasına sıkıştırarak "the" sözcüğünü söylemek için değil. Böyle baktığınızda o zaman anadilini iyi öğrenmek, ana dilinde her bir sözcüğün kendisine uzun, derin anlamlar çağrıştırmasının farkına varmak ondan sonra bunu Malezya, Utantu dilinde Mısır dilinde, İngiliz dilinde nasıl yapılır, onun çeşitli türevlerini öğrenmek şeklinde algılandığı anda o zaman bütün işin stratejisi, yol haritası değişir.

Artık 13 yaşında, ergenlik çağında olan insanlara dilbilgisi, yabancı sözcüklerin her gün belletilmesi gibi yöntemler yerine, bir dilin ana unsurları nedir, bir kökün arkasına veya önüne ön ad, önekler, sonekler getirerek somuttan soyuta nasıl çeşitlendirilir, bunlarla kendimizi daha iyi nasıl ifadelendirebiliriz? Bunun sihri, bunun zevki anlaşıldığı takdirde bizim insanlara yab. dil konusunda hiçbir şey söylememize lüzum yok. Onlar bunun en iyi yolunu bulup öğreneceklerdir. İhtiyaç olarak hissettikleri anda öğreneceklerdir. Dolayısıyla yab. dil konusunda bu gün ki bu histeri nöbetini terk edip ana dilini iyi öğrenmesini sağladığımız zaman yab. dilin temelini iyi atmış olacaksınız.

Ana dilini iyi bilen toplumlarda özellikle Anglosakson toplumlar ana dilini iyi biliyor. Bir yabancı, aksanı biraz bozuk da olsa Türkçe yi çok iyi şekilde öğreniyorlar ve kullanıyor. Kanıt olarak size Türkiye'de yaşayan ve Türkçe'yi iyi öğrenmiş yabancıları göstermek istiyorum. Onların aksanlarından hemen Türk olmadıklarını anlıyorsunuz. Ama itiraf etmem gerekir ki onların ifade zenginlikleri, o sonradan öğrendikleri Türkçe'yle sağladıkları ifade zenginlikleri bizim Türkçe'yi iyi bildiğini düşündüğümüz insanların Türkçe ifade zenginliklerinden daha fazladır.

TÇ - Yabancı dille ilgili yazınızda aklıma takılan bir şey var. Fransızca ve İngilizce den de söz açmışmışsınız. Fransızların, Almanların dillerine nasıl sahip olduklarını ama onlarında gerektiğinde nasıl yabancı sözcükleri aldıklarını yazmışsınız. Onlarda başka dilleri öğreniyorlar. Aradaki fark, sizin biraz önce anlattığınızdan kaynaklanıyor. Biz de yabancı dil öğrenmek istiyoruz, bize de gerekli ama onlarda içsel bir durum var, kimlikli, kişilikli bir yapı var…

TT - Kimlikli bir durum var ve genelde ana dillerini çok iyi öğrenmişler.

TÇ - Kimliklerine, kişiliklerine, dillerine sahiplenme. Bizde ise özenti hakim.

TT - Biz ses çıkartmasını öğreniyoruz. Onlar ifade etmesini biliyorlar. Bizim ağzımızdan, boğazımızdan bir takım sesler çıkıyor. Papağanın da boğazından bir takım sesler çıkıyor. Papağan aptal olduğu için değil, o belki çok akıllı ve çok becerikli bir hayvan. Muhabbet kuşu da öyle. Onlarda bir takım sesler çıkartıyorlar. Ama doğrusu ben 61 yaşındayım. Masa dendiği anda bende hiçbir şey çağrıştırmıyor. Masa ya da pirzola, benim için hiçbir farkı yok. Masanın şunlardan bir tanesi olduğunu, pirzolanın da o olduğunu biliyorum. Ama niye ona pirzola deniyor. Niçin buna masa deniyor? Bilmiyorum. Aynen bir çocuğumuzun da hipotenüs, tentürdiyot, tetanos dendiği zaman ne ifade ettiğini bilmediği gibi. Dolayısıyla ben, bu topluma dilsiz toplum diyorum. Dili olmayan bir toplum.

TÇ - Birde şunları gözlemledim. Türkçe cümlenin tam ortasına İngilizce sözcük kullanıyorlar. Bence bu Türkçe'ye de, İngilizce'ye de saygısızlıktır.

TT - O tabii bu beceriksizliğini telafi etme ihtiyacından kaynaklanıyor. Yani insanlarımıza dikkat edin çok iyi yabancı dili bilen insanlar kesinlikle bunu yapmıyorlar. Hatta burada bire bir orantı var. Bir dile hakim olma düzeyi arttıkça insanlar daha düzgün, arasına başka bir şey karıştırmadan konuşuyorlar. Dile hakimiyet azaldıkça arasına yabancı sözcükleri katarak, yani ben de yabancı dil biliyorum, hatta ben bu sözün Türkçe'sini unutacak kadar o dili biliyorum gibi iş bir ukalalığa dönüşmeye başlıyor. Maalesef böyle. Tabii ki bazı zorunlu terimler var. Ona bir şey demiyorum. Fransız da dil konusunda bu kadar milliyetçi olmasına rağmen la chip diyor. Ama bunların hiçbir zaman anadillerini öğrenme konusundaki tutkularını zedelemiyor. Alman da televizyon demiyor. Ferzehen diyor galiba. Uzaktan görüntü anlamında gibi. Aslında teknolojiyi üreten genelde ismini de koyuyor.

TÇ - Kendi dillerine sahip olma bilim dillerini de oluşturmuş. Bizde kendi dilimize bu kadar sahip olunca niye Türkçe bilim dili olmasın?

TT - Türkçe için ayrıca şöyle öngörüler de var. Yapısı itibariyle ön ve son eklerle zenginleştirilmesi sayesinde çok da mantıklı bir yapısı olduğu, hatta geleceğin dili olma gibi özelliği olduğuna dair Noam CHOMSKY'nin iddiaları var, olabilir. Bence herhangi bir dil bu hale gelebilir. Yeter ki ne söylediğimizi, ağzımızdan çıkanın kulağımızın duyma ihtiyacının farkında olalım. Bunun farkındaysanız bence Hotantu kabilesinde dahi iyi dil konuşabilirsiniz. Bunun farkında değilseniz, en ünlü kolejlerden mezunsunuzdur ve hiç de bir şey bilmeyebilirsiniz.

TÇ - Ve hala ülkemiz de gelişmekte olan ülke konumunda kalır.

TT - Evet. Bana bir yabancı şöyle bir şey söylemiş ve ciğerimin ortasına oturmuştu. Çok doğru olduğu için de hiçbir şey söyleyememiştim. "Biz normal olarak sizin anlayacağınız gibi bir dille yazar ve konuşuruz. Ama çıkarlarımızın tehlikeye girdiğini fark ettiğimiz, hissettiğimiz anda öyle bir dille konuşmaya ve yazmaya başlarız ki siz onu anlayamazsınız. Ama utandığınız içinde anlamadığınızı belli etmezsiniz. İşte bizim size karşı en büyük üstünlüğümüz dilimizdir." Ben bunu gördüm. Bizzat yaşadım. Avrupa Konseyinde çok ünlü kolejlerden birinden mezun bir milletvekili arkadaşımız oradaki özel dili olan, kendine özgü olan bir dili -ona da jargon diyelim-, Jargonu bilmediği, ama bilmediğini de bilmediğinden Avrupa Konseyine kabul oylamamızda çekimser oy verdi. Aleyhte vermedi ama, evet de diyemedi. Tabii sırf anlamadığından dolayı. Bu nedenle, ağızdan çıkanı kulağın duyma özelliğini dikkate almayışı, sonuçta en ünlü kolejden yabancı dil bilmeyen insanların çıkmasına yol açar. Ben bunu kimseye anlatabileceğimizi, kimseye kabul ettirebileceğimizi özellikle ünlü kolejlerden mezun olan, dünyanın parasını vererek, çok büyük iftiharla bunu herkesin gözüne, kulağına sokmaya çalışan insanların kabul etmeyeceğini biliyorum ama bu konuda uyanıp kendi kendimize bir çimdik atmanın zamanı geldi.

TÇ - Ben de bir şeye takırlım. Haberleri hep dinlerim. O Avrupa'daki toplantılarda herkes kendi diliyle konuşur. Ve herkeste kulaklık vardır. Fakat bizimkilere sıra gelince Türkçe değil İngilizce konuşurlar.

TT - Evet bizimkiler çat-pat Kapalıçarşı İngilizce'siyle orada dertlerini anlatmaya çalışırlar.

TÇ - Üstelik de dünya Fransızca'yı, İngilizce'yi duyuyor da Türkçe'yi niye duymuyor? Bir yerlerde duyulması lazım. İnsanlarda alışsınlar buna. Türkçe de var, Türk de. Bunu kafatasçı olarak getirmiyorum. Ama kişiliksizliğe de, kimliksizliğe de hoş görülü değilim doğrusu.

TT - Bu aşağılık duygusu sonuçta. Niye böyle olduğunu, niçin oralarda böyle konuşulduğunu anladığımı sanıyorum. Dil gerçekten duyumsadıklarımı, düşündüklerimi ifade etmenin bir aracı değil, sadece ses çıkartma aracı ise bunu bildiğim herhangi bir şekilde, hoşuma giden biçimde söyleyebilirim. Nitekim bazı sözcükler var. İnsanlar bu sözcükleri diğerlerinin arasına katmaktan hoşlanıyorlar. Hani evimizde eşyalar vardır. Sorduğumuz zaman hepsi mantıki bir dizin içinde değildir. Yani niye şunu buraya koyuyorsun? Niçin bu biblo burada? Öyle hoşuma gidiyor. Mantıki bir neden sorarsınız, söyleyemez. Belli şeylerin mantığı vardır. Buzdolabı niye burada? İşlevseldir. Ama bazı şeyler öyle değildir. Hoşuma gittiği için öyle. Niçin bu kravatı takıyorsun? Niçin bu eşarbı takıyorsun? Ne bileyim, hoşuma gidiyor olduğu için denir.

İnternational, lojik, kompozit, konsept vs. gibi sözcükler söylendiği zaman ağız dolduran ve içine deruni bir takım anlamlar yüklendiği zannedilir. İnsanlar bu konuda uzmanlaşmışlar. Böyle sözcükleri yan yana getirerek bir şey ifade etmeden, bir şey ifade ediyormuş durumu çıkıyor.

Benim kızım erken yaşta evde çok konuşan bulunduğu için onları taklit etmek ihtiyacı duyardı. Daha 1 yaşındaydı sanırım, oturur annenin elini, kolunu, yüzünü, mimiklerini benzeterek taklit yapardı ve bütün bu sözcükleri söylerdi. Ama kendisi bir şey anlamadan söylüyor. Hatta biz onları teybe aldık. Yıllar sonra dinleyip gülerdik. Çocuklar da yapıyor böyle. Anlamadığı şeyleri peş peşe söylüyorlar. Onun için toplumumuzun da silkinip uyanmasını, doğrusu bu farkındalığın yaratılması gerektiğini söylüyorum. Ağzımızdan ne çıktığını ne olur bir an düşünün. Ben ne söylüyorum? Duvar dediğim zaman ne demek? Kağıt ne demek? Bunu biraz merak etsin insanlar. Ana dili Türkçe olan birilerinin bu ihtiyacı hissetmiş olmasını istiyorum. Örneğin bu kişilerden ilki Atatürk'tür. Bursa Merinos suni ipek fabrikasının açılışı sırasında orada bulunuyor. Bir resim imzalatıyorlar kendisine. Bu resim bizde var. Altında merinos suni ipek fabrikası diye geçiyor. Suni sözcüğünün nereden geldiğini yazıyor. Sun-ğ yazan, sunğ diye okunan bir sözcük var. İngilizce de de, güneş anlamına gelen "sun" sözcüğünü kullanıyoruz. O da Farsça ve Arapça kökünde veya öz Türkçe de güneş anlamına geliyor. ray-on lafında olduğu gibi ışın anlamında. Hakikaten ince bir delikten püsküren ışın inceliğindeki yapay naylon malzemesi olduğunu gösteriyor. Güneşten çıkan ışınlar gibi fışkıran anlamında kullanılıyor. Yani bir dile bu kadar sahip olan lider Atatürk. Atatürk'e dahi etimolojik çözümlemenin yapılmaması gerektiğini, çünkü yapılırsa Türkçe diye zannettiğimiz sözcüklerin köklerinin Yunanca, Latince vs. gibi Türkçe olmayan yerlerden geldiğine, bunun da bizim çıkarlarımıza aykırı olduğuna ikna ediyorlar ve yaptırmıyorlar. Şu anda Türkçe de iki tane köken bilim sözlüğü var. Bir tanesi oldukça sınırlı. Ama diğeri ansiklopedik olarak A dan E ye kadar yayımlandı. E den sonra da herhalde geliyor, yolda. Mükemmel bir yayın. Bir Avusturyalı Türkolog tarafından yapılmış. Oğlum bir sözcük bulmuş. Türk Dil Kurumuna yazarak sordu. Bu sözcük ne demektir? diye. Bezez diye bir sözcük TDK dan cevap verdiler. Türkçe'mizde böyle bir sözcük yoktur diye. Ansiklopedik olanda bezez sözcüğünün nereden geldiği ve ne anlam taşıdığı açık açık yazıyor. Bunun fotokopisini çekip yollamıştı TDK na. Onun için bu ağızdan çıkanı kulağın duyması işini bütün kurumların, özellikle okulların kapısına yazmamız gerekiyor. Kendi dilini bilmeyen bir insanın ne doktor, ne avukat, ne mühendis olabileceğini aklım kesinlikle almıyor.

Söyleşinin ikinci bölümü için tıklayın.

Öğr. Gör. Tülay Çellek - 2.10.2003/6.10.2003 - İstanbul
YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi (SANTAS)
e-posta: tcellek@yildiz.edu.tr 


netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)


Yorum Ekle Yorumları Listele
150. Sayı önceki yazı 150. Sayı sonraki yazı
Yazarın Önceki Yazısı Yazarın Sonraki Yazısı
Her hakkı saklıdır. All rights reserved. netyorum.com © 2000-2005 İstanbul-Türkiye