![]() |
||
| | Önsöz | Arama | Üyelik | Sohbet | Alış-Veriş | | www.netyorum.com | |
|
16.12.2003 Tülay Çellek - netyorum.com / Sayı: 150
Söyleşinin birinci bölümü için tıklayın. TÇ - Buna katılıyorum. Az önce siz konuşurken "merak" sözcüğünü not aldım.
Konu yabancı dil de olsa, başka bir konu da olsa eğitime gelmek durumundayız.
Kitaplarınızda da sık sık geçen merak, yaratıcılık, ezber eğitim ve öğrenmek,
öğretmek sözcüklerinin açılımını yaparsanız sevineceğim. Çünkü girişte
yaptığımız konuşma daha yerine oturacak ya da en azından tespitlerinizi,
eleştirilerinizi önermelerle zenginleştirirsek, karşılıklarını verirsek yararlı
olacaktır inancındayım. Tabii bunların, kesin ve reçete olarak sunulmasını
kastetmiyorum. Üstelik sizin de bu konudaki duyarlılığınızı biliyorum. Ama yine
de böyle bir açılım yaparsak iyi olur kanısındayım. O da şu; egemen sınıf dediğimiz, toplumun bütün kurallarını koyan yapıyı düşününüz. O sadece hükümet ve Millet Meclisi değil. O yapı içinde hükümetin, meclisin bir bölümü var. Sivil toplum kuruluşları var. Hiçbir unvanı olmayan kişiler, kurumlar var. Ağalar, şeyhler, şıhlar vs. bunlardan ibaret. Fiiliyatta olan bir egemen mekanizmayı kastediyorum. Egemen yapı deyince bunu ne yüceltme ne de aşağılama anlamında söylemiyorum. Ama dağılmış bir otorite var. Bu otorite tanımlanmış, yasal otoritenin bir bölümünü kapsayan ve tanımlanmamış bir bölümünü de içine alan daha karmaşık bir yapı. O yapının benimsediği doğrular ve yanlışları akıl boyutunu, iyiler ve kötüleri ahlak boyutunu, güzeller ve çirkinleri ise estetik boyutunu oluşturur. Yaşamın her anında bu üç boyuttaki değer yargılarının bir bileşkesi söz konusu olduğuna göre, bu bileşim içinde her kesimin rolü var. Şeyhin, şıhın da istekleri, doğruları, güzelleri var. Yasal otorite dediğimiz meclisin, hükümetin de doğruları var. Bilim dünyasının, akademinin de, bunun içinde doğruları, iyileri, güzelleri var. Dinin de iyileri, doğruları, güzelleri var. Mafyanınkinin de, ahlaksızının da, ahlaklının da doğruları var. Bütün bunların bir bileşkesini yaşıyoruz. Bu otoriteye mutlak otorite diyebiliri, çünkü onun üzerinde daha etkili bir otorite yok. Bu gerçeği hazmetmemiz gerekiyor. Bu gerçeğin işimize gelip gelmemesi, bizim değer yargıları kümemizle uyum halinde olup olmaması başka, bu gerçekliğin var olup olmaması başka. Dolayısıyla bütün yargılarımız bunların bir bileşkesinden oluşuyor. İşte bu günkü eğitim sistemimiz bu mutlak otoritenin tanımladığı bir eğitim sistemidir ve o bileşik yapının isteğine "tam olarak" uygundur. Hani deniyor ya, "eğitim sistemimiz bozuktur" diye. Gerçekte ise eğitim sistemimiz mutlak otoritenin isteğine tam uygundur, "bozuk" filan da değildir. Ha, evrensel kabul görmüş akıl, ahlak ve estetik boyutlarının ölçütlerine uygun olmayışı o tamamen farklı bir problem tanımını gerektiriyor. Bu durumda problem, bileşik otoritemizin değer yargılarıyla evrensel değer yargıları uyuşmuyor demektir. Bu problem "eğitim sisteminin bozukluğu" diye tanımlanırsa zaten baştan çıkmaza girilmiş olur. Görüyor musunuz, yıllardır, "bozuk eğitim sistemi" diye yakındığımız olay aslında değer ölçüleri uyuşmazlığı imiş. Peki niçin sorun tanımlaması böyle yapılmadı. Cevabını yine kendim vereyim: çünkü sorunu tanımlamak durumunda olan her kişi ve kesim, kendi değer ölçülerinin en doğru, en iyi ve en güzel olduğunu varsayarak mevcut sisteme baktı ve onu uymadığını görerek eğitim sistemine "bozuk" dedi. Bozuk olan bir şey var ama o eğitim sistemi değil, bizim değer yargılarımız. Daha da Türkçe si bizim - biz derken toplum bileşiğini kastediyorum- eğitim sisteminden neler beklediğimiz. Sokakta rastgele 100 kişiyi çevirip, "sizce iyi bir eğitim sistemi nasıl olmalıdır?" diye sorsanız ne denli farklı şeyler beklendiğini derhal göreceksiniz. Ama verilen cevapların hamasi laflardan arınmış, net, anlaşılabilir olması kaydıyla. İşte bu bileşik değer yargılarını çocuklarımıza, gençlerimize, erişkinlerimize benimsetme yöntemi ile öğretmeye çalışıyoruz. Bunu televizyonla yapıyoruz, konferanslarla, okul kurumu ile, gayri resmi dersliklerle yapıyoruz. Bunu yasa dışı örgütlenmelerle, yasal örgütlenmelerle yapıyoruz. Yani elimizdeki tüm kanallarla bu doğru, iyi ve güzelleri ortaya koymuş bileşke
otoritenin doğrularının, iyilerinin, güzellerinin öğretilerini birilerine ezber
yoluyla yani sorgulamaya kapalı bir biçimde öğretmeye eğitim deniliyor. Burada
öğrenmek, ihtiyaç diye bir şey söz konusu değil. Burada sadece otoritenin
talepleri söz konusu. Dolayısıyla, ihtiyaca dayanmayan bir biçimde bir şeylerin öğretilmesi işini de gözden kaçırmanın veya bunun günahını çekmemenin yöntemi olarak sürekli öğrenci merkezli eğitim, insanların sorgulamaya çok açık oldukları gibi böyle doğru olmayan söylem gelişmiş durumda. Bizim eğitim sistemi dediğimiz bu. Gerçek eğitim ise, insanların ta doğuştan varlıklarını sürdürme yolunda hiç öğretilmesine gerek olmayan yetenekleridir. Bizim yaptığımız işe söyle bakabiliriz. En iyi yüzen deniz canlıları, galiba yunuslar veya deniz aslanları. Onları sudan koparıp, ama ölmemeleri için de onları bir şekilde solunum sistemlerini su ile besleyip karada yaşatıp, iyice yüzme yeteneklerini kaybettirip, ondan sonra kurs açıp bunlara yüzme öğretmeye benziyor. Yaptığımız iş bizim aynen bu. Doğuştan gelen bu en yetenekli öğrencilerine öğrenme yeteneklerini kaybettirip, ondan sonra da bizim okul dediğimiz tamamen öğretmeye dayalı kurumlar, onlara tekrar unutturduğumuzu öğretiyor. İşin daha da feci tarafı, bu şekilde dondurulan yaratıcılığın "dersler yoluyla" öğretilmesi konusu. O tam bir felaket herhalde. Yaratıcılık, öğrenmenin araçlarından bir tanesi ve bütün varlıkların tamamında var. Biz onu da unutturduktan sonra, onu da özel kurslarla, özel derslerle okullarda öğretmeye kalkışıyoruz. Şimdi işin bir de "saklı içerik" tarafı var. Gerçek eğitim sürecinin vazgeçilmez öğesi bu "saklı içerik" dediğimiz yolla verilen kısmıdır. Okulda tarih, coğrafya, matematik ve diğer dersler öğrenilir ya da öğretilmeye çalışılırken esas öğrenilmesi beklenen ya da beklenmesi gereken, rol modelleri yoluyla benimsenenlerdir. Rol modeli öğretmen olabileceği gibi okuldaki diğer öğrenciler de olabilir. İyi basketbol oynayan bir öğrenci bütün diğer öğrenciler için rol modeli iken, yabancı dili iyi öğrenmiş bir öğrenci de bu konuda rol modelidir. Bir hatayı affeden öğretmen büyüklük konusunda rol modeli iken, bulduğu bir parayı cebine atmayıp sahibini arayan bir hizmetli de yüksek ahlak konusunda rol modelidir. Okul kurumuna kısaca, çeşitli rol modelleri arasında saklı içerik yoluyla değiş-tokuş yapılan yer diye bakılabilir. Duruma böyle bakıldığında ve eğitim süreci içinde rolünün farkında olmayan rol modellerinin çokluğunu ve verilmesi gerekenin tam aksi yönde, çocuk ve gençlerimizin saklı içerik bombardımanına tabi tutulduklarını göreceksiniz. En basit bir örnek, sınavlarda uygulanan gözetim yöntemidir. İlkokuldan üniversite son sınıfa kadar ne kadar sınav varsa orada gözetim vardır. Gözetim aslında ne demektir? Şu demektir: "Sen kopya çekmemiş olabilirsin, şimdi de çekmeye niyetin olmayabilir. Ama sen potansiyel olarak kopya çekebilirsin. Çünkü diğerleri genelde çeker. O halde sen bir potansiyel suçlusun" Bunun yıllarca sistemli biçimde devam ettiğini düşünürseniz, bir kişi erişkin hale gelince kime güvenebilir? Herkesi potansiyel suçlu olarak görecektir. Ve bu duygu o kadar derindedir ki, ağzı ile potansiyel suçlu kavramına karşı savaşacak, eylem yapacak belki hapse girecek, ama fiilen kendisi de başkalarına böyle davranacak. Görüyor musunuz, eğitim diye yaptığımız işin farkında olmayan paydaşların (ana
babalar, öğretmenler, yöneticiler, politikacılar ve nihayet öğrenciler) yol
açtığı trajediye. Ondan sonra ortaya çıkan türev sorunları nasıl çözeriz diye
kafa patlatıyoruz! Bana da ezbersiz eğitimle ilgili en büyük itirazlar buradan geliyor. Tabii itirazın çeşitleri var. En kaba olan itiraz, "ben sizin fikrinize katılmıyorum." tipindeki itirazdır. En ince ve etkili itiraz ise, "evet ben sizinle aynı fikirdeyim" diye başlayan, arkasından "ama" diye devam edendir. "Bu söylediklerinizde tamamen haklısınız ama bunların ana okulunda, ilkokulda hatta ana okuluna gitmeden önce evde olması lazım" denir. Böyle dediğimiz zaman, bir kere karşınızdakinin bütün silahlarını elinden almış oluyorsunuz. Artık savunacak bir şeyiniz kalmıyor. "Haklısınız" diyor. Ama arkasından da diyor ki, "evet ama bunları şimdi yapamazsınız; artık vakit geçmiştir, bunları o zaman yapmanız lazımdı. O zaman geri dönüp yapamayacağınıza göre…" Daha kaba Türkçe'ye çevirirseniz, "bunlara boş ver, yapma bunları" diyor. Halbuki insan kaç yaşında olursa olsun bu gün 80-90 olan yaşam ortalaması yarın
200 olabilir, 1 yaşındaki çocukla 200 yaşındaki insan arasında öğrenme açısından
hiçbir fark olduğuna inanmıyorum. Çünkü varlığını sürdürme, her an kalbi atan
bir insanın ya da varlığın hayatta kalma dürtüsünü oluşturuyor. Onun için o
öğrenmekten vazgeçtiği anda gerçekten ölmüş oluyor. Ancak öldüğü anda artık ona
ihtiyaç kalmıyor. Ama kesinlikle bunun böyle 3 yaşına kadar olup ondan sonra
durduğu gibi bir şeyin olmadığına kesinlikle eminim. İnsan bütün çevresindekilerin kendisine doğruyu, iyiyi, güzeli telkin ettiğine yönelmiş olarak dünyaya geliyor. Dolayısıyla hiç kimsenin onu kandıracağı gibi bir şey aklına gelmediği için, sen öğrenemezsin işi yeteri kadar tekrarlandığı zaman bunu da öğreniyor ve öğrenemeyeceğini öğreniyor. Buna öğrenilmiş çaresizlik deniyor. Biz insanlarımızı para sarf ederek öğrenmiş çaresiz durumuna sokuyoruz. Ve bu gün insanlar hala eğitim sorunlarının çözümü için daha fazla okul yapılması gerektiğini düşünüyorlar. Ben bunların yakından uzaktan hiçbir ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Türkiye insan haklarına ne kadar gayret ediyor? Bütün dünya zorluyor insan haklarına. Halbuki biz her gün üniversitelerimizde dahi, yani insanların en bilinçli olduğu yerlerde dahi insanlarımıza potansiyel suçlu olarak bakıyoruz. Ve bunu polisler eliyle yapmıyoruz, en çok okumuş insanlarımız eliyle yapıyoruz. TÇ - O zaman "merak" gibi, "güven" i de yok ediyoruz. En son HIV virüsü taşıyan çocuğun sınıfından çocukları aldılar. Niye alıyorlar? "Milyarda bir risk olsa çocuğumuzu orada okutmayız", diyorlar. Şunun farkında değil ki, acaba eğitim ne demektir? Bir anne baba çocuğuna nasıl eğitim verir? Karşısına, dizinin dibine oturtup belli şeylerin isimlerini, kavram isimlerini öğretmek midir eğitim? Yoksa katlanılamaz risklerin, katlanılabilir risklere dönüştürülmesi midir gerçek eğitim. Hayvanlara bakınız, nasıl eğitiyorlar yavrularını? Katlanılamaz riskleri katlanabilir hale dönüştürüyorlar. Bir ceylan yavrusu doğduğu andan itibaren ilk 5 dakika sonra ilk meme emeceği zaman annesinin peşinden koşarken meme emmek zorunda bırakılıyor annesi tarafından. Peki bu, vicdansız annelikten mi kaynaklanıyor? Hayır. Çünkü eğer durarak meme emmeyi sürdürmeye kalktığı anda açık hedef haline gelecek ve onu avlayabilecek kaplanlar, aslanlar, yırtıcı hayvanlar bu tazecik yavruyu yiyip yutacaklar. Onun bir an evvel koşmaya başlaması gerekir ki, karnını doyururken dahi bu tehlikelerden, tehditlerden kendini koruyabilsin. Hayvanlar dahi bunları düşünürken -dahi sözcüğünü özür dileyerek kullanıyorum- ama onlar bunu düşünürken bu kadar çeşitli hayvan sürekli olarak risk altında öğrenme kavramının farkındayken, biz nasıl olabilir de insanlara, üniversite tahsili yaptırdığımız insanlara o bilgiç tavırlarla ben çocuğuma milyarda bir risk olsa yaptırmam günahını işletebiliriz. Bu olabilir mi? Olsa olsa o insanların ısrar edecekleri şey, buradaki
katlanabilir risk ortamını oluşturmakta, "ben size güvenmiyorum, dolayısıyla
bunun denetimi konusunda bir şey yapalım" denebilir. Bakın boksörleri ayırırken
şimdi hakemler naylon eldiven giyiyorlar. Niye? Çünkü kan ellerine bulaşmasın,
benim gibi elinde kedi tırnağı çiziklerden içeri kan girmesin diye. Sınıfta da
tabii böyle risk olabilir. İki tane insanın kanı birbirine karışabilir.
Dolayısıyla öyle bir risk ortamıyla karşılaşmamak için bir beyin fırtınası
yaparak ne gibi özel önlemler alınabilir? Bu özel önlemler hem HİV virüsü
taşıyan, taşımayan çocuklarda yeni bir bilinç düzeyini oluşturmada nasıl bir
fırsat yakalanabilir? Bunun peşinde olacak insanlar. O risk ortamından
çocuklarını mahrum ederek onların öğrenmelerine mani olup bir takım şeylerin
isimlerini ezberleterek onlara eğitim verdiklerini zannediyorlar. Bu
zavallılıktan başka nedir? "Öyle işlerle benim başımı derde sokmayın, biz burada bir takım şeylerin
isimlerini öğretiyoruz. Ondan sonra bir takım kağıtlar -diploma deniliyor-
veriyoruz insanların ellerine. Evet mezun olanlar zavallı olarak buradan
çıkıyorlar: Ondan sonra da anneleri, babaları veya tanıdıklarının peşinde
koşuyorlar, ömür boyu ayrıcalık sağlanması için. Bunun için rüşvet alıp
veriyorlar. Bunun için ahlaklarını bozuyorlar. Bunun için insanlık onurundan
uzaklaşıyorlar" gibi şeyler düşünülüyorsa bu tabii bir felakettir. Bu felaketin
farkına varmamızı istiyorum. Çok kesin zannettiğiniz matematikten yola çıkıyorsunuz, orada bile üçgenin iç açılarının toplamına tanrı buyruğu gibi 180° olduğunu yıllar yılı ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite de belledik. Ben bunu hep 180° zannettim. Neden sonra öğrendim ki yahut farkına vardım ki, açılarının toplamı 180° olan üçgenler düzlem üzerine çizilmiş üçgendir. Peki düzlem üzerine çizilmiş üçgenler hangi üçgenlerdir? Yani düzlemler hangi düzlemlerdir? Bildiğimiz en yakın düzlem de su yüzeyinin düzlemi olduğu. Ama su yüzeylerinin de , ideal bir su yüzeyi dünyanın eğriliğini üzerinde barındırdığına göre o da düz değil, peki düz nerede bulunabilir? Uzayda acaba böyle bir şey bulunabilir mi? Eğer bulunabilmesi için sabit bazı noktalar tespit edip, onlara göre söylememiz lazım, düz dediğiniz şeyi. Madde dediğimiz şeyin, uzay zaman sürekliliğini eğdiğinin konuşulduğu ortamda düzlem dediğimiz şeyi tarif edecek kişi var mı ortada? Kimdir? Düzlem nedir? Hangi şey düzleme uymuyor? Leğen içindeki su mudur düzlem? Değildir. O dünyanın eğriliğini taşıyor. Çok ufak miktarda dahi olsa 180°den büyüktür. Zaten dünya üzerine baktığımızda iki tane boylam kutupta birleşiyor. Geliyor ekvator çizgisinde bir enlemi kesiyor. Orada bir üçgen oluşuyor. Mükemmel bir üçgen var orada. İki tane 90° var. Zaten o, 180° ediyor. Birde yukarıda 5° si var. O da 185° ediyor. Bu üçgen 185° iken hangi üçgen dünyada 180°dir? Efendim olmayan bir düzlem tarif edeceğim. O olmayan düzlem, olmayan noktalara göre köşeleri sabit olacak ki bu orada da "big bang" tan sonra patlamış hala bütün evren saçılıp gidiyor, "big bang" dan sonra sürekli genişleyen, hepsi hareket halinde olan bir evrenler topluluğunda sabit nokta diye bir şeyden söz ediliyor. Sabit nokta neyin nesidir? Bize hep öğrettiler üçgenin iç açılarının toplamının 180° olmadığı, onun olmayan sistemde çizilmiş bir düzleme göre olduğunu anlıyorsunuz. İki nokta arasındaki en kısa uzaklığın doğru olduğu, hareket etmeyen sabit bir uzayda olduğu hareket etmeyen sabit bir uzayında olmadığı, ancak zihinsel olarak böyle bir şeyin olacağı, zihinsel olarak da ancak bildiğimiz şeylerin karşılıklarını zihnimizde canlandırabileceğimizi, olmayan bir şeyin zihnimizde nasıl canlandıracağını kimsenin bilmediğini, dolayısıyla buradan Ankara'ya veya başka bir yere uçakların hiçbir zaman en kısa mesafe olan iki nokta arasını birleştiren doğru gibi gitmediği onun yerine bir eğri boyunca gittiği dolayısıyla en kısa uzaklığın onların birleştiği doğru değil, başka bir eğri parçası olduğunu anlıyoruz. 9 kere 9un 81 olduğu sadece 10 tabanlı sayı sisteminde böyle oluyor.10 tabanlı sayı sisteminin dışında yüzlerce, binlerce sayı tabanı var. Belki de 12,5 tabanlı bir sayı sistemi de pekala yapabiliriz yada 14,7 tabanlı bir sayı sistemi yapabiliriz. O zaman değişmez doğru dediğimiz, kesin dediğimiz şeyler neyin nesidir? Ne doğrudur? Bunları kim, neye dayanarak doğru diyor da bunların üzerine yargılarımızı koyuyoruz. Şunu anlamamız lazım ki bilim bir tek sözcükte başlıyor. Ve orada bitiyor: (….mi?) dediğimiz zaman ve bunu söyleyen kim olursa olsun çoban, alim, cahil orada bilim başlıyor. "….dir" dediğiniz zaman ise bilim bitiyor. Ben dolayısıyla "araştırma" diye sürekli olarak kesin zannettiğimiz şeyin niye kesin olmadığının "merak" edilmesi konusunda, bir şeyin başka türlü nasıl olabileceğinin anlaşılmasına geliyoruz. Bir örnek vermek istiyorum. Bu gün toplumda Ar-Ge konusu çok konuşuluyor. Herkes
Ar-Ge den başka bir şey konuşmuyor. Ve bunu sorduğumuz zaman, Ar-Ge neyin
nesidir, kim yapar bu Ar-Ge yi dediğimiz zaman, çok büyük paralarla devlet
kurumlarının, araştırma kurumlarının yapacağı söylenir. Halbuki böyle baktığımız
zaman bir ev kadını, ilkokul mezunu olmayan bir kadının ve küçük bir ücret alan
kocasını bu ücretiyle evini nasıl geçindireceği konusunu merak etmesinin, bunun
yollarını aramasının o Ar-Ge nin "Ar"ı olduğunu, 18 yaşındayken taşıyabileceği
160 kiloyu 40 yaşında da aynı şekilde taşıyıp hayatını sürdürebilmesi için nasıl
bir pozisyonda taşımasının omurgasına en az rahatsızlık verecek şekilde
olacağının merak etmesinin "Ar" demek olduğunu, bunları uygulamaya koymasının
"Ge" olan geliştirme olduğunu, bunu hissettiğimiz anda fabrikatörün veya
sanayicinin ben işimi daha iyi, daha ucuz nasıl yaparım diye merak etmesini,
kapısındaki güvenlik görevlisinin ben buraya hırsızları ve uğursuzları nasıl
yaparsam uğratmam düşüncesini merak etmesinin araştırma demek olduğunu
anladığınız anda Türkiye Ar-Ge ye gerçekten girmiş demektir. Yoksa devlet eliyle
araştırma yapan insanlara para vermenin araştırmayla uzak yakın hiçbir ilişkisi
olmadığını düşünüyorum. Bu bağlamda araştırma ve geliştirmenin ne demek olduğunu
konuşmuş olduk Dolayısıyla burada bize yol gösterici bir ahlak ilkesine ihtiyaç var. Birlikte yaşamanın ahlakı acaba ne olması lazım? Burada bütün dinlerin, bütün felsefecilerin peşinden koştuğu yerleri tartışmaya geliyoruz. Tabii o bireysel olarak kendi felsefesini yapacak. Ben doğrusu şöyle bir temel ilkeye getirip bağlıyorum. Ama onu söylemeden önce
de örnek vermek istiyorum. Örneğin ufak çocuklara yemekte görgü kurallarını
verirken yüzlerce şey söyleriz. Ağzını şapırdatma, yemek yerken ağzının içini
gösterme, çok ses çıkartma, etrafa sıçratma. Bir şey keserken şöyle yap gibi…
Hepsiyle bir tek şey söylersiniz aslında. Başkasını iğrendirme. Ondan sonra konu
başka bir alana geldiğinde veya hayvanlara geldiğinde yine onlarca, yüzlerce
nasihatte bulunuruz. Kuyruğunu, kulağını, bıyığını çekme, dövme, atma, yakma,
kuyruğuna teneke bağlama gibi… Esasında söylediğimiz yine bir tane şeydir.
Hayvanlara zarar verme. Bitkiler içinde; çiçeği kopartma, bitkiyi dibinden eşme,
bitkiye zarar verme. Bütün bunları topladığımız zaman hepsi tek noktadan
geliyor. Zarar verme. Bu acaba ilke olabilir mi? O zaman bir nokta adı açıkta
kalıyor. Peki bütün bunlara zarar vermezken benim etrafımda bana zarar
verebilecek olan şeyler var. O halde eksik olan tarafı şöyle tanımlıyorum.
Kendine zarar verme. Kendine zarar verilmesini de önle. O halde ne zarar gör, ne
zarar ver. Bu ikisini birlikte yaşamaya çalış. Dolayısıyla zarar verme deyip de
başından öznesini kaldırdığınızda yani şuna buna zarar verme değil de, hiçbir
şeye, kendine de dahil zarar verme dediğimiz zaman bence iyi bir ahlaki ilkeye
varmış oluyoruz gibi. Bundan da çok emin değilim. Böyle olabilir ya da
olmayabilir. Başka koşullarda baka şeyler olabilir. TÇ - Sorulacak çok soru, konuşulacak çok konu var. Devamını dileyerek
teşekkür ediyorum. Söyleşinin üçüncü ve son bölümü için tıklayın. netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)
|
||||||||||||||||
|
Her hakkı saklıdır. All rights reserved. netyorum.com © 2000-2005 İstanbul-Türkiye |