| Önsöz | Arama | Üyelik | Sohbet | Alış-Veriş | www.netyorum.com   
Ajanda
Seçtiklerimiz
Arşiv
Yazarlar
Yorumlar

Bölümler

Köşe Yazıları
Teknoloji
Sanat
Soru & Cevap
Dostluk & Sevgi
Eğlence
Geçmiş Zaman Olur ki

Konular

Sinema
Müzik
Kitap
Sözler
Oyunlar
Ürünler
Mekan
 
 
Reklam Fiyatları

İzleyici Mesajları

Elektronik posta :
bilgi@netyorum.com

 
 
Bu sayfayı arkadaşınıza göndermek için tıklayın.

 
 
Açılış sayfası yapmak için tıklayın.

Sık kullanılanlar listesine eklemek için tıklayın.

 

Eski Sayıları

16.12.2003 Tülay Çellek - netyorum.com / Sayı: 150

TINAZ TİTİZ İLE EĞİTİME VE YAŞAMA BAKIŞ - 2

Söyleşinin birinci bölümü için tıklayın.

TÇ - Buna katılıyorum. Az önce siz konuşurken "merak" sözcüğünü not aldım. Konu yabancı dil de olsa, başka bir konu da olsa eğitime gelmek durumundayız. Kitaplarınızda da sık sık geçen merak, yaratıcılık, ezber eğitim ve öğrenmek, öğretmek sözcüklerinin açılımını yaparsanız sevineceğim. Çünkü girişte yaptığımız konuşma daha yerine oturacak ya da en azından tespitlerinizi, eleştirilerinizi önermelerle zenginleştirirsek, karşılıklarını verirsek yararlı olacaktır inancındayım. Tabii bunların, kesin ve reçete olarak sunulmasını kastetmiyorum. Üstelik sizin de bu konudaki duyarlılığınızı biliyorum. Ama yine de böyle bir açılım yaparsak iyi olur kanısındayım.

TT - Yapalım, kuşkusuz herhangi bir kavramdan yola çıkabiliriz. İster "yaratıcılık", ister "öğrenme", "öğretme diye. Şuradan yola çıkalım isterseniz. Yaratıcılık öğrenmenin yöntemlerinden bir tanesi diye görüyorum. Öyle açıklamaya çalışıyorum. Öğrenme ise sadece insanlarda değil, bütün canlıların, hatta yarı canlıların - ki o alana ait fazla bilgim yok- bitki ile hayvan arası veya bitkiyle cansız dediğimiz taş, toprak arasında bazı tek hücrelilerin bir özelliği. Öğrenme yetisinin onlarda da olduğuna inanıyorum. Onları gözlem imkanımız arttıkça, onlar hakkında daha çok bilgi sahibi olabiliyoruz. 21. yy'ın hayvan psikolojisi yy olacağı yönünde öngörüler var. Halbuki bundan önce sadece psikolojinin insanlar için söz konusu olduğu, hayvanların herhangi bir şey hissetmediğini düşünülürdü. Şimdi artık bunun hiç böyle olmadığını, hayvanların en az bizim kadar - hatta bana sorarsanız bizden daha fazla hislerinin güçlü olduğuna - psikolojilerinin olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla bütün bu varlıkların, varlığını sürdürebilmesinin altında yatan bir tane dürtü var. Bu onlara -dindarsanız tanrı deyin, dindar değilseniz doğa deyin- ne derseniz deyin o olgunun bir hediyesi. Hatta hediye de demeyelim. Olmazsa olmazı diyelim: o özellik öğrenmek. Öğrenme, kesinlikle birisinin dizinin dibine oturarak, ona tekrar ettirerek bir şey öğrenmek filan değil. Varlığını sürdürmeyle iç içe olan, hatta varlığını sürdürme, eşittir öğrenme diyebilirim. Eğer bir şey öğrenilebiliyorsa varlık sürdürebiliyor demektir. Hatta bundan sonra öğrenme yerine varlığını sürdürme diyebilirim. Öğrenci yerine de, varlığını sürdüren diyebilirim. Eğer birisi varlığını sürdürüyorsa mutlaka öğreniyordur. Çünkü çevresindeki onu çevreleyen fiziki, sosyal ve diğer bütün koşullar değişirken, eğer o değişmeden kalabiliyorsa varlığını sürdürmesine imkan yoktur. Aynen, direksiyonu belli bir yöne sabitlenmiş bir otomobil gibi, yol düzgünken çok güzel, çok süratli gidebilir. Ama ufak bir dönemeçte gidecek, karşı tarafa çarpacaktır. Dolayısıyla sürekli olarak o yolun kavislerine, eğriliklere göre direksiyonunu ayarlamaya öğrenme diyorum. Yaşamın önümüze getirdiği çeşitli değişkenliklere göre kendimizi uydurabilmek, onun çözümlenmesine, o çözümlemelerine göre kendimizi değiştirmemize bağlı. Ben buna öğrenme diyorum. Ve bunun altında mutlaka "ihtiyaç" yatar.

TÇ - Bunu bizim eğitim sistemimize kadar getirebilir miyiz?

TT - Oraya getirelim. Bizim eğitim sistemimizde öğrenme ya da öğretme dendiği zaman bu, demin tanımladığımız öğrenme kavramın tamamen dışında olan bir şeydir.

O da şu; egemen sınıf dediğimiz, toplumun bütün kurallarını koyan yapıyı düşününüz. O sadece hükümet ve Millet Meclisi değil. O yapı içinde hükümetin, meclisin bir bölümü var. Sivil toplum kuruluşları var. Hiçbir unvanı olmayan kişiler, kurumlar var. Ağalar, şeyhler, şıhlar vs. bunlardan ibaret. Fiiliyatta olan bir egemen mekanizmayı kastediyorum. Egemen yapı deyince bunu ne yüceltme ne de aşağılama anlamında söylemiyorum. Ama dağılmış bir otorite var. Bu otorite tanımlanmış, yasal otoritenin bir bölümünü kapsayan ve tanımlanmamış bir bölümünü de içine alan daha karmaşık bir yapı. O yapının benimsediği doğrular ve yanlışları akıl boyutunu, iyiler ve kötüleri ahlak boyutunu, güzeller ve çirkinleri ise estetik boyutunu oluşturur.

Yaşamın her anında bu üç boyuttaki değer yargılarının bir bileşkesi söz konusu olduğuna göre, bu bileşim içinde her kesimin rolü var. Şeyhin, şıhın da istekleri, doğruları, güzelleri var. Yasal otorite dediğimiz meclisin, hükümetin de doğruları var. Bilim dünyasının, akademinin de, bunun içinde doğruları, iyileri, güzelleri var. Dinin de iyileri, doğruları, güzelleri var. Mafyanınkinin de, ahlaksızının da, ahlaklının da doğruları var. Bütün bunların bir bileşkesini yaşıyoruz. Bu otoriteye mutlak otorite diyebiliri, çünkü onun üzerinde daha etkili bir otorite yok. Bu gerçeği hazmetmemiz gerekiyor. Bu gerçeğin işimize gelip gelmemesi, bizim değer yargıları kümemizle uyum halinde olup olmaması başka, bu gerçekliğin var olup olmaması başka.

Dolayısıyla bütün yargılarımız bunların bir bileşkesinden oluşuyor. İşte bu günkü eğitim sistemimiz bu mutlak otoritenin tanımladığı bir eğitim sistemidir ve o bileşik yapının isteğine "tam olarak" uygundur.

Hani deniyor ya, "eğitim sistemimiz bozuktur" diye. Gerçekte ise eğitim sistemimiz mutlak otoritenin isteğine tam uygundur, "bozuk" filan da değildir. Ha, evrensel kabul görmüş akıl, ahlak ve estetik boyutlarının ölçütlerine uygun olmayışı o tamamen farklı bir problem tanımını gerektiriyor.

Bu durumda problem, bileşik otoritemizin değer yargılarıyla evrensel değer yargıları uyuşmuyor demektir. Bu problem "eğitim sisteminin bozukluğu" diye tanımlanırsa zaten baştan çıkmaza girilmiş olur. Görüyor musunuz, yıllardır, "bozuk eğitim sistemi" diye yakındığımız olay aslında değer ölçüleri uyuşmazlığı imiş.

Peki niçin sorun tanımlaması böyle yapılmadı. Cevabını yine kendim vereyim: çünkü sorunu tanımlamak durumunda olan her kişi ve kesim, kendi değer ölçülerinin en doğru, en iyi ve en güzel olduğunu varsayarak mevcut sisteme baktı ve onu uymadığını görerek eğitim sistemine "bozuk" dedi. Bozuk olan bir şey var ama o eğitim sistemi değil, bizim değer yargılarımız. Daha da Türkçe si bizim - biz derken toplum bileşiğini kastediyorum- eğitim sisteminden neler beklediğimiz.

Sokakta rastgele 100 kişiyi çevirip, "sizce iyi bir eğitim sistemi nasıl olmalıdır?" diye sorsanız ne denli farklı şeyler beklendiğini derhal göreceksiniz. Ama verilen cevapların hamasi laflardan arınmış, net, anlaşılabilir olması kaydıyla.

İşte bu bileşik değer yargılarını çocuklarımıza, gençlerimize, erişkinlerimize benimsetme yöntemi ile öğretmeye çalışıyoruz. Bunu televizyonla yapıyoruz, konferanslarla, okul kurumu ile, gayri resmi dersliklerle yapıyoruz. Bunu yasa dışı örgütlenmelerle, yasal örgütlenmelerle yapıyoruz.

Yani elimizdeki tüm kanallarla bu doğru, iyi ve güzelleri ortaya koymuş bileşke otoritenin doğrularının, iyilerinin, güzellerinin öğretilerini birilerine ezber yoluyla yani sorgulamaya kapalı bir biçimde öğretmeye eğitim deniliyor. Burada öğrenmek, ihtiyaç diye bir şey söz konusu değil. Burada sadece otoritenin talepleri söz konusu.
Ama bunun sorgulanmamasını sağlama yöntemlerinden bir tanesi de bunun sorgulanmaya çok açık olduğunu sürekli olarak tekrarlamak. Hani dikkat edin, mesela belli konularda zafiyeti olan insanlar sürekli olarak o zafiyetlerini örtecek biçimde konuşurlar. Muhtemelen mafya içinde en çok kullanılan şeylerden bir tanesi dürüstlüktür. Şişman olanların her gün konuştukları şey kilo vermekten ibarettir. Hırsızlar herhalde kendi aralarında oturup konuşsalar her gün çalmanın kötülüğü, çalmamanın fazileti üzerine konuşurlar. Sürekli olarak bir telafi mekanizması var.

Dolayısıyla, ihtiyaca dayanmayan bir biçimde bir şeylerin öğretilmesi işini de gözden kaçırmanın veya bunun günahını çekmemenin yöntemi olarak sürekli öğrenci merkezli eğitim, insanların sorgulamaya çok açık oldukları gibi böyle doğru olmayan söylem gelişmiş durumda. Bizim eğitim sistemi dediğimiz bu.

Gerçek eğitim ise, insanların ta doğuştan varlıklarını sürdürme yolunda hiç öğretilmesine gerek olmayan yetenekleridir. Bizim yaptığımız işe söyle bakabiliriz. En iyi yüzen deniz canlıları, galiba yunuslar veya deniz aslanları. Onları sudan koparıp, ama ölmemeleri için de onları bir şekilde solunum sistemlerini su ile besleyip karada yaşatıp, iyice yüzme yeteneklerini kaybettirip, ondan sonra kurs açıp bunlara yüzme öğretmeye benziyor. Yaptığımız iş bizim aynen bu. Doğuştan gelen bu en yetenekli öğrencilerine öğrenme yeteneklerini kaybettirip, ondan sonra da bizim okul dediğimiz tamamen öğretmeye dayalı kurumlar, onlara tekrar unutturduğumuzu öğretiyor.

İşin daha da feci tarafı, bu şekilde dondurulan yaratıcılığın "dersler yoluyla" öğretilmesi konusu. O tam bir felaket herhalde. Yaratıcılık, öğrenmenin araçlarından bir tanesi ve bütün varlıkların tamamında var. Biz onu da unutturduktan sonra, onu da özel kurslarla, özel derslerle okullarda öğretmeye kalkışıyoruz.

Şimdi işin bir de "saklı içerik" tarafı var. Gerçek eğitim sürecinin vazgeçilmez öğesi bu "saklı içerik" dediğimiz yolla verilen kısmıdır. Okulda tarih, coğrafya, matematik ve diğer dersler öğrenilir ya da öğretilmeye çalışılırken esas öğrenilmesi beklenen ya da beklenmesi gereken, rol modelleri yoluyla benimsenenlerdir. Rol modeli öğretmen olabileceği gibi okuldaki diğer öğrenciler de olabilir. İyi basketbol oynayan bir öğrenci bütün diğer öğrenciler için rol modeli iken, yabancı dili iyi öğrenmiş bir öğrenci de bu konuda rol modelidir. Bir hatayı affeden öğretmen büyüklük konusunda rol modeli iken, bulduğu bir parayı cebine atmayıp sahibini arayan bir hizmetli de yüksek ahlak konusunda rol modelidir.

Okul kurumuna kısaca, çeşitli rol modelleri arasında saklı içerik yoluyla değiş-tokuş yapılan yer diye bakılabilir.

Duruma böyle bakıldığında ve eğitim süreci içinde rolünün farkında olmayan rol modellerinin çokluğunu ve verilmesi gerekenin tam aksi yönde, çocuk ve gençlerimizin saklı içerik bombardımanına tabi tutulduklarını göreceksiniz.

En basit bir örnek, sınavlarda uygulanan gözetim yöntemidir. İlkokuldan üniversite son sınıfa kadar ne kadar sınav varsa orada gözetim vardır. Gözetim aslında ne demektir? Şu demektir: "Sen kopya çekmemiş olabilirsin, şimdi de çekmeye niyetin olmayabilir. Ama sen potansiyel olarak kopya çekebilirsin. Çünkü diğerleri genelde çeker. O halde sen bir potansiyel suçlusun"

Bunun yıllarca sistemli biçimde devam ettiğini düşünürseniz, bir kişi erişkin hale gelince kime güvenebilir? Herkesi potansiyel suçlu olarak görecektir. Ve bu duygu o kadar derindedir ki, ağzı ile potansiyel suçlu kavramına karşı savaşacak, eylem yapacak belki hapse girecek, ama fiilen kendisi de başkalarına böyle davranacak.

Görüyor musunuz, eğitim diye yaptığımız işin farkında olmayan paydaşların (ana babalar, öğretmenler, yöneticiler, politikacılar ve nihayet öğrenciler) yol açtığı trajediye. Ondan sonra ortaya çıkan türev sorunları nasıl çözeriz diye kafa patlatıyoruz!

TÇ - Özetle öğrenci olarak öğrenmek durumunda olmalıyız. Yoksa bu söyledikleriniz önümüze konacak. Böylece başka boyutta kalınacak diyoruz. Tabii bu konuda konuşulacak çok şey var. Sorgulamanın yanında önermeler de olabilir. Bir konferansınızda ki bunu bir yazımda kullandım, "eğitim"in eğmekten, "education"un dik durmaktan geldiğini söylemiştiniz. O zaman bizim eğitim sistemi sizin biraz önce bahsettiğiniz tüm örnekleri, açılımlarınız kapsıyor…

TT - "Ağaç yaşken eğilir." Gerçekten de niyetimizi çok iyi ifade eden sözlerden bir tanesi. Dikkat ederseniz genel bir söylem var. Bu böyle doğrudan ortaya atılmıyor, ama laf arasında hemen geçiveriyor: "Bütün insanların karakteri 3 yaşına kadar oluşur. Ağaç yaşken eğilir. Bu saate geldikten sonra bu işler olmaz." filan gibi.

Bana da ezbersiz eğitimle ilgili en büyük itirazlar buradan geliyor. Tabii itirazın çeşitleri var. En kaba olan itiraz, "ben sizin fikrinize katılmıyorum." tipindeki itirazdır. En ince ve etkili itiraz ise, "evet ben sizinle aynı fikirdeyim" diye başlayan, arkasından "ama" diye devam edendir. "Bu söylediklerinizde tamamen haklısınız ama bunların ana okulunda, ilkokulda hatta ana okuluna gitmeden önce evde olması lazım" denir. Böyle dediğimiz zaman, bir kere karşınızdakinin bütün silahlarını elinden almış oluyorsunuz. Artık savunacak bir şeyiniz kalmıyor. "Haklısınız" diyor. Ama arkasından da diyor ki, "evet ama bunları şimdi yapamazsınız; artık vakit geçmiştir, bunları o zaman yapmanız lazımdı. O zaman geri dönüp yapamayacağınıza göre…" Daha kaba Türkçe'ye çevirirseniz, "bunlara boş ver, yapma bunları" diyor.

Halbuki insan kaç yaşında olursa olsun bu gün 80-90 olan yaşam ortalaması yarın 200 olabilir, 1 yaşındaki çocukla 200 yaşındaki insan arasında öğrenme açısından hiçbir fark olduğuna inanmıyorum. Çünkü varlığını sürdürme, her an kalbi atan bir insanın ya da varlığın hayatta kalma dürtüsünü oluşturuyor. Onun için o öğrenmekten vazgeçtiği anda gerçekten ölmüş oluyor. Ancak öldüğü anda artık ona ihtiyaç kalmıyor. Ama kesinlikle bunun böyle 3 yaşına kadar olup ondan sonra durduğu gibi bir şeyin olmadığına kesinlikle eminim.

TÇ - Siz bilgisayarı benden çok önce öğrenmişsiniz. Bilgisayarı nasıl öğrendiğinize ilişkin bir yazı okumuştum. Öğrenmeseydik herhalde değişime ayak uyduramayacaktık. Bir şekilde ölü olarak devam edecektik sözüm ona yaşamaya. Zaten şunu sürekli söylerim. "Bir çocuğu, genci öldürmek için tabanca kullanmaya gerek yok. Başka bir çok şeyle de öldürüyoruz. Örneğin ilgi, yeti alanında okumasına, araştırmasına engel olarak."

TT- Evet. Öğrenmesini engellediğimiz anda eminim ki öldürüyorsunuz. İlkokul 3. sınıftaki çocuklara dikkat edin. Ne kadar canlı, ne kadar hareketli, hayat dolu, öğrenmeye açık olduklarını okullarda, teneffüslerde görürsünüz. 4. sınıfa geçmiş çocuklarda birden bire bütün bu tavırlar değişir. Daha beyaz bir yüz, daha kalıplara dönük hareketler, öğrenmeye daha kapalı, kalıplara daha bir bağımlı hale gelmeye başlarlar. Ben buna doğrusu bir çeşit ölüm diyorum. İnsanlara "sen öğrenmeyeceksin" kalıbını tekrarlamaya başladığınızda insanın trajedisi başlıyor.

İnsan bütün çevresindekilerin kendisine doğruyu, iyiyi, güzeli telkin ettiğine yönelmiş olarak dünyaya geliyor. Dolayısıyla hiç kimsenin onu kandıracağı gibi bir şey aklına gelmediği için, sen öğrenemezsin işi yeteri kadar tekrarlandığı zaman bunu da öğreniyor ve öğrenemeyeceğini öğreniyor. Buna öğrenilmiş çaresizlik deniyor.

Biz insanlarımızı para sarf ederek öğrenmiş çaresiz durumuna sokuyoruz. Ve bu gün insanlar hala eğitim sorunlarının çözümü için daha fazla okul yapılması gerektiğini düşünüyorlar. Ben bunların yakından uzaktan hiçbir ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Türkiye insan haklarına ne kadar gayret ediyor? Bütün dünya zorluyor insan haklarına. Halbuki biz her gün üniversitelerimizde dahi, yani insanların en bilinçli olduğu yerlerde dahi insanlarımıza potansiyel suçlu olarak bakıyoruz. Ve bunu polisler eliyle yapmıyoruz, en çok okumuş insanlarımız eliyle yapıyoruz.

TÇ - O zaman "merak" gibi, "güven" i de yok ediyoruz.

TT - Özgüveni de aşındırıyoruz. "Merak etme, çünkü senin nelere ihtiyacın var, ben sana onları öğreteceğim. Benim öğrettiklerim dışındakiler senin işine yaramaz.. Kendi başına bırakırsanız kızı ya davulcuya ya da zurnacıya varır", lafı buradan gelir. Anneler, babalar buna itiraz ediyorlar. Yani çocuğu kendi başına bırakırsak o gider kendine zararlı olan şeyleri öğrenir gibi bir korkuları var.

En son HIV virüsü taşıyan çocuğun sınıfından çocukları aldılar. Niye alıyorlar? "Milyarda bir risk olsa çocuğumuzu orada okutmayız", diyorlar. Şunun farkında değil ki, acaba eğitim ne demektir? Bir anne baba çocuğuna nasıl eğitim verir? Karşısına, dizinin dibine oturtup belli şeylerin isimlerini, kavram isimlerini öğretmek midir eğitim? Yoksa katlanılamaz risklerin, katlanılabilir risklere dönüştürülmesi midir gerçek eğitim. Hayvanlara bakınız, nasıl eğitiyorlar yavrularını? Katlanılamaz riskleri katlanabilir hale dönüştürüyorlar. Bir ceylan yavrusu doğduğu andan itibaren ilk 5 dakika sonra ilk meme emeceği zaman annesinin peşinden koşarken meme emmek zorunda bırakılıyor annesi tarafından.

Peki bu, vicdansız annelikten mi kaynaklanıyor? Hayır. Çünkü eğer durarak meme emmeyi sürdürmeye kalktığı anda açık hedef haline gelecek ve onu avlayabilecek kaplanlar, aslanlar, yırtıcı hayvanlar bu tazecik yavruyu yiyip yutacaklar. Onun bir an evvel koşmaya başlaması gerekir ki, karnını doyururken dahi bu tehlikelerden, tehditlerden kendini koruyabilsin. Hayvanlar dahi bunları düşünürken -dahi sözcüğünü özür dileyerek kullanıyorum- ama onlar bunu düşünürken bu kadar çeşitli hayvan sürekli olarak risk altında öğrenme kavramının farkındayken, biz nasıl olabilir de insanlara, üniversite tahsili yaptırdığımız insanlara o bilgiç tavırlarla ben çocuğuma milyarda bir risk olsa yaptırmam günahını işletebiliriz.

Bu olabilir mi? Olsa olsa o insanların ısrar edecekleri şey, buradaki katlanabilir risk ortamını oluşturmakta, "ben size güvenmiyorum, dolayısıyla bunun denetimi konusunda bir şey yapalım" denebilir. Bakın boksörleri ayırırken şimdi hakemler naylon eldiven giyiyorlar. Niye? Çünkü kan ellerine bulaşmasın, benim gibi elinde kedi tırnağı çiziklerden içeri kan girmesin diye. Sınıfta da tabii böyle risk olabilir. İki tane insanın kanı birbirine karışabilir. Dolayısıyla öyle bir risk ortamıyla karşılaşmamak için bir beyin fırtınası yaparak ne gibi özel önlemler alınabilir? Bu özel önlemler hem HİV virüsü taşıyan, taşımayan çocuklarda yeni bir bilinç düzeyini oluşturmada nasıl bir fırsat yakalanabilir? Bunun peşinde olacak insanlar. O risk ortamından çocuklarını mahrum ederek onların öğrenmelerine mani olup bir takım şeylerin isimlerini ezberleterek onlara eğitim verdiklerini zannediyorlar. Bu zavallılıktan başka nedir?

TÇ - Birde bu konuyla ilgili yazınızda sadece HİV virüsü üzerinde durmamışsınız. Dışarıda, okulun kapısında satılan açık yiyecekler üzerine de eğilmişsiniz. Açalım mı?

TT - Onları da açalım. Bakın okul kapısının önünde simitlerdeki Hepatit-C den tutunuz, servis otobüsünde veya minibüsünde gelirken ki taşıdığı risklere varıncaya kadar yüzlerce riskle beraber çocuklar. Bunların tamamından yalıtmak, tamamından korumak diye bir şey söz konusu olamaz. Bir kere anne babalar şunu anlamalı ki eğitim denilen şey, kontrol edilemeyen, taşınamayacak, öldürücü, yaralayıcı, zarar verici riskleri, katlanabilir ve dolayısıyla birer eğitici araç haline dönüştürme sürecinden ibarettir. Okul bunun yeridir. Yoksa okul, Himalaya dağlarının kaç metre olduğunun öğrenildiği yer değildir. Ona ihtiyaç olduğu anda çocuk kitaptan öğrenecektir. Bütün eğitmenlerin, tüm eğitim yöneticilerinin bunun farkında olmaları gerekir.

"Öyle işlerle benim başımı derde sokmayın, biz burada bir takım şeylerin isimlerini öğretiyoruz. Ondan sonra bir takım kağıtlar -diploma deniliyor- veriyoruz insanların ellerine. Evet mezun olanlar zavallı olarak buradan çıkıyorlar: Ondan sonra da anneleri, babaları veya tanıdıklarının peşinde koşuyorlar, ömür boyu ayrıcalık sağlanması için. Bunun için rüşvet alıp veriyorlar. Bunun için ahlaklarını bozuyorlar. Bunun için insanlık onurundan uzaklaşıyorlar" gibi şeyler düşünülüyorsa bu tabii bir felakettir. Bu felaketin farkına varmamızı istiyorum.

TÇ -O yazınızda dikkatini çeken en önemli sözcüklerden bir tanesi, bilim adamının kullandığı "kesin" sözcüğüydü. Oradan da, öncelikle lütfen bağışlayın, sizde bilim adamısınız ama, elektrik mühendisi olduğunuz halde, eğitim alanında inanılmaz bir şekilde kafa yormak, üretmek ve yazmak gibi çok güzel bir tavır içindesiniz. Bilim insanız ama salt o alanla sınırlı kalmayıp başka alanların sorunlarıyla da yakından ilgileniyor yaşamı bir bütün olarak ele alıyorsunuz. Eğitimin sorunlarıyla ilgilisiniz ve farklı alanlarla ilişkiler kuruyorsunuz, çok şeyle ilgilenip iletişim içine giriyorsunuz. Böyle çok yönlü insan tipi üzerinde açılım yapabilir misiniz lütfen. Ben yazılarınızdan yararlanıyor ve güzel örneğim olarak bakıyorum size. İşte bunu da bir yaşam boyutunda ele alırsak söylenecek çok şeyler olmalı. Gerçi çok vaktinizi aldım, biliyorum ama…

TT - Önce bu kesinlik işini ele alalım. Doğrusu bu gün bana sorarsanız, "60 yılda sen ne öğrendin? Diye en kesin bildiğim şey, hiçbir şey bildiğimden emin olmadığımdır. Hiçbir bilgimin kesin olmadığından neredeyse eminim.

TÇ - Çok özür diliyorum, araya giriyorum çünkü, lütfen heyecanıma verin. Arkadaşlarıma da anlatıyorum. Çok etkilendiklerimi çevreme tekrarlarım hep. Sizinle YTÜ de yemek yediğimizde dikkatimi çok çeken bir şey vardı. Hangi sözcüğü kullanırsanız kullanın diyelim ki karınca, onunla ilgili derinlemesine bilginiz olduğunu gördüm. Bu beni çok etkiledi doğrusu. Çözümlerinizi de bu bilgi derinliğine göre yapıyorsunuz anladığım kadarıyla.

TT - Şuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu kesinlikten uzaklaşma, her birinin biraz derinliğine indiğiniz anda daha da kökleşmeye başlıyor.

TÇ - "Araştırma" sözcüğü de o anlamda bu açılımınızın içinde yer alabilir ...

TT - Orada yer alıyor. Bir şey hakkında ne kadar az şey biliyorsanız o konuda o kadar kesin yargılı oluyorsunuz. Bir şeyi ne kadar kurcalayıp da altına doğru inmeye başladığınızda her şeyin birbiriyle çok ilgili olduğunu, dolayısıyla öyle tek başına kesin olabilecek hiçbir şeyin olmadığını, her şeyin birbirine göre değişebilir olduğunu anlamaya başlıyorsunuz.

Çok kesin zannettiğiniz matematikten yola çıkıyorsunuz, orada bile üçgenin iç açılarının toplamına tanrı buyruğu gibi 180° olduğunu yıllar yılı ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite de belledik. Ben bunu hep 180° zannettim. Neden sonra öğrendim ki yahut farkına vardım ki, açılarının toplamı 180° olan üçgenler düzlem üzerine çizilmiş üçgendir. Peki düzlem üzerine çizilmiş üçgenler hangi üçgenlerdir? Yani düzlemler hangi düzlemlerdir? Bildiğimiz en yakın düzlem de su yüzeyinin düzlemi olduğu. Ama su yüzeylerinin de , ideal bir su yüzeyi dünyanın eğriliğini üzerinde barındırdığına göre o da düz değil, peki düz nerede bulunabilir? Uzayda acaba böyle bir şey bulunabilir mi? Eğer bulunabilmesi için sabit bazı noktalar tespit edip, onlara göre söylememiz lazım, düz dediğiniz şeyi. Madde dediğimiz şeyin, uzay zaman sürekliliğini eğdiğinin konuşulduğu ortamda düzlem dediğimiz şeyi tarif edecek kişi var mı ortada? Kimdir? Düzlem nedir? Hangi şey düzleme uymuyor? Leğen içindeki su mudur düzlem? Değildir. O dünyanın eğriliğini taşıyor. Çok ufak miktarda dahi olsa 180°den büyüktür. Zaten dünya üzerine baktığımızda iki tane boylam kutupta birleşiyor. Geliyor ekvator çizgisinde bir enlemi kesiyor. Orada bir üçgen oluşuyor. Mükemmel bir üçgen var orada. İki tane 90° var. Zaten o, 180° ediyor. Birde yukarıda 5° si var. O da 185° ediyor. Bu üçgen 185° iken hangi üçgen dünyada 180°dir? Efendim olmayan bir düzlem tarif edeceğim. O olmayan düzlem, olmayan noktalara göre köşeleri sabit olacak ki bu orada da "big bang" tan sonra patlamış hala bütün evren saçılıp gidiyor, "big bang" dan sonra sürekli genişleyen, hepsi hareket halinde olan bir evrenler topluluğunda sabit nokta diye bir şeyden söz ediliyor.

Sabit nokta neyin nesidir? Bize hep öğrettiler üçgenin iç açılarının toplamının 180° olmadığı, onun olmayan sistemde çizilmiş bir düzleme göre olduğunu anlıyorsunuz. İki nokta arasındaki en kısa uzaklığın doğru olduğu, hareket etmeyen sabit bir uzayda olduğu hareket etmeyen sabit bir uzayında olmadığı, ancak zihinsel olarak böyle bir şeyin olacağı, zihinsel olarak da ancak bildiğimiz şeylerin karşılıklarını zihnimizde canlandırabileceğimizi, olmayan bir şeyin zihnimizde nasıl canlandıracağını kimsenin bilmediğini, dolayısıyla buradan Ankara'ya veya başka bir yere uçakların hiçbir zaman en kısa mesafe olan iki nokta arasını birleştiren doğru gibi gitmediği onun yerine bir eğri boyunca gittiği dolayısıyla en kısa uzaklığın onların birleştiği doğru değil, başka bir eğri parçası olduğunu anlıyoruz. 9 kere 9un 81 olduğu sadece 10 tabanlı sayı sisteminde böyle oluyor.10 tabanlı sayı sisteminin dışında yüzlerce, binlerce sayı tabanı var. Belki de 12,5 tabanlı bir sayı sistemi de pekala yapabiliriz yada 14,7 tabanlı bir sayı sistemi yapabiliriz. O zaman değişmez doğru dediğimiz, kesin dediğimiz şeyler neyin nesidir? Ne doğrudur? Bunları kim, neye dayanarak doğru diyor da bunların üzerine yargılarımızı koyuyoruz. Şunu anlamamız lazım ki bilim bir tek sözcükte başlıyor. Ve orada bitiyor: (….mi?) dediğimiz zaman ve bunu söyleyen kim olursa olsun çoban, alim, cahil orada bilim başlıyor. "….dir" dediğiniz zaman ise bilim bitiyor. Ben dolayısıyla "araştırma" diye sürekli olarak kesin zannettiğimiz şeyin niye kesin olmadığının "merak" edilmesi konusunda, bir şeyin başka türlü nasıl olabileceğinin anlaşılmasına geliyoruz.

Bir örnek vermek istiyorum. Bu gün toplumda Ar-Ge konusu çok konuşuluyor. Herkes Ar-Ge den başka bir şey konuşmuyor. Ve bunu sorduğumuz zaman, Ar-Ge neyin nesidir, kim yapar bu Ar-Ge yi dediğimiz zaman, çok büyük paralarla devlet kurumlarının, araştırma kurumlarının yapacağı söylenir. Halbuki böyle baktığımız zaman bir ev kadını, ilkokul mezunu olmayan bir kadının ve küçük bir ücret alan kocasını bu ücretiyle evini nasıl geçindireceği konusunu merak etmesinin, bunun yollarını aramasının o Ar-Ge nin "Ar"ı olduğunu, 18 yaşındayken taşıyabileceği 160 kiloyu 40 yaşında da aynı şekilde taşıyıp hayatını sürdürebilmesi için nasıl bir pozisyonda taşımasının omurgasına en az rahatsızlık verecek şekilde olacağının merak etmesinin "Ar" demek olduğunu, bunları uygulamaya koymasının "Ge" olan geliştirme olduğunu, bunu hissettiğimiz anda fabrikatörün veya sanayicinin ben işimi daha iyi, daha ucuz nasıl yaparım diye merak etmesini, kapısındaki güvenlik görevlisinin ben buraya hırsızları ve uğursuzları nasıl yaparsam uğratmam düşüncesini merak etmesinin araştırma demek olduğunu anladığınız anda Türkiye Ar-Ge ye gerçekten girmiş demektir. Yoksa devlet eliyle araştırma yapan insanlara para vermenin araştırmayla uzak yakın hiçbir ilişkisi olmadığını düşünüyorum. Bu bağlamda araştırma ve geliştirmenin ne demek olduğunu konuşmuş olduk

TÇ - Bilim adamının kullandığı "kesin" sözcüne gerçekten çok takılmıştım. Çünkü kanla diğer çocuğa virüs geçtiği an bilim adamının kesin sözcüğü nerede kalacak? İşin içine etikte mi giriyor? Ne dersiniz?

TT - Tabii, demin bahsettiğimiz üç boyutun bir tanesi de ahlaki boyuttu. Ahlak boyutunda özel bir ilgi alanına özgü olan kesimine de etik diyoruz. Tıp etiği, mühendislik etiği diyoruz. Ahlak dediğimiz şey de son derece göreceli Ama orada sağlam yerlere varmak zannederim ahlaki açıdan araştırma, yani ne yaparsam doğrudur? boyutuna gelir. Bütün canlılar dünyasına bakıyorsunuz sürekli olarak birbirlerini yiyerek varlıklarını sürdürüyorlar. O zaman biz de birbirimizi yiyerek mi varlığımızı sürdürmemiz lazım? En temel ahlaki soru buradan kaynaklanıyor. Kendimi nasıl doyurmam lazım? Çok karnım açıkınca sizi mi yemem lazım? Ya da evimde beslediğim bir hayvanı mı, sokakta yaşayan bir hayvanı mı, meyveleri mı, ağaçları mı? Nasıl besleneceğim? Sizinle olan ilişkilerimde hangi ilkeyi göz önünde tutarsam o iyi ahlak dediğimiz şey gelir. Biz var olmuş bir şeyin içinde varlığımızı sürdürmeye çalışıyoruz, başkalarını gözleyerek ne yapıyorlar? diye. Onlara da bakıyoruz, kendi varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Bunların içinde 1,2,3,4 tanesi değil bütün canlı, yarı canlı ve cansızlar dünyasında uygulanan belli metotlar var, varlıklarını sürdürebilmek için zayıf olan gidiyor, kuvvetli olan öbürlerini yiyor. Fakat bu arada bakıyorsunuz kuvvetli olan hayvanlar hiçbir zaman egemenlik kurmak, başkalarına kendi doğrularını benimsetmek için öbürlerini avlamıyor. Sadece kendini doyurabilecek, varlığını sürdürebilecek olan kısmı kadarını yiyor, avlıyor. Ondan sonrasına dokunmuyor. İnsana bakıyorsunuz bütün cabası kendi doğrularını başkalarına benimsetmek ve başkalarına benimsettikten sonra onlardan sağlamış olduğu katma değerle daha rahat yani doğanın dışında yaşam yollarını keşfetmek. Ahlak diye de bu yöntemin başkalarınca benimsenmesini kabul etmiş, öyle tanımlamış.

Dolayısıyla burada bize yol gösterici bir ahlak ilkesine ihtiyaç var. Birlikte yaşamanın ahlakı acaba ne olması lazım? Burada bütün dinlerin, bütün felsefecilerin peşinden koştuğu yerleri tartışmaya geliyoruz. Tabii o bireysel olarak kendi felsefesini yapacak.

Ben doğrusu şöyle bir temel ilkeye getirip bağlıyorum. Ama onu söylemeden önce de örnek vermek istiyorum. Örneğin ufak çocuklara yemekte görgü kurallarını verirken yüzlerce şey söyleriz. Ağzını şapırdatma, yemek yerken ağzının içini gösterme, çok ses çıkartma, etrafa sıçratma. Bir şey keserken şöyle yap gibi… Hepsiyle bir tek şey söylersiniz aslında. Başkasını iğrendirme. Ondan sonra konu başka bir alana geldiğinde veya hayvanlara geldiğinde yine onlarca, yüzlerce nasihatte bulunuruz. Kuyruğunu, kulağını, bıyığını çekme, dövme, atma, yakma, kuyruğuna teneke bağlama gibi… Esasında söylediğimiz yine bir tane şeydir. Hayvanlara zarar verme. Bitkiler içinde; çiçeği kopartma, bitkiyi dibinden eşme, bitkiye zarar verme. Bütün bunları topladığımız zaman hepsi tek noktadan geliyor. Zarar verme. Bu acaba ilke olabilir mi? O zaman bir nokta adı açıkta kalıyor. Peki bütün bunlara zarar vermezken benim etrafımda bana zarar verebilecek olan şeyler var. O halde eksik olan tarafı şöyle tanımlıyorum. Kendine zarar verme. Kendine zarar verilmesini de önle. O halde ne zarar gör, ne zarar ver. Bu ikisini birlikte yaşamaya çalış. Dolayısıyla zarar verme deyip de başından öznesini kaldırdığınızda yani şuna buna zarar verme değil de, hiçbir şeye, kendine de dahil zarar verme dediğimiz zaman bence iyi bir ahlaki ilkeye varmış oluyoruz gibi. Bundan da çok emin değilim. Böyle olabilir ya da olmayabilir. Başka koşullarda baka şeyler olabilir.

Eğitimle niye ilgileniyorum diye baktığınızda, başkasının eğitimiyle değil esasında kendim öğrenmek için, acaba bu işi nasıl yaparım? nasıl öğreniyorum? Kendi verimimi artırmak için merak ediyorum bunu. Kendim öğrenmek için, bu işin doğrusunu merak ediyorum. Kendiliğinden geliyor. Doğrusu okul kurumundan epey zarar da gördüm. Bunu da açıkça söylüyorum.

TÇ - Kitap kapağınızda Einstein'in bir sözü vardı.

TT - Evet Einstein'in bir sözü var. "Okul daima öğrenmenin karşısında en büyük engel olmuştur" diye. Okuma, yazma ve dört işlem, bunu ilkokul 2., 3. sınıfa kadar orada öğrendim. Bunu yadsımıyorum. Başka şekilde öğrenir miydim? Belki öğrenirdim. Bilmiyorum. Ben onları orada öğrendim. Ama onun dışındaki şeylerde doğrusu bende olumlu etkileri olmadı okul kurumunun. Onunda nedenini şimdi anlıyorum. Demin üstünde durduğumuz sebepten dolayı. Yani okul kendi doğrularını bana öğretmek istediği için. Ben tesadüfen birisiyle tanıştım. Hayatımda rastladığım en ilginç insanlardan birisiydi. Bir bilgisayar firmasının kurucusuydu. Tanıştığımızda 1986-87 yıllarında CDC diye bir firması vardı Amerika'da. Emekli öğretmenmiş. Bu şirketi kurmuş. Biyografisini yazmış. Bana hediye etti. William NORRİS adında birisi bu. Kitabın başına şöyle yazmış. "Herkesi toplu olarak kuzeye doğru gidiyor görsem, içimde güneye doğru gitmek için dayanılmaz bir arzu duyuyorum." Bana bir biyografi yaz deseydiniz kendi hakkımda belki sadece bu cümleyi yazabilirdim. "Başkalarının toplu olarak doğru gördüğü şeyler bende müthiş bir isyan duygusu oluşturuyor." Yani niye öyle? Başka türlü olamaz mı? Diye. Doğrusu bu öğretme işinin bu kadar yaygın olarak böylesine üzerinde durulması bende bunu araştırmaya, bir tepkiye yol açtı. Bunu da yazma işini başkalarına bunu belletmekten ziyade başkalarından geri besleme alarak acaba bu düşündüklerimde nereler eğridir, diye bir merakın sonucunda ortaya çıkıyor. Yoksa başkalarına bir şey öğretmek isteğinden, ihtiyacından değil.

TÇ - Sorulacak çok soru, konuşulacak çok konu var. Devamını dileyerek teşekkür ediyorum.

TT - Başka bir zaman başka bir konuda söyleşi yaparız.

TÇ - Tekrar teşekkürler…

Söyleşinin üçüncü ve son bölümü için tıklayın.

Öğr. Gör. Tülay Çellek - 2.10.2003/6.10.2003 - İstanbul
YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi (SANTAS)
e-posta: tcellek@yildiz.edu.tr 


netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)


Yorum Ekle Yorumları Listele
150. Sayı önceki yazı 150. Sayı sonraki yazı
Yazarın Önceki Yazısı Yazarın Sonraki Yazısı
Her hakkı saklıdır. All rights reserved. netyorum.com © 2000-2005 İstanbul-Türkiye