| Önsöz | Arama | Üyelik | Sohbet | Alış-Veriş | www.netyorum.com   
Ajanda
Seçtiklerimiz
Arşiv
Yazarlar
Yorumlar

Bölümler

Köşe Yazıları
Teknoloji
Sanat
Soru & Cevap
Dostluk & Sevgi
Eğlence
Geçmiş Zaman Olur ki

Konular

Sinema
Müzik
Kitap
Sözler
Oyunlar
Ürünler
Mekan
 
 
Reklam Fiyatları

İzleyici Mesajları

Elektronik posta :
bilgi@netyorum.com

 
 
Bu sayfayı arkadaşınıza göndermek için tıklayın.

 
 
Açılış sayfası yapmak için tıklayın.

Sık kullanılanlar listesine eklemek için tıklayın.

 

Eski Sayıları

16.12.2003 Tülay Çellek - netyorum.com / Sayı: 150

TINAZ TİTİZ İLE EĞİTİME VE YAŞAMA BAKIŞ - 3

Söyleşinin ikinci bölümü için tıklayın.

Başta da yazdığım gibi bir aksilik oldu söyleşiyi yinelemek zorunda kaldık. Ne kadar üzüldüğümü anlatmak ne sözcüklerime, ne sayfalarıma sığacak. O yüzden noktayı koyup yapmak istediğim açıklamaya geçeyim. İlk konuşmanın sorunu birinci kasetteydi. İlk konuşmanın devamı olan İkinci kasette çok güzel konuşmalar olduğu için ikinci konuşmamızın içine koymak gereği duydum. Büyük bir memnuniyetle…Bu konuşmalar zaten bir hafta ara ile olmuştu. Güzel bir yolculuk daha, hep birlikte… Tabii ki konu eğitim ve sorunları… Ezber eğitim…

TT - Vücudunda herhangi bir yolla kinetik enerji biriktirmiş bir çocuğun mesela koşarken veya kayak yaparken herhangi bir yolla, sörf yaparken biriktirdiği kinetik enerjisini yuvarlama enerjisi haline dönüştürmeyi öğrenemezse, takla atmayı öğrenemezse bu biriken enerji onun adalelerini koparabileceği ya da kemiklerini kırabileceği gerçeğini öğrendiği için takla atmayı veya yuvarlanma enerjisine çevirmeyi öğrenmeyi gerekiyor. Yoksa basit bir hareketi yapmasını istendiği için değil., beden eğitimi dersinde.

TÇ - Siz bu örneği verirken "ilişki" sözcüğünü not aldım. Farkındasınız sizde. O Fizikle, Beden Eğitimi dersi arasında öğrencilere ilişki kurularak ders verilmiyor. Ben bunu A. Güzel Sanatlar Lisesinde idarecilik yaparken yoğun yaşadım. Fark ettiğim ve gözlemlediğim bir şey vardı. Kültür dersleriyle sanat dersleri arasında öğrenciler ilişki kuramıyorlar. Halbuki orası Anadolu lisesiydi. Bir yıl hazırlık okunuyordu, dünya sanat literatürünü takip etsinler diye. Hazırlık bu amaçlıydı. İngilizce öğretmenlerine dedim ki çeviri yaptırıyorsunuz öğretmek için, ama bu çeviriyi sanat kitaplarından yaptırın ki öğrenciyi ilgi alanına çekin. Dolayısıyla ilişki kursunlar kültür dersleriyle sanat dersleri arasında. Hayır müfredat böyle olmadığı mazereti getirildi. Ama bir tek öğretmenimiz çevirileri sanat kitaplarından yaptırdı. Ve öğrencilerin ilişki kurmalarını sağladı. Sevilen bir öğretmendi. Nedenlerinden biri bu olsa gerek. Eskiden fizik kitabında ses, kimya kitabında ise renk konusu varmış kaldırılmış. Ama bizim A. Güzel Sanatlar Liseleri için bunlar gerekiyor. Fizikle sesin ilişkisi; iki konu arasındaki bağlantıyı bilmeleri gerekiyordu ama çocuklar fizik dersiyle müzik dersini birleştiremediler. O ayrı, diğeri ayrı kaldı.

TT - Ne kadar önemli ki demin ezbersiz eğitim paketini konuşuyorduk. Onun parçalarından biri de "Senaryo Temelli Eğitim". Senaryo temelli eğitim dediğimiz şey, yaşamın kendisi. Yaşamda fizik diye, müzik , kimya diye diğerlerinden soyutlanmış bir şey görmüyoruz. Bunu tamamını, bütününü görüyoruz. Tamamının içinde yaşıyoruz. Bir arabaya bindiğiniz anda fizik var. İçinde para ilişkisi dolayısıyla aritmetik var. İçinde müzik dinliyorsunuz. İçinde sigara dumanı veya egzoz dumanı dolayısıyla belki biyoloji var. İçinde yaşamın bir çok noktası, bir çok yüzü var. Bu yüzleri birbirinden koparttığınız an bu aynen şuna benziyor, bu gün çok keyifle yediğiniz bir yemeği içindeki malzemeleri ayırsanız ve tek tek verseniz ondan sonra da bunu pişirme dediğimiz şeyinde karşılığı ısı enerjisi, sonra da sıcak su içseniz üstüne, bu yemekten aldığınız zevkle besleyicilik olabilir mi? Olamaz. Kahveyi, kahveleri çiğneyip üstüne sıcak su içseniz olabilir mi? Olamaz. Bunu biliyoruz. Böyle birbirine parçalamamayı, süreçleri parçalamamayı yaşamımızın çok önemli bir ilkesi yapmışız da niçin yaşamın kendisi olan eğitimi, süreçleri parçalayarak çocuklara vermeye kalkıyoruz? Bu hangi akla hizmettir. Bunu eğitimciler nasıl olurda düşünmezler. Yani doğrusu zaman zaman bana söylüyorlar. "Senin eğitimcilere çok eleştirin var" diye. Evet bunu itiraf ediyorum. Saklamıyorum da.Yani bu büyük olumsuzluğu birilerinin akıl etmesi gerekiyor. Bunu eğitim fakülteleri nasıl olur da edemezler? Nasıl olurda kendilerine öğretilen şeylerin doğruluğundan bu kadar emin olabilirler? "Efendim, ben böyle kolay öğretebiliyorum" diye bütün olarak parçalanmaması gereken şeyleri parçalayarak öğretmek hangi akılsızın aklına gelmiş bir yöntemdir. Bunu hala biz nasıl sorgulamayız?

TÇ - Ama Türkiye'de sadece eğitim fakülteleri sorunu da yok Başka şeyler de var. Örneğin farklı amaçlı okullardan mezun olup, pedagojik formasyon almadan üniversitelere gelip işte sizin biraz önce bahsettiğiniz tamamen kendi kişiliğini öğrenciye geçirmek, devam ettirmek gibi yöntemlerle dünyadan aldığı çağdaş anlayışlar, sistemler olsa bile uygulamada çağdışı yöntemlerle yaşama geçiriyorlar. Bir de bu boyut var Türkiye'de. Ama bir de şu var. Sizin yapıklarınıza baktığımız zaman düşünen bir insan olarak karşımıza çıkıyorsunuz. Galiba fakülteden öte bir şey bu. Siz bildiğim kadarıyla elektrik mühendisisiniz. Fakat eğitim alanında oldukça araştırmalarınız ve çalışmalarınız var.

TT - Çok haklısınız. Burada tek suçlu olarak esasen sadece eğitim fakültelerini görmemek lazım. Belki Türkiye'nin eğitim konusunda düşünen, taşınan söyleyen, bunları eleştiren insanlara ihtiyaç var. Ama Eğitim Fakülteleri de tabii belki böyle role en yakın insanlar olması gerektiğini düşündüğümüz için, bu isyanım oradan kaynaklanıyor.

TÇ - Başrol… Buna kesin katılıyorum. Sadece alternatif getirdim. Her yöne bakmak gerek diye. Yoksa ben de sizin gibi düşünüyorum bu konuda.

TT -Şurada kulluktan yurttaşlığa 75-80 yıl önce ancak geçebilmiş insanlar olarak, bu konularda daha hızlı daha derin düşünüp irdelemeye, herhalde buna 700 yıl önce geçmiş Anglosakson toplumuna göre 20 defa daha ihtiyacımız var. O toplumlar bu tür sorunlarını seçkinlerini çok yönlü düşündürerek halletmişler. Ama biz hala padişahımızın kulu gibiyiz. Şapka da giysek, kravat da taksak, padişahımızın kuluyuz henüz. Biçim değişti ama içerik olarak aynıyız. En önemli yerlerde, "ne düşünüyorsunuz?" dendiğinde, "siz ne emrederseniz onu düşünüyoruz." diyorlar.

TÇ - Ama bir yanı da, söylemezse hala başı uçabiliyor, yollanıyor yani.

TT - Ufak bir azınlık olsa oturup birilerinin bu işin bayraktarlığını yapması gerekiyor. Ben 70 milyondan ezbersiz eğitimin bayraktarlığını yapmasını beklemiyorum. Hiç olmazsa on kişi çıksın istiyorum.

TÇ - Çıkmaz mı? Şöyle tavırlar olduğu sürece nasıl çıkar? Ya da nasıl çoğalır? Örneğin birisine bir dersin organizatörlüğünü veriyorsunuz. O da şunu söyleyebiliyor. "Benim gibi düşünlerle bu dersi götüreceğim, farklılıkları kabul etmiyorum." Üstelikte bakıyorsunuz bunu söyleyenin eğitimle ilgili araştırması, birikimi, yazıları ve en önemlisi pedagojik formasyonu yok. Salt kendi okulunda öğrendiği yöntemde kalmış, bir başka yerden alıntılanan çağdaş sistemin, anlayışın içinde uyguladığı yöntem ciddi şekilde tartışılır. Hani bilirsiniz söylemle eylem çoğu kez farklıdır. Farklılığı kabul etmediğinizde ise o ders tek boyutta olmayacak mıdır? Farklılıkları dışarıda bırakan ne denli başarılı olacaktır? Daha önce de bahsettiğimiz gibi yöntem olarak bu güne hitap etmeyen bir organizatör dersi koordine ederken farklı olan, çağdaş yöntemleri uygulayan kişileri kabul etmeyecek ve yönetici tarafından da bu tek boyutlu tavır kabul görecektir. Mühendis olmak ayrıdır, mühendisliğin eğitimini vermek ayrı bir özelliktir. Sanatçı olmak ayrıdır, sanatın eğitimcisi olmak ayrı şeydir.

TT - Delikanlılık denen şeyi, tabii hem kızlar hem erkekler için söz konusu olan bir şey ve çok iyi anlıyorum. Belli yaşların fizyolojik gerekleri tarafından oluşturulan bir durum bu. Bunu ben iyi anlıyorum. Lise son sınıfla üniversite arasındaki yıllarda çok yoğun olarak bu delikanlılık yaşanıyor. Ve o esnada insanlar ailelerine, topluma, her türlü otoriteye başkaldırma, her şeyi sorgulamak gibi bir eğilim içinde oluyorlar. Bunu da anlıyorum. O yıllarda yoğun olarak bu delikanlılık yaşanıyor. Tamam, o esnada insanlar ailelerine, topluma her türlü otoriteye başkaldırma, her şeyi sorgulamak filan gibi bir eğilim içinde oluyorlar. Bunu da anlıyorum. Üniversitelerde genellikle ideolojik kavgaların temelinde böyle dürtüler de bulunduğunu, daha doğrusu bu olmasa bile bunun çok yardımcı faktör olduğunu biliyorum. Daha ileri bir yaşa gelmiş erişkinin çok yutkunup geçebildiği bir durum karşısında delikanlının, kız veya erkek, çok daha büyük, şiddetli tepkiler gösterdiğini görüyorum. Bunu anlıyorum. Ama anlamadığım bir şey; bu insanların yüzüne biraz sert baktığınız anda dahi tepki gösteren bu delikanlılık dönemindeki insanlar her gün kendilerine belli bir muamele yapılmış potansiyel suçlu muamelesi ve bu gün üniversitede yapılmaya devam ediliyor ve bu insanların hiçbirinin sesi çıkmıyor. Çıksın da boykot yapsınlar, camı çerçeveyi kırsınlar demiyorum. Ama ortak bir yolu ortaya koysunlar. Benim gördüğüm şu ki, işin farkında dahi değiller. Ne kendileri ne de anneleri babaları farkında. Nedir bu, potansiyel hırsız meselesi.

Kopya çeken insanlar olduğunu biliyoruz. Ömrümüz boyunca bunu gördük. Ama kopya çekmeyen insanlarda var. Kopya çekmeyen birilerinin başında da insanlar var, bekliyor. Bu çocuklar, sormuyorlar. "Hocam, öğretmenim benim başımda niye bekliyorsunuz?" Alacağı cevabı ben biliyorum. "Kopya çekmenizi engellemek için." "Kopya çektim mi?" "Çekmedin ama çekebilirsin." Amerika'nın yeni bir stratejisi var. Olmadan önce önleme diye. Yani bir gün siz benim başıma dert olabilirsiniz. Ben şimdiden sizin başınızı ezeyim de olmasın gibi… Bunu çok eleştiriyor insanlar. Bunun ondan ne gibi bir farkı vardır? "Siz kopya çekmediniz, bu güne kadar da ben sizin hiç kopya çektiğinizi görmedim. Ama çekebilirsiniz. Bu sınıfta başkaları da yapıyor. Sen de yapabilirsin. Sen potansiyel suçlusun."

İşte buna saklı içerik diyoruz. Yıllarca bu düşünceyi gizliden gizliye enjekte ediyoruz. Dokularına işletilmiş bir çocuk, yarın öbür gün hangi meslek sahibi olursa olsun, birlikte çalıştığı, yönettiği ya da yönetildiği insanlardan güven bekleyebilir mi veya güven gösterebilir mi? Böyle insanları biz zihinsel olarak soykırıma tabii tutuyoruz. Ama öbür taraftan güven olarak da soykırıma tabii tutuyoruz. Kendine güvenmeyen, riskle karşılaştırılmamış, dolayısıyla beceriksiz, korkak, zihinsel olarak bütün yaratıcılığı kaybettirilmiş, her türlü sorunla başa çıkma özelliği yitirilmiş, öldürülmüş ama sanki dışarıdan cereyan verilerek elleri, kolları hareket eden bir takım insanlarla karşı karşıyayız. Dünyada bunun örnekleri var. Zorla insanlara bir şey itiraf ettirip onun suçlu olduğuna ikna edip, kişiye on bin kez arka arkaya "ben suçluyum" diye yüksek sesle bağırtıp önce inanmadan sonra yavaş yavaş ikna olarak, sonunda hiç kuşkusu kalmadan kendisinin aşağılık bir yaratık olduğunu, kendi bildiklerinin hepsinin zararlı olduğunu, ancak kendisine yeni ezberletilecek edilen doktirinin doğru olduğunu, o ideolojiyi benimserken arınacağına inandırılmaktan daha beter ne olabilir? Bunu hangi ideoloji adına yaparsanız yapın bu bir rezalettir. Bu korkunç bir şeydir. Din adına yapsanız olamaz. Başka bir şey içinde olamaz.

TÇ - "Gülün Adı"na gittiniz mi? Aynı şey. Ya da "Amen" filmine gittiniz mi? "Schindler'in Listesi"ne gittiniz mi? Amen de aynı konuya din adamlarının nasıl kayıtsız kaldığının yönünü işleyen bir film. Bir de "Piyano" var

TT - Böyle isyan ediyor insan. Bunun sorumlusu olarak kimse üstüne alınmıyor. Ama burada herkesin alabileceği sorumluluklar var. İlkokulda öğretmenlik yapan benim elimde ne var ki diyen öğretmenden üniversitedeki dekan, rektöre, bölüm başkanına varıncaya kadar şu söylediğim noktadan başlayabilir bu iş. İllaki oturup bir paket olarak ezbersiz eğitimin yüzde yüzünün uygulamasını beklemiyoruz. Ama en basiti insanlara siz potansiyel suçlu değilsiniz. İçinizde suç işleyen varsa bunlar hırsızlık yapıyorlar. Onlara bir kere bunun farkına vardıralım. Çünkü bir bölümü hırsızlık yaptığının farkında değildir. Bir bölümü bilerek yapıyordur. Kasıtlı yapıyordur. Onları oluşturacağınız sosyal ortamla, sosyal baskı sitemiyle kontrol etmeye, minilize etmeye çalışalım. Ama geri kalan hırsızlıkla ilgisi olmayan insanlara potansiyel suçlu muamelesi yapmayalım. YÖK le ilgili tartışmalarda, en önce insanların sahip olmaları gereken en temel özgürlükleri hiç gündeme getirmeyen konular ele alınıyor. İdari anlamda kim kime bağlı olacak, kim seçilecek, kim egemen olacak? Sorularının üzerinde duruluyor. Beni hırsız yerine koyan şimdiki ya da gelecek olan; beni ne alakadar eder?

TÇ - Yönetim, eğitimsel yönetim çok önemli. Böyle insanları yönetmek, biraz önce örneklediğimiz insanları yönetmek daha kolay olduğundan sorun oradan kaynaklanıyor.

TT - Tabii, kesinlikle. Onun için yapılıyor zaten. Farklılıkları yönetmek çok zor.

TÇ - O zaman okullardaki yöneticilerin yapılarının önemi çok ön plana çıkıyor. Çünkü etrafındaki insanları ona göre organize ediyor. Ya nitelikli, iyi insanlar organizede yer alıyor ya da demin dediğiniz gibi laf dinleyen, niteliksiz iltifatçı insanlar oluyor ki o zaman o kurum gelişemiyor. Ama söyleme bakıyorsunuz harika, fakat eyleme bakıyorsunuz tam tersi.

TT - Bir ara ben bilgi toplumu ya da bilişim sektörüyle ilgili bir gazetede haftalık yazılar yazıyordum. "İnsan Ne Yerse Odur" Kitabımdaki yazılar onların derlemesidir. Parantez içinde, bu kitabım en çok satılan kitaptır.

TÇ - Branşım gereği kitap kapaklarına çok takılırım. Dersimde öğrencilerime de kitap kapağı tasarımı yaptırıyorum. Bu arada kitap kapaklarınızdan da bahsedebilir miyiz?

TT - Bahsedelim. En çok satan kitap olmasının nedeni de kapağı nedeniyle.

TÇ - Nasıl bir kapaktı ve konuyla ilgisi neydi?

TT - O kitabın esas adı, "Bilgi Toplumu" ydu. Fakat onu yayınlayan İnkılap yayınevi aynı anda başka bir yazarın "Bilgi Toplumu" adlı ikinci kitabını yayınlıyor. Dediler ki "ya sizinkinin ya da öbürünün adını değiştirmemiz lazım. . Sizin kitabınızın içinde makaleler var. Değiştirmek daha kolay." "Tabii benimkini değiştirebilirsiniz." Dedim. "Ne koyalım adına?" dediler. Bende, "siz okuyucuya hoş gelebilecek hangisini düşünüyorsanız onu koyun." Onlar da bakmışlar, eski bir Zen deyişi var. "İnsan ne yerse odur." diye. Onu da ben bilgi toplumuyla ilgili olarak koymuştum. Yani hangi bilgiyi tüketiyorsanız, huysuz Virjin'i seyrediyorsunuz siz osunuz. Televoleyi seyrediyorsanız osunuz gibi. Öyle kastetmiştim. Profesyonel insanlar almışlar, ressama demişler ki bize bir kitap kapağı çiz. Yazarı Tınaz TİTİZ, yayınevi İnkılap kitapevi. Adı "İnsan Ne Yerse Odur" Ressam da, "burası yemek kitabı çıkartıyor herhalde" diye, bol yiyeceğin, tavuğun bulunduğu güzel bir sofra ve başında da pembe yanaklı, tombul bir adam çizmiş. Kitap bir çıktı piyasaya millet kapış kapış alıyor. Meğer yemek kitabı diye alıyorlarmış. Bursa'da bir konferans sırasında iki öğretmen konuşuyor. Ben de arkalarındayım, beni görmüyorlar. Biri diğerine, "yahu bu adam hep başka başka şeyler yazıyor. Bak buna da maydanoz olmuş, yemek kitabı yazmış." diyor. Çok satılmasının nedeni bu.

TÇ - Sizin www.tinaztitiz.com dan başka www.beyaznokta.org.tr diye bir sitenize daha girdim. Orada dikkatimi çekenlerden biri de, "deprem çantası" diye Türkiye'de bir çanta yerleşmişti. Orada baktım. "Bilim çantası" diye bir şey var. Çok hoşuma gitti. Biraz o çantadan söz edebilir miyiz? Bir de orada faaliyetler, projeler başlıkları vardı. Onlardan da bahsedersek yararlı olacağına inanıyorum. Bir de sorularımın arasında "soru sormak" diye bir madde var, çok önemsediğim. Sonra da ona geçebilir miyiz? Çünkü pek soru sormayan ülke olarak onu da gündeme getirelim.

TT -Bilim çantası işinin altında yatan hikaye şu. Bizim çocukluğumuzda, çocukların en çok arzu ettikleri şey sınıfını geçene bir hediye alınacak bu, ya bisiklet ya da kol saatiydi. Artık bu işler işportaya düştüğü için hediye niteliğini kaybetti. Elektronik saatler çıktıktan ve bisiklette ucuzladıktan sonra. Ayrıca kişisel gelişim açısından saatte, bisiklette önemlidir. Ama bu "merak" konusunun tetiklenmesine verdiğimiz önem dolayısıyla onun çok küçük ve çok büyükle ilişkisini kurabilecek olan, bir mikroskop ve bir teleskopun bir çanta içine toplayıp bunun bir hediye olarak verilmesi gibi bir proje çıktı ortaya. Onun da altında "Beyaz Nokta"nın kurucularından bir tanesi Erbil SERTER diye bir kişidir. Şu anda Türkiye'nin savaş gemisi tasarımı yapan nadir kişilerden hatta diyebilirim ki tek kişisidir. Onun bu merakının, böyle bir alana yönlenmesinin altında -ki uluslararası ölçekte tasarım patentleri var- dedesinin kendisine koleje giderken hediye ettiği model helikopter planı yatıyor. O da helikopteri yapmaya çalışmış. Oradan böyle tasarımcı olmaya gelmiş. Ve ben epey inceledim ki çocukluğunda aldığı bir hediye nedeniyle farklı boyuta gelen çok insan var. Dolayısıyla bu teleskop ve mikroskop hediye edilen çocuklardan biri, bir kaçı yarın öbür gün bundan dolayı bilim alanına yönelebilirler diye de bir proje çıktı ortaya. İyi kalite sayılabilecek teleskopla mikroskop ya tek ya da ikisi bir arada olarak çanta hazırlandı. İsteyenlere verdik. Epey satılmasına karşın tahmin ettiğimiz kadar da olmadı.

TÇ - Ama bir başlangıç olarak iyi. Hatta bir "sanat çantası" da olsa. Deprem, bilim, sanat çantası gibi olabilir. Gelelim soru sormaya. Bu konuda çok güzel yazılarınız var. Hem internette hem bilim teknik dergisinde.

TT - Bu, dilin bir sorun çözme aracı olarak kullanılmasıyla çok ilişkili. Gündelik konuşmalarımızın ne ifade ettiğini anlamanın en iyi yollarından bir tanesi TV haberlerini, TV tartışmalarını izlemek. Burada söylenen çok büyük şeylerin biraz dolgu malzemesi olduğunu görüyorsunuz. Bir yerde yazmadığım belki sizinle paylaşmak hoş olabilir bir anım var. 2 sene evvel Lütfi Kırdar kongre salonunda deprem konusunda bir panel yapılmıştı. Deprem konusunda hepsi uzman olan kişiler katıldılar. Tabii o zaman biraz daha gündemdeydi deprem konusu. Her deprem oldukça insanlar önemsiyorlar. Bu işi 7 tane deprem uzmanı konuştu. Sn. Ahmet IŞIKARA'da var içlerinde. Paneli çelik konstriksiyon firması düzenlemişti. Panelin yöneticisi olarak beni istediler. Görevim sadece paneli yönetmek, söz sırası vermek, başka hiçbir teknik katkım yok. Konu bu kadar güncel olunca dinleyicisi çok oldu. Paneli yaklaşık 3500 kişi izledi. 7 Kişi söyleyeceklerini söylediler. Sıra geldi soru, cevap kısmına. Onun içinde 20-25 dakika zaman var. Dinleyicilere şunu söyledim. "Sunumlar bitti. Sıra sizin sorularınızda ve bunlara verilecek yanıtlara geldi. Ama bir ricam var. 25 dak. Süreniz var. Burada 3500 kişiyiz. Bu süre az diye sorularınızdan vazgeçebilirsiniz veya kısaltabilirsiniz. Sizden ricam lütfen sorularınızdan vazgeçmeyin ve kısaltmayın. Aklınıza gelen ne varsa lütfen hepsini sorun. Panelistlerden ricam bir iki kelimeyle değil tam gerektiği şekilde cevap versinler. Arkasındanda biraz aralık verdim ki acaba insanların yüzü nasıl bir ifade alıyor? Diye. Herkes merakla bakıyor. 25 dak. İçinde 3500 kişi nasıl bu kadar ayrıntılı biçimde soru soracakta cevaplarını alacaklar diye. Yalnız bir iki ricam var. Tabii söylemeye dahi lüzum yok. 1.si bu soruları ve cevapları sırasında bilineni, malumu ilan etmeyin. 2.si kimseyi yermeyin. 3.sü kimseyi övmeyin 4.sü varsayımlarınız varsa onları söylemeyin. 5.si genellemeler yapmayın.

Yani soru sorma disiplininin temel noktaları bunlar. Bunlara dayanarak lütfen şimdi istediğiniz gibi soru sorun. Şöyle bir sessizlik oldu, 5-10 saniye kadar. Sonra ön taraftan biri kalktı, bunları yazılı mı sözlümü soralım ? Dedi ve tek soru da o oldu.

Doğrusu ben bunu oradaki insanların soru sormalarını engellemek için yapmadım. Ama şunun için yaptım. Uzun uzun ifadelerin içinde ya genellemeler ya yergiler ya dile getirilemeyen varsayımlar, hipotezler var. Bunlar söylenmeye başlayınca laf çok uzuyor. Ama bunları ayrı ayrı söylemeye başladığınızda işin şekli değişiyor. İnternetteki yazılarımdan bir tanesinde bir içerik çözümlemesi yöntemiyle ünlü bir gazete köşe yazarımızın bir gün yazdığı AB ile ilgili bir yazısını aldım. Ve kolon kolon yazıyı ayırdım. Yazıyı hiç değiştirmeden aynen noktasına, virgülüne kadar alıp yalnız veriler, varsayımlar, iddialar, sorular ve sonuçlar diye ayırdım. Hangi cümlesi hangi kategoriye giriyorsa o cümleyi o sütunun altına yazdım. Sadece yaptığım bu kadar. Ondan sonra toptan kelimelerini sayıp % kaçı veri, % kaçı soru, % kaçı varsayım. Ne kadarı ne? Bunları yazdım. Çok büyük bölümünün varsayım, büyük bölümünün sonuç olduğu yani varsayımlara dayanan sonuçlar olduğu ve sorunun % 5 ler civarında kaldığı ortaya çıktı. Dolayısıyla soru sormanın altında yatan şey budur. Doğru sorular sorabildiğimiz zaman sorduğumuz soru, kendi cevabını da içerir. Yeter ki uygun bir üslupla bunu sormuş olun. Uygun üslubun ne olduğunu içeren teknolojiye, soft teknoloji diyoruz.

Geçen gün TÜBİTAK ta bir arama konferansında bunları konuştuk. Teknoloji dediğiniz zaman hep elle dokunabilir şeyler konuşuluyor. Kahveden nescafe yapma teknolojisi, elektriği telsiz olarak iletme teknolojisi, bildiği yerde şu kadar bir şeyin içinde biriktirebilme teknolojisi. Enerjiyi pilin içinde biriktirme teknolojisi. Elle dokunabilir şeylerin nasıl yapılacağının yollarına hard-teknoloji denilebilir. Halbuki bunlar başka bir temelin üstünde duruyorlar. Bu alttaki temel olmadığı takdirde bu üsteki teknolojiler olmuyor. O alttakiler soru sorma teknolojisi, sorun çözme teknolojisi, ezberden arınma teknolojisi, değer ölçülerimizi değiştirebilme, onlardan kurtulabilme teknolojisi, zihinsel yetilerinizi fark edebilme gibi soft-teknolojiden elle dokunulmaz teknolojilerden geçiyor. Diğerleri transfer edilebiliyor. Parayla satılıyor. Lisans ücretiyle veriliyor. Soft-teknolojiler parayla satılmıyor. Sizin keşfetmeniz, sizin farklılığınızı yaratmanız gerekiyor. Soru sorma böyle bir teknolojiyi onunda kendine göre tekniğini ben "ardışık zenginleştirme metodu" diye metot olarak sitede yazdım.

Projeler içinde, www.kigep.com.tr adresinde, kişisel gelişim platformu dediğimiz bir proje var. Beyaz Nokta daha çok onunla uğraşıyor. Üniversite mezunu gençlere ve üniversite son sınıftaki gençlere eski iş paradigmasının sorgulanmasını, o konudaki ezberlerini yıkmayı ve yeni bir paradigmanın temellerini nasıl kurabileceklerini göstermeyi amaçlayan bir proje. 2 Günlük bir seminer ve 3 aylık birlikte çalışmanın destekleyicisi bir site. O site bunu tanıtıyor.

TÇ - Bilgisayarda hayatımıza çok girdi ve girmeli.

TT - Bilgisayar hakkında söylenen laflar çok hoşuma gidiyor. İşleri verimsiz yapmanın çeşitli metotları bulunabilir, bilgisayar kullanmak şart değildir!

TÇ - Ben işlerimi çok verimli yapmanın yolunu buldum, bilgisayar kullanarak.

TT - Doğrudur. Ama bilgisayar kullanarak işleri verimsizde yapabilirsiniz. Bilgisayarı nasıl kullandığınıza bağlı.

TÇ - Neye baktığıma bağlı. Oyun oynamıyorum. Bilgi aktarımı yapıyorum. Hem kendimden onlara, hem onlardan kendime.

TT - Bilgisayarla saat arasında hiçbir fark yok. Saati nasıl kullandığınız, telefonu, bilgisayarı nasıl kullandığınızla çok ilişkili. Dolayısıyla bilgisayar şimdi çok yüzeysel olarak chat yapmak için, yazıları yazmak için kullanılabilir. Bizim neslimiz yoğurt kağıdını, ucuz ambalaj kağıdını kullanan bir nesildi. Ona karbon kağıdını ters koyup bu yüzüne daktilo ile yazdığınız zaman hem yüzüne, hem arkasına çıktığı için koyu olmuş olur. Dolayısıyla onu ozalite çektiğiniz zaman ucuz yollu fotokopi yapmış olursunuz. Bizim neslimiz böyle yetiştiği için bilgisayarla yazı yazmanın ne müthiş bir avantaj getirdiğini bizim kadar kimse bilemez. Mesela yoğurt kağıdının arkasına karbon kağıdını koyan birisine daktiloda bir yanlış harf basmak ölüm demekti. Çünkü kağıdı çıkartacaksınız, iki tarafını da daktilo silgisiyle sileceksiniz. Tekrar yazacak, oradaki renk değişikliğini yok edecek şekilde kurşun kalemle, parmağın ucuyla o siyahı biraz dağıtacak, fazla siyahlandıysa yumuşak silgiyle silecek, diğer harfler bozulduysa tekrar üstünden …. gibi sonu gelmez bir şeydi. Şimdi del tuşuna bastığınız zaman bütün yazdığınızı silip yeni baştan yazıyorsunuz. Bilgisayarın bütün yeteneklerini kullanabilecek şekilde öğrenildiği takdirde müthiş bir araç. Ama öbür türlü kullandığınız takdirde ki bu gün bilgisayarı öyle kullanıyorlar. Yani bilgisayarı doğru kullanmıyoruz. O zaman para sarf etmekten başka bir şeye yaramayan araç haline dönüşüyor.

TÇ - Halbuki eğitimde çok büyük yeri olmalı bence. Ben derlerimde de çok iyi kullanıyorum. Daha doğrusu öğrencilerim çok iyi kullanıyorlar Grafik Tasarım dersimde. Tek sıkıntımız bilgisayarın sayı olarak az olması.

TT - Evet eğitimde çok iyi kullanılmalı. Bilgisayar destekli eğitimin ne demek olduğunu biliyoruz. Gerçekten iyi kullanılabildiği takdirde en ücra köşede, yani dersliklerin, okulun olmadığı, öğretmenlerin bulunmadığı yerlerde bile müthiş imkanlar sağlayabilin bir şey. Hele internet daha da muazzam imkan getirdi. Türkiye'nin internetle bilgisayarı yeniden keşfetmesi gerekiyor.

TÇ - İşte dönüp dolaşıp öğrenmekle, öğretmeye geliyoruz. İster bilgisayar kullan, ister kalem kullan hepsi aynı şey.

TT - İnsanın bu tavrına, "öğrenilmiş çaresizlik" diyoruz. Ona sen bir hiçsin, ben sana öğretmezsem öğrenemezsin hastalığından insanları kurtarmamız gerekiyor. İşte kigep dediğimiz kişisel gelişim programında gençlere bu hatırlatılıyor. Orada bir şey öğretmiyoruz. Sadece insanlara öyle olmadıklarını hatırlatıyoruz. Ve bunu insanlar hayretler içinde görüyor, hatırlayabiliyorlar.
İnsanlar evrenin vermiş olduğu büyük hediyeyi yok edemiyorlar, donduruyorlar sadece. Tekrar bunu ısıttığınız takdirde harekete geçebiliyor. Don çözülebiliyor, değiştirilebiliyor. Ama değiştirdiğiniz şeyin yerine ne koyacağınız daha doğrusu koymuyorsanız sade buzu çözüp bırakıyorsunuz. Doğal olarak insanların neye ihtiyaçları varsa onları çok kolay öğrenebiliyorlar. Dolayısıyla şunu keşfetmek gerekiyor. Sosyal düzen kurmak açısından insanlar bu ortak doğruların onlara belletilmesi gibi bir inanç var. Ben buna inanmıyorum. Bütün hayvanlar kavga gürültü ediyormuş gibi görünüyor. Esasında hepsi bir alan yaratıp o alanın işine kimseyi sokmamak veya o alanda egemenliğini korumak için yapıyor. İnsanlar ise egemenlik savaşlarını kimseye yaşam alanı bırakmamak üzere inşa etmiş durumundalar. Aramızda çok büyük fark var. Dolayısıyla hayvan diye aşağıladıklarımız kendine yaşam alanını yaparken sizin yaşam alanınızı gözeterek bu işi yapıyor. En şiddetli hayvan kavgalarında tahrip etmeye değil, onu oradan uzaklaştırmaya dayalı olarak, hala ısrar ederse kademe kademe yaptırım uygulayarak oradan def etmeye bunların hiç biri çare olmazsa onun yaşamını tamamen silmeye, öldürmeye gidiyor. Hayvanlar arasındaki şey, ya kendi varlığını sürdürmek için yiyebileceği, tüketebileceği kadar bir zayıf mahkumun avlanmasını ya da kendi cinsinden birisinin kendi yaşam alanının dışına hafifçe itelemesi ve ona zarar vermeden onun varlığının sürdürülmesi, itelenmesi şeklinde cereyan ediyor. Hayvanlardan öğreneceğimiz çok şey var.

TÇ - Evet bende bir şeyi saptadım. Uzun süre MEB de çalıştım. Sonra üniversiteye geçtim. Gördüm ki varolmak üretmekten değil, karşınızdakini öldürmekten geçiyor. Biz bunu üretmeye, yaratmaya çevirdiğimizde işi çözümleriz aslında. Birlikte bir yere gideceğiz. Bu da sevgi, dayanışma gerektiriyor.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

TT - Söylemek istediğim çok şey var. Bir şeyler söylemek için yazıyorum. Bunu keşfettim. O kapıdan kafasını uzatıp da "ağabey bir şey yazar mısın?" Diyen çocuk bana bunu hatırlattı ki bu içimizi dökmemizin bir yöntemidir. Ve yazdığımız zaman söylemekle arasındaki en büyük fark daha fazla tutarlılık gözetiyorsunuz. Yazmak tutarlılık gösterme disiplininizi artırıyor. Yazmayan insanın konuşurken daha az tutarlılık kaygısı oluyor. Yazmak, bir imkan yaratıyor. Bana bir alan yaratıyor. Çocuğu şimdi görsem hatırlamam ama o zamandan beri yazıyorum.

TÇ - Ben de bu söyleşilerden kitap yapmayı düşünüyorum. Onun için güzel bir söyleşi oldu. Aslında konuşacak çok şeyimiz var. Bir başka zamanda bir başka konuda devam edebiliriz.

TT - Neden olmasın? Kitap olması güzel. Ben teşekkür ediyorum.

TÇ - Teşekkürler

Öğr. Gör. Tülay Çellek - 2.10.2003/6.10.2003 - İstanbul
YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi (SANTAS)
e-posta: tcellek@yildiz.edu.tr 

* Ezbere Hayır Tınaz TİTİZ, İnkılap Yayınevi 1996
* Ezbersiz Eğitim "Yol Haritası" Tınaz TİTİZ, Beyaz Yayınları 1998
* Okulda Yeni Eğitim Tınaz TİTİZ, Beyaz Yayınları 2000
* Yabancı Dil Kargaşası www.tinaztitiz.com 20-08-2003
 


netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)


Yorum Ekle Yorumları Listele
150. Sayı önceki yazı 150. Sayı sonraki yazı
Yazarın Önceki Yazısı Yazarın Sonraki Yazısı
Her hakkı saklıdır. All rights reserved. netyorum.com © 2000-2005 İstanbul-Türkiye