|
16.02.2004 Fatoş Ünal - netyorum.com / Sayı: 154
SANA MEKTUP YAZDIM!
"Dostum,
Yanlış yaptım ve kaçtım. Belki inanmadığımdan, belki korktuğumdan. Şimdi beni
affet diyorum. Seninle korkularıma rağmen bir yaşamı paylaşabilmek için af
diliyorum."
Bu yüzyılda bir mektubun ne ifade etmesi gerektiğini sanıyorsunuz. Konuşmak için
binlerce yol olmasına rağmen konuşmayı reddettiğinizi gösteriyor olabilir mi?
Ben seneler sonra bir dostuma, beni affetmesi için bir mektup yazarken buldum
kendimi. Konuşamadığımız için mi? Beni dinlemediğinden mi? Benim kendimi
anlatamayışım yüzünden mi? Üstelik tam yazmaya başladığım anda kapımın
çalındığını söylesem ve mektubun gördüğünüz şekilde yarım kaldığını... 'Bu nasıl
bir ilahi tesadüftür' deyip tesadüfün üzerine mi atlardınız, yoksa...
Ben de öyle yaptım. Kocaman bir hiçbir şey olmamış gibi yapacağız yalanının
arkasından çıkıp mektubu eline tutuşturuverdim. Kendi el yazımla yazılmış
naçizane af dileğini. Sonra fark ettim ki, ona ilk defa ellerimle yazdığım bir
şeyi veriyorum. Öncesinde tabii ki, alışveriş listeleri ve vesaire dilekleri
yazılmış verilmişti eline. Oysa herhangi bir yerde, herhangi bir yazı görse
benim mi, değil mi diye tereddütte kalacak kadar bile yazımı tanımıyordu.
Elbette ben de onunkini. Yakın dostumun ve sevdiğimin el yazısını tanımadığımı
böyle fark ettim. Ne önemi var diye geçip gitmem gerekiyordu. Daha önemli
meseleler vardı. Detaylara takılmak huyumu alt etmem mümkün değil gibi konuyu
yine değiştirdim. O da değiştirdi zaten. Mektuba ilgi bile göstermedi. Sarılıp
neler olduğunu sorarken, acilen çişe gitmesi gerektiğini söyledi. Ben de acilen
banyonun ışığını açıp, yol gösterdim. Otomatiğe bağlanmış gibi 'bir kahve suyu
koyayım' dedim ve mutfağa geçtim.
Ne beceriksizce bir sunumdu denilebilecek bir sunumla, az sonra kahve servisinin
arasında sıkıştırdım ellerine mektubu. İtinayla açtı ve okudu. Herşeyi, her
şekilde nasıl söyleyebileceği geçti aklımdan.
'Af dilemeye gerek yok!'
'Mektubun sonu olacak mı?'
'Seni dinlemediğimi mi düşünüyorsun?'
'Bu konuyu konuşmayalım demiştim.'
Sanırım bunlardan birini söyledi. Hiçbiri benim duymak istediğim değildi (ki,
ben de ne duymak istediğimi bilmiyordum). Sonuçta, bir olayın ortasında yalnız
bırakıp kaçan, konuşmamayı seçen bendim. O benim seçimimi saygı göstermişti,
sıra bendeydi. Konuşmak istemiyorsa, konuşmayacaktık. Bu saygı sonrasında bizi
nereye götürür bilinmez. İlk konuşmama tercihimiz, bizi ilk acıtacak şey
olmayacaktı. Sonun başlangıcı gibi de gözükmüyordu. İçimi burkuyordu sadece.
Onun içinde olanların ne olduğunu tahmin bile edemiyordum. Çok kırılmış
olmalıydı. Çok kırıldığında kaçtığını bildiğim halde, beni anlamasını
beklemiyordum. Onun hak sahibi olduğu konularda, benim hakkım var mıydı?
Bu konu, konuşulmadan rafa kalkıyor. Arada laf kakmalar, kaktırmalar olacak. Can
acıtmak, unutturmamak, intikam hesabıyla değil. Ağız alışkanlığıyla, kaçamak
çözümün tatmin edememesiyle... Her neyse işte.
Şu anda, önümüzdeki birkaç saat için hiçbir şey olmamış gibi davranacağız. Sonra
da zaten yalandan da olsa arkadaş olamayacağımız için sahneden ineceğiz.
'Can acıtıyor!'
'Acıtsın, bunu hak ettin!'
Şeytana yüklemek bütün günahları! Hislerimize sığınamamaktan başka bir şey değil
bu. Çekip çıktığımda ne hissediyordum. Sen neler hissettin ben gittikten sonra?
Başkalarına karşı nasıl bir açıklama peşindeydin, ya da açıklamamak peşinde. Bir
ana neler yükledim kimbilir. Ya kalsam ne olurdu kimbilir. Sahi niye kaçmıştım?
Niye? Ben olduğum için mi?
Peki sen niye bana gelmiştin? Sahi niye gelmiştin? Ben olduğum için mi?
Ben bir adam...
Hikaye, zamansızlıktan çıkıp bir zaman kazanmaya başladığında korkulası bir hale
de dönüşür. Ne başlangıç, ne son elimizde olmadığından çoğu kez sorumluluğunu
almayız da, araları doldurmak sorumluluğu bizim olduğundan ağır gelir. Ben de
araları doldurmam gereken bir gün kaçıp gitmeyi tercih ettim. Bunu her zaman
yapıyor değilim. Birilerine her zaman yapıp yapmadığım konusunda hesap vermek de
istemem. En son 'zamanın onaramayacağı yaralar var' derken kendi yaralarımdan
bahsetmiyordum. En azından öyle sanıyordum. Şimdi bile kaçıp gittiğim bir günün
ardından, kendi yaralarımdan bahsetmek kolay gelmiyor. Öyküye yeniden dönmeye
gücüm var mı bilemiyorum. Yığınla sorulmuş soru bırakmıştım son sayfada.
Kimseden ses çıkmadı. Ve inanmayacaksınız, yılbaşı hediyesi gibi gelen bir
kitabın önsözünde bana hitaben "Soruların cevaplarını başka yerde aramamalısın.
Hepsi içinde!" sözünü görünce de çok şaşırdım. İlahi bir cevap değildi elbette
ki. Yazarın, kitabın içinden yaptığı bir alıntıydı. Ve maalesef terzide
diktirilmiş iyi bir takım elbise gibi 'cuk' üstüme oturmuştu.
Şimdi bir şarkı söylesem, "yeniden başlasın, burada kalmasın! bizim gibi
seven gönüllere yazık böyle ayrılmasın!" desem.
Devam edecek...
Fatoş Ünal - 1.12.2003
e-posta: unalfa@tnn.net
netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel
yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine
tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya
link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)
|