| Önsöz | Arama | Üyelik | Sohbet | Alış-Veriş | www.netyorum.com   
Ajanda
Seçtiklerimiz
Arşiv
Yazarlar
Yorumlar

Bölümler

Köşe Yazıları
Teknoloji
Sanat
Soru & Cevap
Dostluk & Sevgi
Eğlence
Geçmiş Zaman Olur ki

Konular

Sinema
Müzik
Kitap
Sözler
Oyunlar
Ürünler
Mekan
 
 
Reklam Fiyatları

İzleyici Mesajları

Elektronik posta :
bilgi@netyorum.com

 
 
Bu sayfayı arkadaşınıza göndermek için tıklayın.

 
 
Açılış sayfası yapmak için tıklayın.

Sık kullanılanlar listesine eklemek için tıklayın.

 

Eski Sayıları

16.02.2004 Fatoş Ünal - netyorum.com / Sayı: 154

SANA MEKTUP YAZDIM!

"Dostum,
Yanlış yaptım ve kaçtım. Belki inanmadığımdan, belki korktuğumdan. Şimdi beni affet diyorum. Seninle korkularıma rağmen bir yaşamı paylaşabilmek için af diliyorum."

Bu yüzyılda bir mektubun ne ifade etmesi gerektiğini sanıyorsunuz. Konuşmak için binlerce yol olmasına rağmen konuşmayı reddettiğinizi gösteriyor olabilir mi? Ben seneler sonra bir dostuma, beni affetmesi için bir mektup yazarken buldum kendimi. Konuşamadığımız için mi? Beni dinlemediğinden mi? Benim kendimi anlatamayışım yüzünden mi? Üstelik tam yazmaya başladığım anda kapımın çalındığını söylesem ve mektubun gördüğünüz şekilde yarım kaldığını... 'Bu nasıl bir ilahi tesadüftür' deyip tesadüfün üzerine mi atlardınız, yoksa...

Ben de öyle yaptım. Kocaman bir hiçbir şey olmamış gibi yapacağız yalanının arkasından çıkıp mektubu eline tutuşturuverdim. Kendi el yazımla yazılmış naçizane af dileğini. Sonra fark ettim ki, ona ilk defa ellerimle yazdığım bir şeyi veriyorum. Öncesinde tabii ki, alışveriş listeleri ve vesaire dilekleri yazılmış verilmişti eline. Oysa herhangi bir yerde, herhangi bir yazı görse benim mi, değil mi diye tereddütte kalacak kadar bile yazımı tanımıyordu. Elbette ben de onunkini. Yakın dostumun ve sevdiğimin el yazısını tanımadığımı böyle fark ettim. Ne önemi var diye geçip gitmem gerekiyordu. Daha önemli meseleler vardı. Detaylara takılmak huyumu alt etmem mümkün değil gibi konuyu yine değiştirdim. O da değiştirdi zaten. Mektuba ilgi bile göstermedi. Sarılıp neler olduğunu sorarken, acilen çişe gitmesi gerektiğini söyledi. Ben de acilen banyonun ışığını açıp, yol gösterdim. Otomatiğe bağlanmış gibi 'bir kahve suyu koyayım' dedim ve mutfağa geçtim.

Ne beceriksizce bir sunumdu denilebilecek bir sunumla, az sonra kahve servisinin arasında sıkıştırdım ellerine mektubu. İtinayla açtı ve okudu. Herşeyi, her şekilde nasıl söyleyebileceği geçti aklımdan.

'Af dilemeye gerek yok!'
'Mektubun sonu olacak mı?'
'Seni dinlemediğimi mi düşünüyorsun?'
'Bu konuyu konuşmayalım demiştim.'

Sanırım bunlardan birini söyledi. Hiçbiri benim duymak istediğim değildi (ki, ben de ne duymak istediğimi bilmiyordum). Sonuçta, bir olayın ortasında yalnız bırakıp kaçan, konuşmamayı seçen bendim. O benim seçimimi saygı göstermişti, sıra bendeydi. Konuşmak istemiyorsa, konuşmayacaktık. Bu saygı sonrasında bizi nereye götürür bilinmez. İlk konuşmama tercihimiz, bizi ilk acıtacak şey olmayacaktı. Sonun başlangıcı gibi de gözükmüyordu. İçimi burkuyordu sadece. Onun içinde olanların ne olduğunu tahmin bile edemiyordum. Çok kırılmış olmalıydı. Çok kırıldığında kaçtığını bildiğim halde, beni anlamasını beklemiyordum. Onun hak sahibi olduğu konularda, benim hakkım var mıydı?

Bu konu, konuşulmadan rafa kalkıyor. Arada laf kakmalar, kaktırmalar olacak. Can acıtmak, unutturmamak, intikam hesabıyla değil. Ağız alışkanlığıyla, kaçamak çözümün tatmin edememesiyle... Her neyse işte.

Şu anda, önümüzdeki birkaç saat için hiçbir şey olmamış gibi davranacağız. Sonra da zaten yalandan da olsa arkadaş olamayacağımız için sahneden ineceğiz.

'Can acıtıyor!'
'Acıtsın, bunu hak ettin!'

Şeytana yüklemek bütün günahları! Hislerimize sığınamamaktan başka bir şey değil bu. Çekip çıktığımda ne hissediyordum. Sen neler hissettin ben gittikten sonra? Başkalarına karşı nasıl bir açıklama peşindeydin, ya da açıklamamak peşinde. Bir ana neler yükledim kimbilir. Ya kalsam ne olurdu kimbilir. Sahi niye kaçmıştım? Niye? Ben olduğum için mi?

Peki sen niye bana gelmiştin? Sahi niye gelmiştin? Ben olduğum için mi?

Ben bir adam...

Hikaye, zamansızlıktan çıkıp bir zaman kazanmaya başladığında korkulası bir hale de dönüşür. Ne başlangıç, ne son elimizde olmadığından çoğu kez sorumluluğunu almayız da, araları doldurmak sorumluluğu bizim olduğundan ağır gelir. Ben de araları doldurmam gereken bir gün kaçıp gitmeyi tercih ettim. Bunu her zaman yapıyor değilim. Birilerine her zaman yapıp yapmadığım konusunda hesap vermek de istemem. En son 'zamanın onaramayacağı yaralar var' derken kendi yaralarımdan bahsetmiyordum. En azından öyle sanıyordum. Şimdi bile kaçıp gittiğim bir günün ardından, kendi yaralarımdan bahsetmek kolay gelmiyor. Öyküye yeniden dönmeye gücüm var mı bilemiyorum. Yığınla sorulmuş soru bırakmıştım son sayfada. Kimseden ses çıkmadı. Ve inanmayacaksınız, yılbaşı hediyesi gibi gelen bir kitabın önsözünde bana hitaben "Soruların cevaplarını başka yerde aramamalısın. Hepsi içinde!" sözünü görünce de çok şaşırdım. İlahi bir cevap değildi elbette ki. Yazarın, kitabın içinden yaptığı bir alıntıydı. Ve maalesef terzide diktirilmiş iyi bir takım elbise gibi 'cuk' üstüme oturmuştu.

Şimdi bir şarkı söylesem, "yeniden başlasın, burada kalmasın! bizim gibi seven gönüllere yazık böyle ayrılmasın!" desem.

Devam edecek... 

Fatoş Ünal - 1.12.2003
e-posta: unalfa@tnn.net


netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)


Yorum Ekle Yorumları Listele
154. Sayı önceki yazı 154. Sayı sonraki yazı
Yazarın Önceki Yazısı Yazarın Sonraki Yazısı
Her hakkı saklıdır. All rights reserved. netyorum.com © 2000-2005 İstanbul-Türkiye