|
16.03.2004 Fatoş Ünal - netyorum.com / Sayı: 155
"...HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK!..."
Pişmanlık duymadığınız bir şey yaptınız. Arada bir "acaba" diye soruyorsunuz
kendinize ve herşeye rağmen pişmanlık hissetmiyorsunuz. Doğruluğu ya da
yanlışlığını tartışmıyoruz dikkat ederseniz. Doğru var mıdır, hangi zaman ve
hangi şartlar altında doğrudur? Karşınızdakinin ısrarla sizi hatalı gördüğünü
düşünüyorsanız ne yaparsanız? Pişmanmış ve hatalıymış gibi görünüp, kendinizi
affettirmeye mi çalışırsınız? Yoksa ne olursa olsun der direnir misiniz? İlla ki
birinin geri adım atması gerekiyorsa, kim adım atmalıdır? Bu geri adımın değeri
nedir? Kimin daha çok sevdiğinin ispatı olabilir mi? Affetmenin, sevmeyle bir
alakası var mıdır? Daha çok seven, daha çok mu affeder? Kime sorsan illa ki bir
cevap alabileceğin bu sorular, niye zihninde yer kaplayıp durur? Hepimiz kendi
cevaplarımızın peşinde olduğumuz için olabilir mi?
Ben bir kadın...
Niye çekip gitti o gün hiç anlamadım. Dördümüz oturuyorduk. Deniz, Nuray,
Fatih ve ben. Kapıdan girdiğimiz andan itibaren, insanüstü bir çekicilikle bizi
etkisi altına alan Deniz'i takip ettik. Yarı giyinik haliyle bizi karşılaması,
alt etmeye çalışan ama küçük bir güç gösterisiyle alt edilecek acemi
tavırlarıyla şaşırtıcıydı. Medyaya fotoğraf vermemek için özel bir çaba
göstermese de, güncel fotoğraflarının hiçbir yerde bulunamayışı hepimizde onun
çirkin olabileceği fikrini uyandırmıştı. Oysa karşımızda bakışı, duruşu, gülüşü
bir anda çarpan bir kadın vardı. Gerçek bir kadın! Fatih'i ilk kez bir erkekten
öte görüşüm o anda oldu. Deniz, yarı giyinikti. Sanki hep yarı giyinik yaşıyor,
çıplaklığı giyinmekten daha doğal görüyormuş gibi karşımızdaydı. Nedense aklıma,
Fatih'le birlikte kaldığımız ilk gece sanki hep yaparmışım gibi soyunup
çamaşırlarımla oturmam geldi. O rahat tavır, benim üzerimde de bu kadar doğal
durmuş muydu acaba? Ya Fatih, ona bakarken benim ne kadar kadın olduğumu
düşünüyor muydu? Uzayıp giden sohbet sırasında, onlar arasındaki elektriği fark
etmem uzun sürmedi. Birbirini uzaktan uzağa kesen iki kedi gibiydiler. Yaşam
sahalarına girenin karşısında durup, bir direnç gösteriyorlardı. Hırlamaları an
meselesiydi, bir sessizlik olsa tısslamaları da duyulacaktı sankı.
Nuray ve Ben, Fatih ve Deniz bir müddet sonra konuların çevresinde birer ikili
olmuştuk. Kadın olmanın ne kadar etkisi oldu bilinmez. Bu ikili birden Fatih'e
karşı bir üçlüye dönüştü. Deniz, Fatih'i çıldırtacak yorumlarda bulunuyor; biz
de her ne akla hizmetse onun üstüne gitmesine yardımcı olacak tüyolar
veriyorduk. Üstelik ben bir yabancıydım, Deniz Fatih'e benden daha yabancıydı,
Nuray her an taraf değiştirebilecek bir cephede ikimize yabancı, Fatih'e
yakındı. Nispeten yani.
Deniz'in giyinmek için gittiği o anda, Fatih suskundu. Bir an o geri dönene
kadar hiç konuşmayacak sandım.
- Yine sinirlerim coştu galiba.
- Bunun farkında olman güzel. Benim adım Nuray'sa, bu kadın senin listene
girmeyecek istisna isimlerden biri.
- Lütfen o geri döndüğünde de bu anlamsız şeyleri eline koz olarak verme. Benim
için değil, Zeynep için hiç hoş bir tecrübe olmaz.
- Niye, Zeynep senin...
Ben yokmuşum gibi konuşmuşlardı. Oysa yok olan sadece Deniz'di. Galiba, ben
"arkadaşız" dediğim andan itibaren Fatih için sadece arkadaştım. Fatih onunla
girdiği ilk söz düellosundan itibaren Deniz'e kapılıp gitmişti. Aşamayacağını
sandığı dalgalara kapılıp gitmişti. Nuray, belli ki beni Fatih'e layık
görmediğinden, onun teknesini alabora etmeye çalışan tehlikeli bir fırtına gibi
üzerine gitmeye devam ediyordu.
O, döndü. Şimdi üzerinde rahat bir kazak ve pantolon vardı. Üzerindeki kadın
gücü kaybolmuştu. Nasıl demeyin, sadece bazı kadınların üzerindeki pırıltıyı
aldığınız zaman ne kaldığını düşünün. Fatih, artık ona karşı rahattı. Elektrik
de kaybolmuş gibiydi. Birden zihnimde "aşık mısın, aşık mıyım?" sorusu
yankılandı. Ben kendi kendime küçük bir hikaye içindeydim. Etrafta neler
olduğunu anlamam pek mümkün olmadı. Zaten hepsi bir anda olup bitti. Fatih hızla
toplanıyordu. Tek kelime bile etmedi. Yüzüme bile bakmadı. Sanki ben orada
yokmuşum gibi davrandı. Yine. Biz üçümüz Deniz, Nuray ve ben başbaşa kaldık. Bir
fotoğrafçı. Flaşlar patlıyordu. Nuray, Fatih'i tutmak üzere hareketlenmişken
Deniz ona yetişti. Nuray'ı tuttu. Hiçbir şey söylemeden tuttu. Fatih'in kapıdan
çıktığını gördüm, kapının sesini duydum. Öylece oturdum ve arkasından baktım
sadece. Sanki televizyonda oturmuş film izliyordum, müdahale etme şansım yoktu.
- Bırak gitsin. Onun tartışması kendiyle. Şimdi geri çevirmen onu daha zor
durumda bırakır.
- Sen onu hiç tanımıyorsun Deniz. Yapar bazen böyle şeyler, sakinleştirince
güler seninle birlikte. Hay allah deyip işine devam eder.
- Belki de onu tanımayan sensin. Yağmur yağarken kaçmak mı gerekir, yoksa
ıslanmak mı? Sen neyi tercih ettiğini söyle sadece.
Sonra oturup birlikte kahve içtiler. Ben yine yoktum. Aklım Fatih'le beraber
gitmişti. Niye olduğu konusunda fikrim yok. Gittiği yer konusunda da bir fikrim
yok. Sahi kızınca, üzülünce, sevinince nereye kaçar, nereye sığınırdı acaba? Kaç
günde öğrenir insan böyle kenarda köşede kalan ayrıntıları?
Ben bir mektup...
Birkaç saat sonra. Kapısının önündeyim. Kapıyı çalacağım. Muhtemel açılmayacak.
Ya da açılacak. Açarsa söylemek istediğim ne? Ya açmazsa kapısına bir not mu
bırakıp gideceğim? Kapının önündeyim hala. Elim bir türlü gitmiyor zile. Tokmak
işe yarıyor muydu? İki tok'luyorum. Cevap yok. Bir daha denesem... Bir tok, bir
tok, iki tok tok, bir tok daha! Bu sefer açılacak. Gerçekten de açılıyor.
Aralanıyor demek daha doğru. İçeriye başımı uzatıyorum. Kaçarcasına kapıyı
bırakıp gidişini görüyorum. Demek ki onun da henüz söyleyecek lafı yok. İçeri
giriyorum. Kahve kokusu geliyor. Kahve yapacak demek ki. Arada sanki bana bir
şey vermeye çalıştı. Benim midem bulanıyor. Başım sanki benim başım değil.
Anlayamadım ne olduğunu. İçerdeyim. Ya da değilim. Hangi kapıdan girince içeriye
girmiş olur insan?
Bir yudum kahve iyi gelecek diye kendi kendimi cesaretlendiriyorum. İlk defa
güçsüz duruyor karşımda. Ne söyleyeceğini bilmeden. Belki hep böyleydi, şimdi
fark ediyorum. Kahvelerin arasında elime uzanıp bir kağıt veriyor. Yarı buruşuk.
Bir şeyler karalanmış. Birkaç cümle. Çoğu yarım gibi. Kesin tanımıyla yarım
kalan bir mektup bu. Bana mektup yazmış. Kahve ne güzel kokuyor!
Yazmak kaçanların işi midir? Sözlerinin ağırlığından korkanların... İnsan
dostuna, sevgilisine "seninle konuşmaktan korktum, o yüzden yazdım mı" demek
ister mektup yazarsa? Ağzımdan çıkanı kulağım duymaz genellikle. Buna rağmen
yazmayıp konuşmayı tercih ederim. Çözüme kolay ulaşmayı sevdiğimden, hesaplar
tutmak istemediğimden. Hem ne olursa olsun, "söz uçar, yazı kalır!". Bu arada
fark ettim ki, el yazısını ilk kez görüyorum. Evet, evet ilk kez. İnsan
sevdiğinin el yazısını tanımaz mı? Bu devirde kaç soruluk cevap hakkımız vardır?
Almak adına, vermek adına değil. Cevap yok diyoruz sürekli ve zamanı geldiğinde
verilecek cevapları hep başkalarına saklıyoruz.
Peki biz şimdi kimiz? Neyiz? İlk gün niye gelmiştim sana? Sana gelirken yine
düstursuz, selamsız, sorgusuz gelebilecek miyim? Biliyorum, hiçbir şey eskisi
gibi olmayacak. İnsan en başında yetişebileceklerinin, anlayabileceklerinin,
anlatabileceklerinin sonsuz olduğunu sanıyor. Birden bir kaza olup yoldan
çıktığında olaylar, anlıyor ki bir yoldan çıkmaya kadarmış sonsuzluk! Ne kadar
sınır, ne kadar sinir
J
Fatoş Ünal - 10.3.2004
e-posta: unalfa@tnn.net
netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel
yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine
tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya
link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)
|