|
06.05.2004 Prof. Dr. İbrahim Ortaş - netyorum.com / Sayı: 156
ÜNİVERSİTE ÖZERKLİĞİ NEDİR?
Bilginin değer olarak toplumun refah düzeyinin yükseltmesinin ancak
yaratıcılık ile olabileceği ve yaratıcılığın da ancak özgür ortamda
sağlanabileceği belirtilmektedir. Eski deyimi ile filozofların bütün uğraşıları
özgür (özerk) ortamlar yaratmak olmuştur. Nedir bu özgür veya özerk üniversite
ortamı? Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre Özerk; ayrı bir yasaya bağlı olarak kendi
kendini yönetme yetkisi olan (kuruluş) muhtar, otonom. Özerklik ise; bir
topluluğun, bir kuruluşun kendine özgü yasalarla kendi kendini yönetme hakkı,
muhtariyet, otonomi. Veya “bir kişinin, bir topluluğun kendi uyacağı yasayı
kendisinin koyması” şeklinde ifade edilmektedir.
YÖK yasasının tartışılması ile birlikte üniversitelerde en çok konuşulan konu
üniversite özerkliği olmaya başladı. Bazıları üniversitelerde özerkliğin
olmadığını belirtirken, bazıları da üniversitelerin mevcut hali ile özerkliğinin
korunmasının yeterli olacağını belirtiyorlar.
Ancak üniversite tarihi kaynakları ise özerkliği üniversitelerin olmasa
olmazları olduğunu belirtmektedirler. Bilim yuvalarında akademik özgürlük,
yüzlerce yıllık bir din, otorite ve üniversite yöneticileri ile bilim
adamlarının çatışmasından galip gelerek kendisini ifade edebilme sürecini
kazanmıştır. Aslında üniversitelerde bu konu insanın evrenselleşme süreci olan
yazının bulunması ile başlayan bilginin karşı tarafa aktarımı, saklanması ve
daha derinden de bu yolla güç merkezi haline gelmesi ile başlamıştır. İnsanın
doğayı anlaması ve onun yasalarını kullanarak doğayı kontrol altına alma
sürecinde farklı metotların kullanımı önemli olmuştur. Biraz geçmişe
baktığımızda bu kavga, biyogenezciler ile abogenezciler arasında, idealistler
ile materyalistler arasında, gözlem ve deneye dayalı bilim ile hurafenin kavgası
şeklinde süregelmiştir. Temelde sorun Bacon’un belirttiği gibi “bilimin güç
kaynağının kontrolü üzerinde yoğunlaşmaktadır”. Bu çatışmalarda gözlem ve
deneysel olarak oluşan sistematik bilginin galip gelmesinin yarattığı bilgi
birikimi ve teknolojik bilim gücünü elinde bulunduran batılı ülkeler bütün
dünyayı istedikleri gibi yönetmektedirler. Örnek olarak organize olamamış,
sistematik bilgi birikimini oluşturup bunu teknolojiye dönüştüremeyen Irak gibi
petrol zengini ülkelerin yiğitliği delikli tüfeğin etkisi altında ezilmektedir.
Üniversite Nedir?
Ülkemizde son yıllarda üniversitelere biçilen rol normal okullardan farklı
olmadığı için üniversiteyi tanımayan veya başka bir üniversite ortamının
havasını solumadığı için, çoğu kişiler üniversite kavramının büyüklüğünü hayal
dünyası ile süsleyememektedir. Üniversitelerde artı değerin ne olduğu, bu
kurumlarda nelerin öğretildiği, bu kurumlara kimlerin öğrenci olarak kabul
edilebileceği, kimlerin hoca olabileceği veya hocalarının niteliğinin nasıl
olması gerektiği şeklindeki soruların cevapları tam anlaşılmamaktadır.
Üniversiteler; adı üstünde evrensel kurumlar olarak; felsefi tartışma
ortamında akıl sürecini duygusal sürecin önüne alarak kişilerin olayları görerek
ve tartışarak farkına varılabilirliğini sağlayan ortamlardır.
Bu anlamda üniversite tanım olarak bir kaç şekilde ifade edilebilir, fakat en
yaygın ifade ile; kamu yararı için bilgi üreten, bilgiyi ileten ve yayan özerk
bir öğretim ve araştırma kurumudur. Latince’de, universitas kelimesinin
karşılığı olan loncanın anlamı “bağımsız ve tüzel kişiliğe sahip ve ortak
çıkarları olan kişiler topluluğu” ile başlayan ve insanların bir araya
gelerek konuştukları (beyin fırtınası yaptıkları) alanların sistematik
olarak bilginin düzenlenmesini ve düşüncenin serbestçe açıklandığı
alanlardırlar. Üniversitelerin sorunları evrensel boyutta olduğu için
sınırlarının alanları dünyanın da sınırlarının ötesine taşınan yapıdadır.
Avrupa’da ilk şekillenen üniversite tarihine bakıldığında genelde düşünsel
anlamda çağının ilerisinde olan hocalar genellikle aykırı ve radikal kişiler
olarak tanımlanırlar. Genelde bilgiye önem veren ülkeler söz konusu radikalleri
bünyelerine aldıkları için o gün çağının ileri merkezleri durumuna gelmişlerdir.
Oxford, Cambridge, Orleans ve Bologna üniversitelerinin başarısının temeli
birazda beyin fırtınasına sahip insanlara yer vermesine bağlıdır. Bu
ortamlarda her türlü düşünce otoriteye, tabulara ve kişilere bağlı olmaksızın
tartışılmaktadır. Yani hayata dair her şeyi sorgulayan, nereden geldik
nereye gidiyoruz, bu dünyada bulunma sebebimiz nedir?, Bu dünya ne zaman
kuruldu?, yer yüzeyindeki bütün oluşumlar kendiliğinden mi oluştu yoksa bunların
bir sahibi var mı?. Kimya, fizik ve biyoloji arasındaki yasalar nelerdir, uyum
veya uyumsuzluğun kaynağı nedir gibi arkası gelmez sorular üniversitelilerin
kafalarındaki sorulardır. Bu soruların sorulması ve cevaplandırılması insanlığa
pahalıya mal olmuştur. Ancak aklın yani sağduyunun geldiği nokta bu soruların
Oktay Sinanoğlunun deyişi ile üniversite yani evren kentlerde bağımsız olarak
işlenmesi şeklinde olmuştur. Binlerce sayfalık Bilim Tarihi belgelerinin
çoğunluğu bilimin özgürleşmesi için yapılan felsefi tartışmalar ile ilgilidir.
Batı toplumları bu çatışmadan yararlanmasını bilmiş ve 11. ve 12. yüzyıllarda
kurulan resmi üniversitelerinde bilimi özgür ortamda yürütmek için kendisine
üniversal (evrensellik) anlamına gelen üniversite ismini almıştır. Böylece
bulundukları merkezi otoritenin müdahalesinden kendilerini kurtarmaya
çalışmışlardır. Bu çatışma doğu toplumlarından farklı olarak batı toplumlarında
daha derin ve sistematik olarak devam etmiştir. Günümüzde Çin, Hindistan, Mısır,
Arap yarımadası ve Mezopotamya’da sorulan bu soruların kurumsallaşmayan yapısı
batıda kurumlaşmış ve bugünkü özerk üniversitelerin yapısını oluşturmuştur.
Batıda kurulan bütün üniversitelerde kilisenin ve devletin kendi varlıklarını
haklı çıkarma taleplerinden arınmak için özerkliği birinci koşul olarak ortaya
koymuşlardır. Çünkü bu toplumlar Emmanuel Kant’ında belirttiği gibi
aydınlanmış bilinç her türlü otorite karşısında kendisini bağımsız hisseder
düşüncesinin ne anlama geldiğini bilmişlerdir. Evet aydınlanmış bilinç dünya
sorunlarına eleştirel bakmayı başaran bilinçtir. Aydınlanmış bilinci hiç
kimsenin, ideolojilerin kilisenin, kralın etkisine girmez. Ancak kilise ve
krallar yer yüzeyini yönetme gücünü tanrı tarafından kendilerine verildiğini
iddia ederek başka bir gücün oluşmasını kabullenmemişler ve her seferinde
bilgiyi kontrollerinde tutmayı istemişlerdir.
Bu durum, bütün dünyada kayıtlı ve kayıtsız üniversite tarihlerine
baktığımıza bilginin, bir gücün kontrol altında tutulması hep resmi otorite (ki
en ilerici devlet veya yönetici bu bağlamda statükocu) ile dinamik güçler
arasında geçmiştir. O dönemin kralları bilgiyi kendi amaçları için kullanmak
istemiş fakat bilim buna pek sıcak bakmamıştır. Dönemin kıralı, Arşimet’ten
düşman gemilerini denizde batırmak için bir sistem geliştirmesini istediği fakat
bilginin bunu istemeyerek yaptığı söylenir. Bu çatışmanın diyalektiği gereği
karşılıklı savlar gelişmiş ve bu tartışma ortamları bilimin özgürlüğünün önemini
ortaya çıkarmıştır. Bilimin özgür olarak yapılması ve resmi otoritenin
etkisinden kurtulması için verilen üniversiteleşme süreci bilim lehine
kazanılmış görünse de yine resmi otorite bilimi bir şekilde kontrol etmeyi elden
bırakmamıştır.
Bütün ortaçağın bilim ve düşünce özgürlüğü üzerindeki etkilerinin bir birikimi
olsa gerek, Üniversitelerdeki akademik özgürlük Berlin Üniversitesinin
kurucularından Wilhelm von Humboldt’un girişimleri ile resmileşmiştir. 1809
yılında kurulan Berlin üniversitesinin çatısını ve bilimsel anlayışını
belirleyen Humboldt üniversitenin hedefini.
- Öğretinin felsefe yolu ile sağlanması
- Temel bilimlerin derinlemesine işlenmesi
- Araştırma ve öğretim birliğinin sağlanması
- Devlet ve kiliseye karşı olmak, olarak belirlemiştir.
Ancak, üniversitelerin temel görevi olan bilgi üretmek ve yaymakta daha üst
organlar olarak sınırları aşmak zorunda olmalıdırlar. Modern batı
üniversitelerinin ürettiği bilgi teknolojisi bugün yine kendilerini destekleyen
devlete artı değer kattığı bir gerçektir, ancak bu üniversiteler de idari, mali
özerkliğe sahip üniversitelerdir. Kendi bilim politikasına uygun olarak
bütçesini yapan, ulusal ve uluslararası bilim kuruluşları ile organik bağ
kurabilen ve bu kararlarında kendi etik kurallarına bağımlı kurumlar olmalıdır.
Yeni YÖK yasasında üniversitelerin devlet ve sermaye ilişkisi ne ölçüde olmalı
sorusunun doğru cevaplandırılması gerekir. Bugünkü dünyanın gerçeği,
üniversiteler sınırları içinde bulundukları devlet tarafından desteklenmeli
mantığını gerektirmektedir. Sermaye ve iş çevreleri üniversiteler ile Ar-Ge
bağlamında işbirliği sağlayabilmelidir. Burada sorulması gereken soru neden
bilime yani bilimin ürünü olan bilgiye ihtiyaç duyarız? Bu ihtiyacı bilim
insanları mı yoksa ortam yani yaşam koşulları mı belirler yoksa otorite mı
belirler? Hangisi belirlerse belirlesin, bilimin ihtiyaca karşı verdiği yanıt
özerklik mi olmalı? Ve sınırı nereye kadar olmalıdır? Akademik özgürlük nasıl
olmalı, özerk üniversite nedir, nasıl bir işleyişe sahip olmalıdır, yeryüzünde
örnek özerk bir üniversite var mıdır? Varsa hangi ülkede var? Bilim adamları
ücretlerini neye göre ve kimden alırlar? Ücretli insan bağımlı insan mıdır? Özel
üniversite, vakıf üniversitesi, devlet üniversiteleri bilim özerkliği içerisinde
nasıl değerlendirilmelidir? Eğitim ve öğretimin sınırlarını kimler ve nasıl
belirlemelidir? Bilim-para ilişkisi günümüz üniversite bilinci ile nasıl
bağdaştırılır? Bilimi kimler ne için üretirler? gibi çok sayıda konunun gerçek
üniversite ortamında sıkça sorgulanması gerekir.
Bugün halen bu gelenekten gelen modern dünyanın üniversitelerinde bu süreç
kısmen devam etmektedir. Ancak azgelişmiş ve gelişmekte olan bir çok ülkede
üniversiteler mali bağımlılığından dolayı devlet ve sermayenin etkisinden
çıkamamıştır. Geçmişte az para ve ağırlıklı olarak felsefi boyutta yapılan bilim
ve eğitim sanayi devrimi ile artık yerini ağırlıklı olarak araştırmaya dayalı
laboratuvara bırakmaya başlamıştır. Bu noktadan itibaren özgür evrensel
üniversite araştırma yapmak için gereksinim duyduğu mali kaynaktan dolayı resmi
otoritenin etkisine girmeye daha da zorlanmıştır. Otorite bir şekilde bilimin
gücünü kendi çıkarı için kullanmak istemektedir. Bilim gücünün geçen yüzyılda,
sermayenin istediği doğrultuda yönlendirilmesi özellikle de askeri alanda
kullanılması ve nihayet atom bombasının kullanımı ile bilim etik sorunu sıkça
konuşulmaya başlamıştır.
Üniversitenin toplum ve dünya karşısındaki yükümlülüğü, eğitimde bilimsel
tutarlılık ve kaliteyi teminat altına almak için hiç bir etki altında
kalmamasını zorunlu kılmaktadır. Bu yükümlülüğü yerine getirmek için, 1988'de 29
Avrupa Üniversitesi Rektörleri tarafından Bolonya'da imzalanan "Magna Carta
Universitatum"da da açıkça ifade edildiği üzere, Üniversitede bilimsel araştırma
ve öğretim, gerek ahlaki açıdan gerekse entelektüel yönden, her tür siyasi ve
ekonomik etkiden bağımsız olmalıdır.
Söz konusu Bolonya deklarasyonunda belirlenen bazı ilkeler şöyle
sıralanabilir.
Gelişmiş batı üniversitelerinin bir çok Senatoları ve Mütevelli Heyetleri
aşağıdaki evrensel ilkeleri kamuoyuna deklare ederek, öğretim kadrosu ve
yönetimi, araştırma, düşünce ve ifade özgürlüğünün eksiksiz bir şekilde
sağlanmasında ve korunmasında ortak sorumluluk üstleneceklerini belirtmişlerdir.
·Bilginin iletilmesi sürecinde yer alan akademik toplumun bütün üyeleri;
derslerde, üniversite içinde ve dışındaki araştırmalarda araştırma sonuçlarını
yayınlamak, tartışmak ve yorumlamakta özgürdür,
·Üniversite öğretim kadrosu ve yönetimi, Üniversitenin her mensubunun kişisel
bilimsel görüşünü ifade ve sanatsal dışavurum hakkını korumakla yükümlüdür,
·Üniversitenin, hiçbir mensubunun kişisel görüşünü ya da bu görüşün kamuoyu
önünde ifade edilmesini etkilemeye veya kontrol altına almaya teşebbüs etmez,
·Üniversite, mensuplarının birer yurttaş olarak her türlü tercihine saygı
gösterir,
Diğer taraftan doğal olarak üniversite öğretim üyelerine akademik özgürlük
hakkı, aşağıdaki yükümlülükleri de beraberinde getirir:
·Gerek Üniversite camiasına, gerekse kendi mesleğine karşı ahlakî
yükümlülüklerini ve sorumluluklarını yerine getirmek,
·Bireysel düzeyde ve işbirliği ruhu içerisinde, mükemmeliyete, yenilikçiliğe
bağlılık ve öğretim ve araştırmada bilginin sınırlarını ileriye götürmek,
·Üniversiteye karşı olan sorumlulukları, bireysel haklardan ayrı tutmak ve
kamuoyu önünde ifade edilen görüşlerin, üniversiteyi hiçbir şekilde bağlayıcı
olmamasını ve temsil etmemesini sağlamak, gibi hükümler de koymaktadırlar,
Bilim Adamı Özerkliği Nedir?
Bilim adamı bağımsız düşünebilen ve üreten, ürettiğini insanlık yararına sunan
kişidir. Sınırsız özgürlük ortamında bir bitki toprakta kendi başına gür olarak
nasıl gelişiyorsa bilim adamı da özerk üniversitede böyle gelişmelidir. Bilim
adamı sınırsız düşünme ortamında kendisini ifade edebilmeli ancak topluma karşı
etik sorumluğunu taşımak kendisine kalmalıdır. Mehmet Yapıcı (CBT 2003 sayı 825)
özgür akademik ortamı ve yaşamı şöyle tanımlamaktadır “patron rolündeki birinin
veya birilerinin olmadığı, kişi görüş ve düşüncelerini açıklamaktan çekinmediği
ve kendisini baskı altında hissetmediği ortam. Çünkü patron ne zaman ne
yapacağını söyleyen kişi rolünün üniversitelilik bilinci ile uyuşmamaktadır. Her
üniversiteli Mevlana'nın deyişi ile “biraz divane” yapılıdır. Fakat üniversite
öğretim elemanları için bahsedilecek bir sınırlama vardır; o da meslektaşlarının
entelektüel baskısıdır. Yani oto kontrol sistemi ile aklın aklı kontrol etmesi,
eleştirmesi ve sorgulamasıdır. Bunun dışında hiçbir meslek veya otorite
üniversite öğretim elemanlarının özgürlüğünü güvence altına alamaz almamalıdır
da. Tabii akademik özgürlük bireylerin keyfi uygulama ve söylemleri anlamında
ele alınmamalıdır. Bu nedenle akademik özgürlüğün kurumsal sorumluluk ve kamusal
vicdanı göz önünde bulundurması gerekir. Üniversite özerkliği bilimin kamuya
yönelik hizmet ve sorumluluğundan dolayı devletten ari olarak gelişmiştir.
Devlet doğası gereği statükoyu korur, ama üniversiteler değişime ve gelişmeye
açık olmak zorundadır. Bu nedenledir ki çağdaş dünyada demokratik kültürün ve
ortamın geliştirilmesinde ve bilimsel doğruların elde edilmesinde üniversiteler
önemli kurumlardır. Bu anlamda gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerde üniversite
özerkliği ve akademik özgürlük büyük farklılık göstermektedir. Gelişmiş
ülkelerde akademik özgürlük kullanımı bir şekilde güvence altında iken az
gelişmiş ülkelerde ise temel insan haklarının bir çok yönden kısıtlanması görüş
ve fikir açıklamanın izne tabi olması gibi nedenlerden dolayı istenildiği gibi
kullanılamamaktadır. Batıdaki akademik özgürlüğe bir örnek İsrail Filistin
sınırında sembolik olarak İsrail sınırını taşlayan ve görüntüleri dünyaya
dağıtılan ABD Columbia Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Edward Said için yapılan
kamuoyu baskısına üniversite yönetiminin net ve açık cevabı “öğretim elemanları
düşüncelerini ifade etmelerinden veya özel ya da kamusal alanda kurdukları
ilişkilerden dolayı üniversite tarafından cezalandırılamaz” şeklinde olmuştur.
Bu bakış açısı batı türü akademik özgürlüğün nasıl ifade edildiğine çok güzel
bir örnektir.
Bütün dünya bilgi çağının gereği olan beyin fırtınası ile başta özeleştiri ile
üniversitelerdeki işleyiş mekanizmalarını her boyutta tartışırken, ülkemiz
üniversiteleri maalesef değişik düzeydeki kaygıları nedeniyle ulusal sınırlar
içerisinde muhafazakar bir tutum sergileyerek gelişmenin ve dolayısıyla da
değişimin önünde engel olmuşlardır. Gelişmeyen değişemez, değişmeyen de dünyaya
ayak uyduramaz. Başta Avrupa ülkelerinin yerleşik üniversiteleri aralıklarla
sistemlerindeki işlevsiz ve rekabet edemez hantal yapılarını değiştirerek
sürekli dinamik yapıları hedeflerken, bizler halen bilim kuruluşlarını nasıl
kendi dünya görüşümüze yakın ve bir dediğimizi iki etmeyecek atamaların
peşindeyiz. Son 23 yılda ağır YÖK uygulamasının sonucu üniversiteler nicel
büyüme, artan yayın sayısı dışında nitelik yönünden daha da geriledikleri sıkça
eleştiri konusu olmuştur. Bugün gelinen durumda üniversitelerimiz dünya
ölçeğinde bilim ve bilgi üretecek ve teknolojiye dönüştürecek yetişmiş, konusunu
bilen entelektüel insan yetiştiren yapılanmanın çok gerisinde bulunmaktadır.
Mevcut hali ile vizyonu kısır ve statükocu bir yapıda bulunmaktadırlar. Prof.
Hasan Yazıcı ve Orhan Bursalının CBT ekinin 881 nolu sayısındaki yazılarında
işledikleri konular daha önce prof. Dr. Cahit Arf’ın da belirttiği gibi
yükseköğretimimizin istisnalar dışında üniversiteleşemediğini ve orta öğretim
düzeyinden öteye geçemediğini belirtiyorlar. Prof. Hasan Yazıcı Türk
üniversiteleri halen “bir düşünce ve bilgi üreten kurum” değiller diyor
ve ekliyor “birikmiş bilgiyi, o da yarım yamalak aktarmaya çalışan bir meslek
okuludur”. Dolaysıyla bu kurumlarda öğrencilik yapıp profesörlüğe kadar
çıkan akademisyenlerde üniversiteyi gördükleri gibi benimsemekte ve aynı şekilde
kısır döngü içinde üniversitelilik bilinci gelişmemektedir. Yine CBT ekinin 879
nolu sayısında Levent Sevgi ve Nejat İnce’nin kaleme aldığı “Ülkemizde Ar-Ge,
yayın ve insan gelişim ilişkileri” başlıklı makale ülkemizin bilim ve teknoloji
yapımında ne denli geride olduğunu ve bunun nedenleri arasında bilimin
kurumsallaşamaması vurgulanmaktadır.
Türkiye’de Özerk Üniversite Talebinin Tarihçesi
Her ne kadar İstanbul Üniversitesi 550ci yıl dönümünü kutladıysa da gerçek
anlamda üniversite öğretimi Cumhuriyet döneminde başlamış ve 1933 ve 1946’da
4936 sayılı yasa ile çıkarılan özerk üniversite açılımı ile zirveye çıkmış ve
daha sonraki yıllarda aralıklarla yapılan müdahalelerle üniversite özerkliği
tırpanlanarak anayasallaştırılmıştır. 1946 yılındaki üniversite özerkliğinin
başladığı ve Köy Enstitülerinin kurulduğu dönemdeki Türk eğitim modeli UNESCO
tarafından Dünyaya örnek olarak gösterilmektedir. Türk eğitim tarihine
bakıldığında Cumhuriyetin eğitim projesinin bu dönemde şahlandığı ancak çok kısa
sürede önünün kesildiği görülmektedir. Bu dönemden sonra soğuk savaş bahanesi
ile ülkemizin önüne konulan süreç sonucu insanlarımız birbirine düşürülmüş,
toplumun en dinamik kesimi olan üniversite gençliği ağırlıklı olarak olaylara da
taraf oldukları için üç kez ülkede darbe yapılmış ve her seferinde de
üniversiteler sorunların merkezi olarak gösterildiği için üniversiteler
zapturapt altına alınmıştır. Üniversiteleri kontrol edemeyen iktidarlar
üniversite özerkliğini fazla bulup askıya almıştır. Bu durum o dönemdeki ifadesi
ile “üniversiteleri ehlileştirmek” iddiası, yani “terbiye” etmektir. Farklı
düşünce ve alternatif bakış açısı üniversitelerin etrafına yaklaştırılmamıştır.
Altı Kasım 1982 yılında 2547 sayılı yasa ile kurulan YÖK tamamen o dönemin
anlayışına uygun olarak sıkı merkeziyetçi ve üniversitelerin iç işlerine
müdahale edecek şekilde yasal güce sahip olarak kurulmuştur.
Sonuç ve Vargı
Özerk üniversiteden önce bizlerin özerk ve özgür olmamız gerekir. Bugünkü
hiyerarşik yapı içinde, özgür öğretim üyesi olmanın birinci koşulu akademik
aşamanın yetkili kişilerin iki dudağının arasında değil, bilimsel ortak
doğrulara göre yapılmasının sağlanmasıyla gerçekleşebilir. Özgür olunmayan
ortamlarda bilimsel üretim beklenemeyeceği gibi özgür bireyler de yetiştirmemiz
beklenilmemelidir. Bugün üniversitelilerin, öncelikli olarak, özgür
düşünmenin yaratıcılık üzerine olan etkilerini zihinlerinde anlamaları gerekir.
Başka bir ifadeyle, başta kendimizi ortaya koyarak her konuda ön yargılardan
kurtulmamız gerekir. Her şeyin tartışılabilir olduğunu kabul ederek
kafamızdaki sınırları sorumluluk bilincine indirgememiz gerekir. Kendimiz
için ne kadar özerklik ve özgürlük istiyorsak başkaları içinde o kadar
istemeliyiz.
Kanımca çoğumuzun kafasında evrensel ölçekte üniversitenin ne olduğu konusunda
ortak bir payda bulunmamaktadır. Üniversitelilik bilinci ve onun misyonuyla
birlikte kurumsal bazda içeriği tam kavranmadığı için, peş peşe yönetimsel
sorunlar yaşanmaktadır. Üniversitelerin özerklikle ilgili sorunlar yönetimlerin
her şeyi kontrol altında tutan aralayışı ile değil de, bilimin kurallarının
baskın olduğu, yetişmiş-aydınlanmış gerçek bilim adamlarının bulunduğu
ortamlarda çözülmüş olacaktır. Üniversitelerin evrensellik bakış açısı yerine
yerel bakış açısı ile bakıldığı zaman haklı olarak her şeye güvenlik ve yasak
sınırlaması ile yaklaşılmaktadır. Doğal olarak o da yüksek öğretim kurumlarını
orta dereceli okul mantığıyla yönetmeye yönetilmektedir.
Eğer insanlık krallar ve yöneticiler ile uyum içerisinde yaşasaydı bugün
insanlık halen ilkel kabile toplulukları düzeyinde kalıyor olacaklardı. Bu
bakımda yöneticiler ile uyum içinde olmayan radikal, başkaldıran aykırı kişilere
çok şey borçluyuz. Bugün ülkemiz üniversitelerinde bu bağlamda ne yazı ki
evrensel üniversitelilik anlayışı yerine kurumsal anlayış hakim duruma gelmiş ve
bu da üniversiteleri dinamik değil tam tersine tutucu yapmıştır. Ülkemiz
yükseköğretimi hızla kendisini içine girdiği statükocu durumdan kurtarmak ve
geleceğin yetişkin bireylerini üniversitelilik bilinci ile yetiştirmek
zorundadır. Aksi taktirde Türk Yükseköğretimi siyasetin bugün kaybettiği zemin
durumuna düşer. Matbaa’nın ülkemize 200 yıl geç gelmesinin bedelini bugün hep
beraber ödemekteyiz. Dünün hesabını hálá veremeyen bir ulus olarak yarını
elimizden kaçırmamak için YÖK yasası mutlaka üniversite dinamikleri
tarafından her türlü kaygıdan ve ön yargıdan uzak olarak tartışılmak zorundadır.
Bugün dünyanın gerçeği bilim ve teknoloji üretme bilincinin ve geleneğini
kazanması üzerine kuruludur. Bu bilinç ve gelenek ancak özerk ve özgür
ortamlarda gelişir. Genç ve dinamik nüfusa sahip ülkemizin geleceği elinden
kaçırmaması ve özerk üniversite anlayışı ile bilgi toplumunu yakalaması dileği
ile.
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Çukurova Üniversitesi
e-posta: asportas@mail.cu.edu.tr
netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel
yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine
tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya
link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)
|