|
22.10.2004 Tülay Çellek - netyorum.com / Sayı: 159
UMUDA YOLCULUK
Ankara yolunda yemek yemek için mola verdiğimizde masama oturan Davutpaşa
yerleşkesinde olduğu için sık sık görüşemediğimiz bir arkadaş, “İçimdeki Pencere
Annem” yazısını internette okuduğunu ve çok duygulandığını söyledi. “Keşke benim
çocuklarım da sizin gibi, yazdıklarınızdaki gibi düşünseler benim için.
Gerçekten yüreğimi titrettiniz” dedi. Aynı şekilde Ankara’da Anıtkabir yolunda
buluştuğumuz Tıp doktoru arkadaşımda “aldığım en güzel anneler günü hediyesiydi,
o kadar duygulandım ki göz yaşlarımı tutamayıp ağladım .” Dedi, aynı yazı için.
Beni o yolda yürüten böyle değerli bir anne, baba ve böyle bir Atatürk’tü.
Onların çocukları, onların gençleri, onların aydınlarıydık. Onların verdiği
insanlığı taşıyorduk bünyemizde. Bu nedenle binlerce akademisyen buluşmuştu aynı
yol üzerinde. Birbirimizle tanışmıyorduk ama herkes birbirine tanıdık, samimi
gözlerle bakıyordu, amaçlarımız aynı olduğundan. Sessizce kurulmuştu yürek
dostluğumuz umuda yolculuğa çıkan herkesle…
Gençlik ne güzel… Ne kadar enerjik… Varlığı ne çok neşe dolu… Bundan önceki
Anıtkabir ziyaretimizde başlığına “Ankara Coşkusu” koyarak yazı yazmama neden
olan yolculuktaki otobüste öğrencilerimiz de vardı. O nedenle yolculuğumuz çok
canlı, eğlenceli geçmişti. Bu yolculuk 50 yaş civarı olanlarla gerçekleştiği
için daha suskun oldu. Dönüş yolunda söylenen şarkılar o yaş ortalamasının
şarkılarıydı…Hatta söylenen bir iki marş da bile o yaşın tonu hakimdi.
Anıtkabir merdivenlerinde birkaç kez dönüp arkama baktım ve önümde uzanan
rengarenk insan seline…Yolda yoğun fırtınalara yakalandık. Yağmur bardaktan
boşanıyordu adeta. Zaman zaman sel götürdü ortalığı. Ama yolun sarı çiçeklerle
bezendiği yerleri de gördük, yüreğimiz heyecanla kabararak. Böyle fırtınalı bir
yolculuk Anıtkabir’de güneşli bir havaya bıraktı kendini. Rengarenk cüppelerin
içinden göğe çıkan sessiz çığlıklarımız güneşle buluştu. Ve bu manzara asık,
morali bozuk yüzlere bir gülümseme yerleştirdi. İçimizden, “yalnız değiliz,”
diye düşündük…
Görmek-görmemek, duymak-duymamak ve bir koltuğa yerleşmek. Bunlar salt kendi
dünyanızdan bakarak çeşitliliği yok etmek olmamalı. Eğer olursa, yolların
çiçeklere dönüşmesi, her akademisyenin oluşturduğu bir hayat damlası, bir odak
noktası bir araya geldiğinde çağlayan gibi akan bir nehir olabiliyor. Ve
bizlerin oluşturduğu bu koca okyanusu görmemek mümkün mü? İşte bunu görmezseniz,
görmemek için inat ederseniz, sebep olduğunuz o denizde boğulursunuz.
O sabah “nereye?” diye soranlara, “Bir Ankara’ya yürüyüp geleyim” dedim.
Ankara’yı yan komşum olarak hissetmeye başladım çünkü. Daha önce de birkaç kez
gitmiştim. O zaman sanki daha ıraktı. İki kez Anıtkabir’e giderken de aynı
duyguyu yaşadım. Ankara çok yakın, yanı başımızda ve yormuyor. Demek ki hangi
amaçla gittiğimiz çok önemli. Bu, sizi tüy gibi hafifletiyor. Ve kuş gibi
uçurtuyor kanatlanmışçasına ya da kaplumbağa yapıyor. Kuş olmuşsak o zaman
moralimiz hep iyi olacaktır. Buluşma noktamızın renginde yaşamın pırıltıları var
çünkü.
“Savaşa hayır” dedim, birileri evet derken, birileri bu olaydan çıkar hesapları
yaparken. Hala hayır diyorum, diyeceğimde. Son gelişmeler, bir kere daha ne
kadar haklı olduğumu, olduğumuzu gösteriyor. Nitekim 16 Mayıs cumartesi Taksim
AKM de gittiğim, “İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Türkiye” konulu
uluslararası sempozyumda da hukukçular savaşın haksızlığını vurguladılar. Aynı
şekilde, aynı inançla Atatürk’ün önderliğinde kurulan laik Cumhuriyetimizin
savunucusuyum, savunucusuyuz. Böyle bir şeyin de ılımlısı ya da ılımsızı olamaz.
Tıpkı, “beş lira çalan hırsız değil, elli lira çalan hırsızdır,” denilemeyeceği
gibi.
Bir Ankara’ya yürüyüp döneyim, dedim. Hiçbir şey aksamadı yaşantımda,
yaşantımızda. Üstelik katılan çok şey oldu. Tıpkı tüm insanlarda olduğu gibi.
Kendi seçtikleri derse sahip çıkan, fikirleriyle zenginleştiren, yöneten, kendi
sınavını yapan değerli öğrencilerime baktıkça Atatürk’e hak veriyorum,
Cumhuriyeti gençliğe emanet ettiği için. Onlara güveniyor, gözlerindeki zeka
pırıltılarını, yeteneklerinin güzelliklerini gördükçe mutlu bir akademisyen
olarak yaşıyorum.
Ve umuda yolculuk sessizce başlayıp sessizce bitti. Geriye göğe yükselen
renkler, umutlar, paylaşma güzellikleri kaldı. Eğitimi bilimin ve sanatın
ışığından yoksun bırakıp karanlığa dönüştüreceğini sananlara yanılgılarını bir
kere daha göstermek sevincini yaşamak da bizlere kaldı.
Öğr. Gör. Tülay Çellek - 16.5.2004 / İstanbul
YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi (SANTAS)
e-posta:
tcellek@yildiz.edu.tr
http://www.amatorceedebiyat.com/tulay/
Not: Aslında bunlar benim özel notumdu. Ve gereken yere de
iletmiştim, biraz daha dar kapsamlı olanını. Sesin çıkması için, herkesin
duymasının daha doğru olacağını düşündüm sonradan bir kere daha okuyunca ve yine
paylaşmadan edemedim…
netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel
yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine
tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya
link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)
|