|
29.03.2001 Yalçın Altın - netyorum.com / Sayı: 64
YAŞANMAMASI GEREKEN FAKAT
YAŞANMASI KAÇINILMAZ BİR OLAY
O gece hiç uykum yoktu daha doğrusu içimde çok büyük bir sıkıntı
ve stres vardı. Bir hafta önce babamı kalp krizi nedeniyle hastaneye
yatırmıştık. Aklım hep babam'da idi. Son bir haftadan beri adeta yürüyen bir ölü
olmuştum. Hiç bir şeyden zevk alamıyor, mutlu olamıyordum. Oysa hayatı çok
seven, çok küçük olaylardan mutlu olmasını bilen bir yapım vardı. Fakat bir
haftadır adeta her şeye küsmüştüm. Hiç bir şey beni mutlu edemiyordu. Gecenin
karanlığı beni o gece daha da kötümser yapıyordu.
İçimdeki sıkıntı en üst seviyelerdeydi. Yatakta yatamıyor, uyuyamıyordum. Oturma
odamın penceresinden gecenin karanlığını izlerken sigaramı yakıyorum,
düşüncelere dalıyorum. Evden ayrılıp buraya, İstanbul'a gelişimin üzerinden
yaklaşık yedi yıl geçmiş. Bu geçen yıllar içerisinde "kaç kere memlekete gittim,
şimdi hastanede olan babamla kaç kez görüştüm", çok az diye cevabımı verdim.
Neredeyse sabah olacaktı. Tekrar yatmaya karar verdim, belki uyurum diye yatağa
uzandım ama gözlerim kapanmıyordu bir türlü. Kolumdaki saate baktım; sabahın
beş'i olmuştu.
Gözlerim kolumdaki saatimde iken gecenin sessizliğini yırtarcasına telefonum
çalmaya başladı. O telefonun çalışının bana yaptığı etkiyi size şu anda burada
anlatamıyorum, daha doğrusu anlatacak kelimeleri bulamıyorum ama şunu
söyleyebilirim ki; çok korkmuştum. Ürkek adımlarla telefonuma ulaştım, ellerim
titreyerek ahizeyi kaldırıp kulağıma götürdüm.
Karşımdaki ses kardeşimin sesiydi. Bana "ağbi" demesiyle gece boyunca içimdeki
tüm sıkıntının sebebini anlamıştım. Bana; "ağbi, babamızı kaybettik" dedi.
Sanki nefesim kesilmişti, hiç sesim çıkmıyordu. Kardeşim telefonda; "ağbi, iyi
misin? Ne olur kendine gel" diyordu.
Gözlerim kararıp başım dönmeye başladı. Bayılacaktım sanki. Düşüp bayılmamak
için kendimi zor tuttum. Tutunacak bir yer aradım o an ama sanki odada hiç bir
şey yoktu. Elimi uzatıp tutunacağım hiç bir şey kalmamıştı odada. Göremiyordum
hiç bir şey. Bacaklarımın bağı çözülmüş, bedenimi zorla ayakta tutuyorlardı.
Kendimi zorlayarak yavaşça yere oturdum.
Canım kardeşim, halâ benden bir ses bekliyor, benden bir şeyler duymak için
telefonun öbür ucunda çırpınıyordu. Nihayet kendimde konuşacak gücü bulup, ona;
"tamam" dedim, "hemen ilk otobüsle geliyorum". O da; "tamam ağbi" dedi.
Fakat onunla konuşurken ses benim sesim değildi. O kadar zayıf ve güçsüz
çıkmıştı ki, sanki konuşan ben değildim, bir başkası yabancı bir sesti. Kendi
sesimi tanıyamamıştım.
Telefonu kapattıktan sonra bir müddet daha oturdum kendimi toparlamak için.
İçimden ağlamak, hüngür hüngür ağlamak geliyordu ama sanki boğazım düğümlenmiş,
göz pınarlarım kurumuştu. Ağlayamıyordum. Yüreğim yanıyor, ciğerim kanıyordu.
Hayatımda en çok ama en çok sevdiğim, bana kendi canından can vermiş olan
babamın ölümüne ağlayamıyordum. Gözlerim dolu dolu oluyor, ağlayamıyordum. Oysa
o anda hıçkıra hıçkıra ağlamayı, bağırmayı, isyan etmeyi o kadar çok istedim ama
olmadı yapamadım. Kendimden utandım o anda, nefret ettim.
"Ben nasıl bir oğul, nasıl bir evladım?" diye babasının ölümüne ağlayamayan bir
oğul, kendimi hiç bir işe yaramayan biri gibi hissetmeme neden oldu. Kendimi
zorlayarak oturduğum yerden kalktım, lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım.
Giyinip gecenin karanlığına çıkar çıkmaz gecenin ayazı yüzüme bir tokat gibi
çarptı. İyi gelmişti, biraz kendimi toparlamama yardımcı oldu. Ana caddeye çıkıp
taksi beklemeye başladım. Lanet olsun, sanki bütün taksiciler o anda iş
bırakmışlardı. Başka bir zaman olsa vızır vızır geçerlerdi. Neyse ki, kısa bir
süre sonra bir taksi denk geldi. Ona binip terminale vardım ve Edirne'ye giden
ilk otobüse biletimi alıp, otobüse bindim. Koltuğa oturup, hareket etmesini
bekledim otobüsün. Daha on dakika vardı harekete. Hayatımda yaşadığım en uzun on
dakika diyebilirim aslında. Her şey o on dakika değildi çünkü gideceğim yol iki
buçuk ila üç saat arasında değişen bir yolculuktu. Bir an önce oraya, annemin ve
kardeşimin yanına ulaşmak istiyordum. Bana ihtiyaçları vardı.
Kafamdaki binbir düşünceye dalmışken, otobüsün hareket ettiğinin farkında
değildim. Bir ara gözüm camdan dışarı takıldığında, İstanbul dışında olduğumuzu
fark ettim. On dakika geçmiş ve yola koyulmuştuk. Dışarısını seyretmeye
başlamıştım fakat görmüyordum, sadece gözlerim dışarı bakıyordu. Aklım çok
uzaklarda, başka yerlerde idi, dalıp gitmiştim uzaklara. Bir ara göz kapaklarım
ağırlaştı, her taraf ıssız bir karanlığa bürünmüştü. Koluma dokunan ve "beyfendi
uyanın geldik" diyen otobüs muavininin sesi ile kendime gelmiştim. Otobüste
iken, demek ki vücudum artık dayanma gücünü kaybetmiş, yorulup kendini
dinlendirmeye çekmişti.
Otobüsten inip bir taksiye binerek hastaneye gittim. Kardeşim kapıda bekliyordu
beni. Boynuma sarıldı. Hıçkırıyordu, hüngür hüngür ağlıyordu. Canım kardeşim,
onu hiç böyle ağlarken görmemiştim. "Annem nerede?" diye sordum, "beni ona
götür". Koluma girerek, beni annemin yanına çıkardı. Bekleme salonunda bir
koltukta oturmuş için için ağlıyordu. Otuz yıllık hayat arkadaşını kaybetmişti.
Beni gördü o hali ile. Gözleri şişmişti annemin ağlamaktan, sarıldı bana.
Sarılmasıyla birlikte tekrar içi boşalmıştı. Saat beş'ten beri kimbilir kaçıncı
defadır ağlıyordu ya da acaba hiç ağlaması kesilmiş miydi? Zannetmiyorum, hep
ağlamıştı annem. Kardeşimde sarıldı. Üçümüz bir bütün olmuştuk ve ben
ağlıyordum. Haberi aldığımdan beri ilk kez ağlamaya başladım. Demek ki
gözyaşlarım kurumamıştı, ben de ağlayabiliyordum. Üçümüz hıçkırıklara
boğulmuştuk fakat yapılacak işlerimiz vardı; babamı morgtan alıp, Keşan'a
götürecek ve orada toprağa verecektik.
Kardeşimle annemin yanından ayrılıp, hastanenin morguna gittik.
Oradaki imam; "isterseniz burada yıkayalım, gittiğinizde uğraşmamış olursunuz,
hemen defnedersiniz" demişti.
Kardeşime baktım, bana, "sen bilirsin ağbi" dedi.
İmama dönüp, kafamı salladım. Babamı orda yıkayıp, kefenleyebileceğini söyledim.
O da, "tamam ama ben tek başıma yapamam" dedi, "bana birinizin yardım etmesi
gerekiyor".
"Ne için?" diye sorduğumda, bana, "meftayı yıkarken su dökmek için" dedi.
Kardeşim; "ağbi, ben yapamam" dedi.
Bana kalmıştı. Aman Allahım, ne zor bir durumdu benim için. Bir çok şey gelirdi
aklıma ama, babamın ölümünde imam onu yıkar iken babamın ölüsüne su dökeceğim
asla aklıma gelmemişti.
Babamı soğuk dolaptan çıkarıp, musallah taşına yatırdık. Üzerinde bir örtü
vardı. Örtüyü beline kadar indirdi ve babamın, sevgili babamın ölü yüzünü
gördüm. Gözleri kapalı, sanki uyuyordu. Dokunsam uyanacaktı. Dokundum, defalarca
dokundum, "baba, babacığım" dedim ama duymadı beni, uyanmadı sonsuz uykusundan.
Yıkanma işi bittikten sonra güzelce kefenledik babamı. Tabutuna yerleştirdik.
Bir ambulansa koyarak Keşan'a doğru yola koyulduk. Kardeşim önde, şoförün
yanındaydı. Annem ise Keşandan gelen akrabalar ile dönmüştü. Ben arkada idim.
Son kez onunla yan yana başbaşa idik fakat o bu sefer hiç konuşmuyordu sadece
susuyordu.
Yalçın Altın
e- posta:
yaltin@hotmail.com
netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel
yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine
tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya
link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)
|