| Önsöz | Arama | Üyelik | Sohbet | Alış-Veriş | www.netyorum.com   
Ajanda
Seçtiklerimiz
Arşiv
Yazarlar
Yorumlar

Bölümler

Köşe Yazıları
Teknoloji
Sanat
Soru & Cevap
Dostluk & Sevgi
Eğlence
Geçmiş Zaman Olur ki

Konular

Sinema
Müzik
Kitap
Sözler
Oyunlar
Ürünler
Mekan
 
 
Reklam Fiyatları

İzleyici Mesajları

Elektronik posta :
bilgi@netyorum.com

 
 
Bu sayfayı arkadaşınıza göndermek için tıklayın.

 
 
Açılış sayfası yapmak için tıklayın.

Sık kullanılanlar listesine eklemek için tıklayın.

 

Eski Sayıları

29.03.2001 Yalçın Altın - netyorum.com / Sayı: 64

YAŞANMAMASI GEREKEN FAKAT
YAŞANMASI KAÇINILMAZ BİR OLAY

O gece hiç uykum yoktu daha doğrusu içimde çok büyük bir sıkıntı ve stres vardı. Bir hafta önce babamı kalp krizi nedeniyle hastaneye yatırmıştık. Aklım hep babam'da idi. Son bir haftadan beri adeta yürüyen bir ölü olmuştum. Hiç bir şeyden zevk alamıyor, mutlu olamıyordum. Oysa hayatı çok seven, çok küçük olaylardan mutlu olmasını bilen bir yapım vardı. Fakat bir haftadır adeta her şeye küsmüştüm. Hiç bir şey beni mutlu edemiyordu. Gecenin karanlığı beni o gece daha da kötümser yapıyordu.

İçimdeki sıkıntı en üst seviyelerdeydi. Yatakta yatamıyor, uyuyamıyordum. Oturma odamın penceresinden gecenin karanlığını izlerken sigaramı yakıyorum, düşüncelere dalıyorum. Evden ayrılıp buraya, İstanbul'a gelişimin üzerinden yaklaşık yedi yıl geçmiş. Bu geçen yıllar içerisinde "kaç kere memlekete gittim, şimdi hastanede olan babamla kaç kez görüştüm", çok az diye cevabımı verdim. Neredeyse sabah olacaktı. Tekrar yatmaya karar verdim, belki uyurum diye yatağa uzandım ama gözlerim kapanmıyordu bir türlü. Kolumdaki saate baktım; sabahın beş'i olmuştu.

Gözlerim kolumdaki saatimde iken gecenin sessizliğini yırtarcasına telefonum çalmaya başladı. O telefonun çalışının bana yaptığı etkiyi size şu anda burada anlatamıyorum, daha doğrusu anlatacak kelimeleri bulamıyorum ama şunu söyleyebilirim ki; çok korkmuştum. Ürkek adımlarla telefonuma ulaştım, ellerim titreyerek ahizeyi kaldırıp kulağıma götürdüm.

Karşımdaki ses kardeşimin sesiydi. Bana "ağbi" demesiyle gece boyunca içimdeki tüm sıkıntının sebebini anlamıştım. Bana; "ağbi, babamızı kaybettik" dedi.

Sanki nefesim kesilmişti, hiç sesim çıkmıyordu. Kardeşim telefonda; "ağbi, iyi misin? Ne olur kendine gel" diyordu.

Gözlerim kararıp başım dönmeye başladı. Bayılacaktım sanki. Düşüp bayılmamak için kendimi zor tuttum. Tutunacak bir yer aradım o an ama sanki odada hiç bir şey yoktu. Elimi uzatıp tutunacağım hiç bir şey kalmamıştı odada. Göremiyordum hiç bir şey. Bacaklarımın bağı çözülmüş, bedenimi zorla ayakta tutuyorlardı. Kendimi zorlayarak yavaşça yere oturdum.

Canım kardeşim, halâ benden bir ses bekliyor, benden bir şeyler duymak için telefonun öbür ucunda çırpınıyordu. Nihayet kendimde konuşacak gücü bulup, ona; "tamam" dedim, "hemen ilk otobüsle geliyorum". O da; "tamam ağbi" dedi.

Fakat onunla konuşurken ses benim sesim değildi. O kadar zayıf ve güçsüz çıkmıştı ki, sanki konuşan ben değildim, bir başkası yabancı bir sesti. Kendi sesimi tanıyamamıştım.

Telefonu kapattıktan sonra bir müddet daha oturdum kendimi toparlamak için. İçimden ağlamak, hüngür hüngür ağlamak geliyordu ama sanki boğazım düğümlenmiş, göz pınarlarım kurumuştu. Ağlayamıyordum. Yüreğim yanıyor, ciğerim kanıyordu. Hayatımda en çok ama en çok sevdiğim, bana kendi canından can vermiş olan babamın ölümüne ağlayamıyordum. Gözlerim dolu dolu oluyor, ağlayamıyordum. Oysa o anda hıçkıra hıçkıra ağlamayı, bağırmayı, isyan etmeyi o kadar çok istedim ama olmadı yapamadım. Kendimden utandım o anda, nefret ettim.

"Ben nasıl bir oğul, nasıl bir evladım?" diye babasının ölümüne ağlayamayan bir oğul, kendimi hiç bir işe yaramayan biri gibi hissetmeme neden oldu. Kendimi zorlayarak oturduğum yerden kalktım, lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım. Giyinip gecenin karanlığına çıkar çıkmaz gecenin ayazı yüzüme bir tokat gibi çarptı. İyi gelmişti, biraz kendimi toparlamama yardımcı oldu. Ana caddeye çıkıp taksi beklemeye başladım. Lanet olsun, sanki bütün taksiciler o anda iş bırakmışlardı. Başka bir zaman olsa vızır vızır geçerlerdi. Neyse ki, kısa bir süre sonra bir taksi denk geldi. Ona binip terminale vardım ve Edirne'ye giden ilk otobüse biletimi alıp, otobüse bindim. Koltuğa oturup, hareket etmesini bekledim otobüsün. Daha on dakika vardı harekete. Hayatımda yaşadığım en uzun on dakika diyebilirim aslında. Her şey o on dakika değildi çünkü gideceğim yol iki buçuk ila üç saat arasında değişen bir yolculuktu. Bir an önce oraya, annemin ve kardeşimin yanına ulaşmak istiyordum. Bana ihtiyaçları vardı.

Kafamdaki binbir düşünceye dalmışken, otobüsün hareket ettiğinin farkında değildim. Bir ara gözüm camdan dışarı takıldığında, İstanbul dışında olduğumuzu fark ettim. On dakika geçmiş ve yola koyulmuştuk. Dışarısını seyretmeye başlamıştım fakat görmüyordum, sadece gözlerim dışarı bakıyordu. Aklım çok uzaklarda, başka yerlerde idi, dalıp gitmiştim uzaklara. Bir ara göz kapaklarım ağırlaştı, her taraf ıssız bir karanlığa bürünmüştü. Koluma dokunan ve "beyfendi uyanın geldik" diyen otobüs muavininin sesi ile kendime gelmiştim. Otobüste iken, demek ki vücudum artık dayanma gücünü kaybetmiş, yorulup kendini dinlendirmeye çekmişti.

Otobüsten inip bir taksiye binerek hastaneye gittim. Kardeşim kapıda bekliyordu beni. Boynuma sarıldı. Hıçkırıyordu, hüngür hüngür ağlıyordu. Canım kardeşim, onu hiç böyle ağlarken görmemiştim. "Annem nerede?" diye sordum, "beni ona götür". Koluma girerek, beni annemin yanına çıkardı. Bekleme salonunda bir koltukta oturmuş için için ağlıyordu. Otuz yıllık hayat arkadaşını kaybetmişti. Beni gördü o hali ile. Gözleri şişmişti annemin ağlamaktan, sarıldı bana. Sarılmasıyla birlikte tekrar içi boşalmıştı. Saat beş'ten beri kimbilir kaçıncı defadır ağlıyordu ya da acaba hiç ağlaması kesilmiş miydi? Zannetmiyorum, hep ağlamıştı annem. Kardeşimde sarıldı. Üçümüz bir bütün olmuştuk ve ben ağlıyordum. Haberi aldığımdan beri ilk kez ağlamaya başladım. Demek ki gözyaşlarım kurumamıştı, ben de ağlayabiliyordum. Üçümüz hıçkırıklara boğulmuştuk fakat yapılacak işlerimiz vardı; babamı morgtan alıp, Keşan'a götürecek ve orada toprağa verecektik.

Kardeşimle annemin yanından ayrılıp, hastanenin morguna gittik.

Oradaki imam; "isterseniz burada yıkayalım, gittiğinizde uğraşmamış olursunuz, hemen defnedersiniz" demişti.

Kardeşime baktım, bana, "sen bilirsin ağbi" dedi.

İmama dönüp, kafamı salladım. Babamı orda yıkayıp, kefenleyebileceğini söyledim.

O da, "tamam ama ben tek başıma yapamam" dedi, "bana birinizin yardım etmesi gerekiyor".

"Ne için?" diye sorduğumda, bana, "meftayı yıkarken su dökmek için" dedi.

Kardeşim; "ağbi, ben yapamam" dedi.

Bana kalmıştı. Aman Allahım, ne zor bir durumdu benim için. Bir çok şey gelirdi aklıma ama, babamın ölümünde imam onu yıkar iken babamın ölüsüne su dökeceğim asla aklıma gelmemişti.

Babamı soğuk dolaptan çıkarıp, musallah taşına yatırdık. Üzerinde bir örtü vardı. Örtüyü beline kadar indirdi ve babamın, sevgili babamın ölü yüzünü gördüm. Gözleri kapalı, sanki uyuyordu. Dokunsam uyanacaktı. Dokundum, defalarca dokundum, "baba, babacığım" dedim ama duymadı beni, uyanmadı sonsuz uykusundan.

Yıkanma işi bittikten sonra güzelce kefenledik babamı. Tabutuna yerleştirdik. Bir ambulansa koyarak Keşan'a doğru yola koyulduk. Kardeşim önde, şoförün yanındaydı. Annem ise Keşandan gelen akrabalar ile dönmüştü. Ben arkada idim. Son kez onunla yan yana başbaşa idik fakat o bu sefer hiç konuşmuyordu sadece susuyordu.

Yalçın Altın
e- posta: yaltin@hotmail.com 


netyorum.com: (Bu metnin elektronik, basılı veya görsel yayın organlarında tamamen veya kısmen yayınlanması yazarının yazılı iznine tabidir. Aksine davranılmaması önemle rica olunur. Alıntı yapılmadan bu sayfaya link verilmesi için herhangi bir izin gerekmemektedir.)


Yorum Ekle Yorumları Listele
64. Sayı önceki yazı 64. Sayı sonraki yazı
Yazarın Önceki Yazısı Yazarın Sonraki Yazısı
Her hakkı saklıdır. All rights reserved. netyorum.com © 2000-2005 İstanbul-Türkiye