|
10.05.2001 Nesrin Kavak - netyorum.com / Sayı: 70
HİNDİSTAN CEVİZİ
Hayatınızda hiç, bir hindistan cevizinin içinde yaşadığınızı düşündünüz mü?
Bu soru da nereden geldi aklına, diye sorabilirsiniz? Anlatayım, daha önceki
yazılarımda hep farklı şeyler yapın, hayatınızı renklendirin diyorum ya, işte
yine bir örnek. Bir arkadaşım vasıtasıyla, elime bir kitap geçti. "Okumaya
başla, kendini çok farklı hissedeceksin, çok güleceksin çok düşüneceksin,
kısacası beğeneceksin" dedi, ben de aldım elime kitabı, merakla başladım
okumaya. İşte bu kitapta geçiyordu buna benzer bir cümle. Kitabın yazarı Leo
Buscaglia, kitabın adı "Yaşamak, Sevmek ve Öğrenmek".
Çoğu zaman kendimizi dış dünyaya kapatır, kendi içimize sığınırız. Sığındığımız
kabuğun içinden kırılması çok kolay olduğu halde, hep başkalarından bekleriz,
kabuğumuz kırılarak dışarı çıkartılmayı. Oysa kabuk kendi kendine oluşmamıştır
ki, onu biz oluşturmuşuzdur.
Bazen de etrafımıza çok yüksek duvarlar öreriz. Bir pencere bile yoktur, o
duvarlarda. Yine aynı şekilde o duvarların yıkımı içten daha kolay olduğu halde,
yine başkalarından bekleriz, dışarı çıkartılmayı.
Bazen de aslında çok zayıf ve güçsüz olduğumuz halde, etrafımıza kendimizi öyle
bir gösteririz ki, hiçbir zorluktan yılmayan, mücadeleci, güçlü, yenilmez ve
hatta ulaşılmaz izlenimi yaratmaya çalışırız. Bu görüntünün arkasında en ufak
bir rüzgarda yıkılmaya hazır olduğumuzu saklarız insanlardan.
Bu şekilde davranmanın hindistan cevizinin içinde yaşamaktan ne farkı vardır?
Bence hiçbir farkı yoktur. Peki niçin göründüğümüz gibi olmadığımızı
başkalarından saklarız? Ben bu sorunun cevabını tam olarak bulamadım ama bu
duygunun arkasında bir korkunun yattığını düşünüyorum. Belki yalnız kalma
korkusu, belki de insanlar tarafından yanlış anlaşılma korkusu...
Bazen de, girdiğimiz ya da girmek zorunda olduğumuz topluluklarda rahat
davranışlar sergileyemeyiz. Hakkımızda yanlış kanılara varılmasını önlemek
amacıyla gösteririz bu rahatsız davranışları. Nereye bakacağımızı bilemeyiz,
sanki herkes bize bakıyormuş gibi gelir, aslında kimsenin bizimle ilgilendiği
yoktur. Yanlış birşey söyleme korkusuyla, konuşmayız. Aslında çok rahatlıkla
yapabileceğimiz bir işi, yapamama korkusuyla geri çeviririz.
Bu tür davranışları göstermemizin nedeni, kendimiz için değil, başkaları için
yaşamamızdır. Önemli olan bizim ne istediğimiz değil, onların ne istediğidir.
Kendimiz olamadığımız ya da içimizden gelen davranışları gösteremediğimiz
zamanlar bir süre sonra içinden çıkamadığımız, ağır sonuçlara götürür bizi. Bu
nedenle başkaları için değil, içimizden geldiği gibi, kendimiz için
yaşamalıyız.
Hepimizin içinde bir çocuk var, o çocuğu yaşatmalıyız, bastırmamalıyız. O çocuk
bizim yaşama bağlılığımızdır. İçimizdeki çocuğun sesine kulak vermeliyiz. Onu
dinlemeliyiz. En umutsuz anlarda o çocuk bizim yardımımıza koşarak bizi çekip
kurtaracaktır.
Kendimizi gizlememeliyiz, başkaları uğruna yaşamımızı feda etmemeliyiz.
Etrafımıza ördüğümüz duvarları yıkmalı ve kabukları kırmalıyız. Ağaçları, kuş
seslerini, çiçekleri, pırıl pırıl bir güneşi, akan bir ırmağın veya rüzgarın
sesini içimizde hissetmeliyiz. Yaşamak kadar güzel bir duygu olabilir mi?
Ne kadar yaşayacağımızı bilmediğimize göre, bırakalım kendimizi hayatın akışına
ve kısıtlı olan zamanımızı istediğimiz gibi yaşayalım...
Nesrin Kavak
e- posta:
nkavak@kutpo.com.tr
|